23 Mart 2026 Pazartesi

MEMENTO MORİ “ÖLECEĞİNİ HATIRLA”

 Sosyolojik Bir Deneme

Sabahattin TURAN


 

Toplumların kendilerini nasıl kurduklarını anlamanın ince yollarından biri, onların ölümle kurduğu ilişkiye bakmaktır. Bir toplumun ölümle konuşma biçimi, aslında onun hayatı nasıl anladığını da ele verir. Çünkü ölüm yalnızca bireysel bir son değildir; aynı zamanda toplumsal düzenin en mücerred sınırıdır. 

Geleneksel dünyada ölüm hayatın dışında değildi. İnsanlar ölümle karşılaşmadan yaşama lüksüne sahip değildi. Mahallede bir cenaze olduğunda hayat yavaşlar, kapılar açılır, insanlar aynı acının etrafında toplanırdı. Mezarlıklar şehirlerin dışında değil, çoğu zaman içinde yer alırdı. İnsan sabah işe giderken mezar taşlarının yanından geçerdi. Bu, gündelik hayatın içine yerleşmiş sessiz bir hatırlatmaydı. 

Bu hatırlatma insana sürekli aynı şeyi söylerdi: Hayat fani (sınırlı). 

Modern toplum bu hatırlatmayı ortadan kaldırmaya çalıştı. Ölüm yavaş yavaş gündelik hayatın görünür alanından çekildi. Artık insanlar çoğu zaman ölümle doğrudan karşılaşmadan uzun yıllar yaşayabiliyor. Ölüm hastanelerin duvarları içinde gerçekleşiyor, cenazeler hızlı bir biçimde tamamlanan işlemlere dönüşüyor, mezarlıklar şehrin uzağına taşınıyor. 

Bu durum yalnızca mekânsal bir değişiklik değildir. Aslında modern toplumun insan anlayışının bir sonucudur. Modern birey kendini tarihin aktif öznesi olarak görür; ilerleme fikri bu özne tasavvurunun en güçlü dayanaklarından biridir. Oysa ölüm bu anlatının ortasına konulmuş sert bir sınır gibidir.

Bu yüzden modern hayat, ölümle doğrudan konuşmak yerine onu sessizleştirmeyi tercih eder.

Eski dünyanın insanı ölüm düşüncesinden kaçmazdı. Aksine, onu hayatın ahlâkî düzenini kuran bir hatırlatma olarak görürdü. Roma dünyasında kullanılan kısa ama sert bir ifade bu anlayışı özetler: 

MEMENTŌ MORĪ-ÖLECEĞİNİ HATIRLA. 

Bu söz yalnızca bireysel bir öğüt değildir. Aynı zamanda insanın gücünü ve sınırlarını hatırlatan bir uyarıdır. Rivayete göre Roma’da zafer kazanmış komutanlar şehre görkemli törenlerle girerken arkalarında duran bir köle onların kulağına bu cümleyi fısıldardı. Bu küçük ritüel aslında büyük bir gerçeği hatırlatıyordu: İktidar kalıcı değildir. 

Stoacı düşünürler bu hatırlatmayı bir tür ruh disiplini hâline getirmiştir. Özellikle Marcus Aurelius, insanın hayatı anlamlı yaşayabilmesi için ölüm fikrini zihninde canlı tutması gerektiğini söyler. Marcus Aurelius’a göre ölüm düşüncesi insanı karamsarlığa sürüklemez; tam tersine insanın hayatı daha dikkatli yaşamasını sağlar. 

Çünkü insan ancak sonlu olduğunu kabul ettiğinde zamanın değerini fark eder.

Modernleşme yalnızca ekonomik ya da teknolojik bir dönüşüm değildir. Aynı zamanda insanların dünyayı algılama biçimini değiştiren bir zihniyet dönüşümüdür. Bu noktada Şerif Mardin’in modernleşme üzerine yaptığı çalışmalar önemli bir perspektif sunar. 

Mardin’e göre modernleşme süreci, geleneksel toplumların anlam dünyasını taşıyan birçok sembolik yapının zayıflamasına yol açmıştır. Geleneksel toplumlarda dinî ve metafizik referanslar gündelik hayatın doğal bir parçasıyken modern dünyada bu referanslar giderek kamusal alanın dışına itilmiştir. 

Bu değişim ölüm algısını da etkilemiştir. 

Geleneksel dünyada ölüm yalnızca biyolojik bir son değildi; aynı zamanda metafizik bir eşikti. İnsan hayatını bu eşik düşüncesiyle düzenlerdi. Modern dünyada ise ölüm giderek teknik bir olaya indirgenmiştir. Tıp, sağlık sistemleri ve kurumsal mekanizmalar ölüm deneyimini kontrol altına almıştır.

Sonuçta modern insan ölümle doğrudan temas kurmadan yaşayabilir hâle gelmiştir. 

Modern hayatın en güçlü psikolojik etkilerinden biri, insana zamanın geniş olduğu duygusunu vermesidir. İnsanlar uzun vadeli planlar yapar, kariyerler kurar, hayatlarını yıllar sonrasına göre düzenler. 

Bu durum bir ölçüde doğal görünür. Fakat modern hayatın hızlanan ritmi içinde zamanın sınırlılığı çoğu zaman unutulur. İnsan kendini sürekli bir hareket içinde bulur; fakat bu hareket çoğu zaman hayatın anlamını düşünmeye fırsat bırakmaz. 

Ölüm fikri ise bu hareketin ortasında duran bir durak gibidir. İnsan ölüm üzerine düşündüğünde gündelik telaşın büyük bir kısmı anlamını kaybetmeye başlar. 

Bu nedenle modern kültür ölüm düşüncesinden kaçma eğilimindedir. 

Çünkü ölüm fikri modern hayatın en güçlü anlatılarından birini kırar: süreklilik anlatısını. 

Ölümü hatırlamak insanı karamsar yapmaz. Tam tersine insanın hayatı daha dikkatli yaşamasına yol açar. Ölüm fikri insanın iktidar hırsını törpüler, servetin geçiciliğini hatırlatır ve zamanın değerini görünür kılar. 

Bu yüzden eski dünyanın kısa uyarısı bugün hâlâ anlamlıdır. 

Mementō Morī. Bu ifade modern hayatın hızına karşı küçük ama güçlü bir dirençtir. İnsana kendi sınırını hatırlatır. 

Aslında hayat sandığın kadar uzun değildir.

19 Mart 2026 Perşembe

BUGÜN BAYRAM-BARIŞ MANÇO

 Sabahattin TURAN



Sen gittin gideli

İçimde öyle bir sızı var ki

Yalnız sen anlarsın

Sen şimdi uzakta

Cennette meleklerle

Bizi düşler ağlarsın

 

Bugün bayram

Erken kalkın çocuklar

Giyelim en güzel giysileri

Elimizde taze kır çiçekleri

Üzmeyelim bugün annemizi

 

Bugün bayram

Erken kalkın çocuklar

Giyelim en güzel giysileri

Elimizde taze kır çiçekleri

Üzmeyelim bugün annemizi

 

Sen yaz geceleri

Yıldızlar içinden ara sıra

Bize göz kırparsın

Sen soğuk günlerde

Kalbimi ısıtan en sıcak anımsın

 

Bugün bayram

Erken kalkın çocuklar

Giyelim en güzel giysileri

Elimizde taze kır çiçekleri

Üzmeyelim bugün annemizi

 

Bugün bayram

Erken kalkın çocuklar

Giyelim en güzel giysileri

Elimizde taze kır çiçekleri

Üzmeyelim bugün annemizi

 

Bugün bayram

Çabuk olun çocuklar

Annemiz bugün bizi bekler

Bayramlarda hüzünlenir melekler

Gönül alır bu güzel çiçekler


 

Her bayram sabahı, çocukların gözlerindeki ışık, ellerindeki taze kır çiçekleri ve giydikleri en güzel giysilerle başlar. Görünürde bir coşku vardır; kahkahalar, koşuşturmalar, neşeli sesler. Fakat BARIŞ MANÇO’nun “Bugün Bayram” şarkısı, bize gösterir ki, neşenin bu yüzeyi derin bir hüzünle örülüdür.

 

“Sen gittin gideli / İçimde öyle bir sızı var ki…” sözleri, kaybın her bayramda yeniden hatırlanan bir gölge olduğunu hatırlatır. Bayram, yalnızca kutlama değil; yokluğun farkına varıldığı, hatırlamanın ve özlemin sessiz bir biçimde tezahür ettiği bir zamandır. Hüzün, çoğu zaman çocukların ellerindeki çiçeklerin renklerinde ve giydikleri giysilerin özeninde gizlice belirir; görünür sevinçle birlikte, fark edilmeyi bekleyen bir içsel duygudur.

 

Çocukların “Erken kalkın / Giyelim en güzel giysileri / Üzmeyelim bugün annemizi” sözleri, bayramın bir ritüel olduğunu, her ne kadar oyun ve eğlence gibi görünse de aslında sevgi, sorumluluk ve hatırlamanın pratik bir biçimi olduğunu gösterir. Bayram, bu açıdan hem bireysel bir duygusal deneyim hem de paylaşılan bir zaman ve mekân pratiğidir. Çocuklar, anneye sunulan çiçeklerle ve özenle seçilen giysilerle, bir yandan sevinci aktarıp bir yandan yokluğu hisseder; bayramın bütünlüğü bu çift yönlü duyguda yatar.

 

Şarkıda geçen, “Sen yaz geceleri / Yıldızlar içinden ara sıra / Bize göz kırparsın” ve “Sen soğuk günlerde / Kalbimi ısıtan en sıcak anımsın” dizeleri, yokluk ve hatırlamanın zamansız doğasını anlatır. Bayram sabahı, yalnızca bir takvim olayı değil; geçmişin, hatıraların ve duyguların yeniden canlandığı bir mekândır. Her çiçek, her giyilen giysi, bu hatırlama pratiğinin bir parçasıdır hem kaybı hem de sevgi ve bağlılığı taşır.

 

Ve şarkının sonundaki, “Bayramlarda hüzünlenir melekler / Gönül alır bu güzel çiçekler” sözleri, bayramın derin bir ritüel ve metafor alanı olduğunu gösterir. Hüzün ve sevinç birbirinden ayrı değildir; bayram, yoklukla yüzleşmenin, anıları yaşatmanın ve sevgiyi paylaşmanın eş zamanlı bir sahnesidir. Çocukların ellerindeki çiçekler, sadece anneye değil, yaşamın kırılganlığına, geçiciliğine ve anlam arayışına dair sessiz bir gösteridir.

 

BARIŞ MANÇO’nun bu şarkısı, basit bir bayram melodisi olmanın ötesine geçer. Bayram, yalnızca coşku ve kutlama değil; hüzün, özlem ve hatırlamanın iç içe geçtiği, ruhsal bir ritüeldir. Ve bu ritüel, her çocuk, her aile ve her evde yeniden yaşanır; geçmiş ve şimdi, kayıp ve sevgi, neşe ve hüzün bir arada var olur.

17 Mart 2026 Salı

ATIK VE UTANÇ

 Sabahattin TURAN


Modern şehirler kendilerini çoğu zaman meydanlarında anlatırlar; ama hakikatlerini çöplerinde saklarlar. Bir toplumu anlamak için bazen kütüphaneler yetmez, depolama sahalarına bakmak gerekir. Çünkü insan ürettiği şeylerle kendini anlatır, fakat terk ettiği şeylerle kendini ele verir.

Atık bu yüzden yalnızca maddi bir artık değildir. Daha derin bir anlamda, toplumsal zihniyetin dışarı sızmış biçimidir.

Modern hayatın en dikkat çekici özelliklerinden biri, görünür olan ile görünmez olan arasında kurduğu titiz ayrımdır. Şehir merkezleri düzenlidir, vitrinler parlaktır, kamusal alanlar estetik bir disiplin içinde tutulur. Fakat aynı şehir, kendi üretiminin fazlasını daima başka bir yere gönderir. Çöp depolama sahalarının şehir dışına kurulması tesadüf değildir; bu, modern hayatın mekânsal ahlakıdır.



Merkez temizdir çünkü çevre yük taşır.

Bu ayrım yalnızca coğrafi değildir. Aynı zamanda zihinsel bir örgütlenmedir. Modern insan üretimin öznesi olmaktan gurur duyar; fakat üretimin artığıyla ilişki kurmak istemez. Bir nesneyi satın alırken kimliği görünürdür; onu çöpe atarken ise anonimleşir. Böylece tüketim bireyselleşirken, atık kolektifleşir.

Burada tuhaf bir sosyolojik durum ortaya çıkar: Herkes atık üretir ama kimse kendisini atığın sahibi olarak görmez.

Oysa bir medeniyet yalnızca ürettiği şeylerle değil, artıklarıyla da tanımlanır. Hatta bazen artıkları daha dürüst bir hikâye anlatır. Çünkü vitrinler niyetleri gösterir; çöpler sonuçları.

Geleneksel toplumlarda eşya ile insan arasındaki ilişki bugünkü kadar kırılgan değildi. Bir eşyanın eskimesi onun değersizleşmesi anlamına gelmezdi. Aksine eşya çoğu zaman zamanın izlerini taşıyan bir tanıklık haline gelirdi. Bu yüzden eski eşyalar kolayca terk edilmezdi; tamir edilir, dönüştürülür, yeniden kullanılırdı. Eşyanın ömrü uzundu çünkü insanın eşya ile kurduğu ilişki yalnızca tüketim değeri üzerinden kurulmazdı.

Modern toplum ise nesnelerle olan bağını hız üzerinden kurar. Nesneler dolaşım içindedir; hızla üretilir, hızla tüketilir ve hızla terk edilir. Bu hızın doğal sonucu ise atıktır. Fakat modern zihniyet atığın kendisini görmek istemez. Bu yüzden onu mekânsal olarak uzaklaştırır ve zihinsel olarak unutur.

Atık böylece modern hayatın unutma mekaniği haline gelir.

İnsan çöpe attığı şeyin gerçekten ortadan kaybolduğunu zanneder. Oysa hiçbir şey kaybolmaz; yalnızca yer değiştirir. Evden konteynere, konteynerden kamyona, kamyondan depolama sahasına… Ama nihayetinde hepsi dünyanın hafızasında birikir. Toprak unutmaz, su unutmaz, zaman unutmaz.

Burada utanç meselesi ortaya çıkar.

Fakat bu utanç eski toplumların bildiği türden bir utanç değildir. Eskiden utanç, toplumsal davranışın sınırlarını belirleyen görünür bir duyguydu. İnsan yaptığı bir şey yüzünden utanırdı. Modern toplumda ise utanç daha ince bir biçim almıştır: İnsan yaptığı şeyden değil, onu gördüğünde rahatsız olur. Bu yüzden atık görünmez kılınır.

Çünkü görünen şey insanı rahatsız eder.

Modern şehirlerin temizliği biraz da bu rahatsızlıktan kaçınmanın ürünüdür. Çöp sabah erken saatlerde toplanır, depolama sahaları şehir dışına kurulur, atık sistemleri mümkün olduğunca gözlerden uzak tutulur. Böylece şehir düzenli görünür.

Fakat görünmeyen şey ortadan kalkmış sayılmaz.

Aslında atık modernliğin saklamak istediği hakikattir. Çünkü her üretim aynı zamanda bir fazlalık üretir. Modern refahın ardında bu fazlalığın sessiz birikimi vardır. Bu nedenle atık yalnızca çevre meselesi değildir; modern hayatın ahlaki anatomisidir.

Belki de asıl mesele atığın varlığı değildir.

Asıl mesele, insanın artık atık karşısında utanmamasıdır.

Çünkü utanç bazen insanın içindeki son sınırdır. Bir toplum bir şeyden utanmayı bıraktığında, o şey artık sorun olmaktan çıkar ve sıradanlaşır. Modern çağın en büyük başarısı belki de tam olarak budur: fazlalıkları sıradanlaştırmak.

Ama yine de insanın içinde bazen tuhaf bir duygu belirir. Bir çöp yığınına bakarken, denizde yüzen plastiklere rastlarken ya da bir depolama sahasının büyüklüğünü gördüğünde… İnsan kısa bir an için durur.

O an belki de modern hayatın en dürüst anıdır.

Çünkü insan bazen attığı şeyden değil, attığı şeyin büyüklüğünü fark ettiğinde utanır.

12 Mart 2026 Perşembe

SESSİZ LÜTUF, KARANLIK MÜHLET (İSTİDRAÇ)

 Sabahattin TURAN


İnsan bazen yükselmez; sadece yukarı savrulur. Kader, bazılarına yükselmiş gibi görünmenin çıplak bir yanılsamasını verir. Oysa görünüşteki çıkış, aslında ruhun en yavaş ve en sessiz çöküşüdür. Her şeyin yolunda gittiği bir hayatta bir şeyler sessizce ölmeye başlamışsa, işte o sessizliktir. Görünürde nimet, özünde yalnızlık. Dışarıdan bereket gibi gelen, içeride yankılanan ilahi bir çekilmedir. Allah’ın kuluna olan rahmetinden değil, artık onunla konuşmaya değmeyeceğine dair hükmünden doğan bir mühlet. Zaman tanıması değil, zamanın seni tanımaz hale gelmesidir.



İstidraç, ilahi adaletin giydiği en zarif cezalandırma cübbesidir. Çünkü ceza gibi görünmez. Bir tokat değildir. Bir çığlık da değil. Aksine bir suskunlukla başlar. Kulağa nimet gibi fısıldayan bir suskunluk. Ve kul, bu sessizliği “Allah benden razı” zannıyla kutsar. Oysa tam da o razılıktır en korkulması gereken. Çünkü artık seni uyarmaya bile gerek görmeyen bir ilahi bakışa düşmüşsündür. Sınanmıyorsun; çünkü sınavdan çıkarılmışsındır.

Dünya gürültülüdür, ama Allah'ın cezaları sessizdir. Kul gülmektedir, çevresi doludur, işleri tıkırındadır. Lakin ruhu yavaş yavaş kararır. Bunu fark etmez. Çünkü istidraç, içeriden çürütür. Kişi hâlâ aynaya bakar ve kendini görür. Ama artık aynadaki yansıma kendisi değil, kendi kibiridir. Kalp artık dua etmez, çünkü ihtiyaç hissetmez. Kalbin sustuğu yerde dilin konuşması da manasızdır. Ve Allah bazen öyle bir susar ki, insan o sessizliği iltifat zanneder.

İstidraç bir çarpılış değil, bir yavaş sönüştür. Allah sana verir. Daha fazlasını verir. Ama bu verme bir armağan değil, terk ediş biçimidir. Çünkü bazen Allah, en çok vermeyi, en az ilgilenmeye karar verdiğinde yapar. “Al, hepsi senin olsun” dediğinde, aslında “artık seninle işim yok” demiştir. Bu, Allah'ın yüksekten izleyen bir suskunluğudur. Ve suskunluk bazen en yüksek ihtardır.

Modern çağın en büyük trajedisi belki de budur: kolektif bir istidraç hali içinde yaşıyoruz. İnsanlık, maddi refahın en üst basamağında, ama manevi tükenişin en derin kuyusunda. Bilgimiz çok, ama hikmetimiz yok. Gücümüz büyük, ama yönümüz kayıp. Herkes sahip, ama kimse mutmain değil. Belki de bu bolluk, bize verilmiş değil; bizden alınmış bir rahmetin tortusudur sadece. Belki de Allah, medeniyeti bizimle cezalandırıyor. Yani vermeye devam ederek geri çekiliyor. O susuyor, biz konuşuyoruz. O çekiliyor, biz genişliyoruz sanıyoruz. O yüz çeviriyor, biz başarıyı kendimizden biliyoruz.

Ve belki de en derin çöküş, hâlâ ayakta olduğunu sanmaktır. Kişi çökerken alkışlanıyorsa, o alkışlar ilahi sessizliğin çanlarıdır. Fark edilmeden yaşanan çürümeler, büyük yıkımların habercisidir. Tüm bunların ortasında belki de en yakıcı soru şudur: “Allah bana neden bu kadar çok veriyor?” Bunu hiç sormadıysan, belki de soramayacak kadar içeridesindir. Çünkü nimet bazen nimet değildir; bazen kulun boynuna dolanan görünmez bir iptir. Allah, bazen o ipi çekmez. Sadece orada bırakır.

Azap, bazen bir musibetle gelmez. Bazen dua etmeyi unutturacak kadar güzel bir hayatla gelir. Çünkü insan, her şey yolundayken değil, hiçbir şey ters gitmiyorken unutur. En keskin sapmalar, en yumuşak yollarla başlar. Belki de bu yüzden ceza, kimi zaman bir sarsıntı değil, bir lütuf kılığına bürünmüş terk ediliştir. Ve en son ne zaman başına bir şey gelmediği için korktun? İşte o sorunun cevabında gizlidir istidraç.

9 Mart 2026 Pazartesi

HALİL İBRAHİM SOFRASI “BUYURUN DOSTLAR” – BARIŞ MANÇO

Sabahattin TURAN


Bazı şarkılar vardır, insanı yerinden kaldırmaz ama içinden kaldırır. “Halil İbrahim Sofrası” öyle bir şarkı. Dinlerken bir masa görürsünüz belki; yerde kurulmuş, ortasında bir tencere duran sade bir sofra. Ama biraz dikkat edince anlarsınız ki o masa aslında insanın kendisidir. 

“İnsanoğlu haddin bilir kem söz söylemez iken…” 



Barış Manço burada geçmişe özlem duyan bir ihtiyar gibi konuşmaz; daha çok kaybolmuş bir ölçüyü hatırlatan bir bilge gibidir. “İken” derken, sanki bir şeylerin yitirildiğini sezdirir. Haddini bilen insan… Bugün en çok eksik olan şey belki de bu. Haddini bilmek; konuşurken, bakarken, isterken, paylaşırken sınırı tanımak demek. Sofra kurulmadan önce edep kurulmalı çünkü. 

Ortadaki tencere boş mu dolu mu bilinmez. Bu belirsizlik çok şey anlatır. İnsan çoğu zaman tencerenin dolu olup olmadığını merak eder. Oysa şarkı başka bir yere bakmamızı ister: Tencere değil, niyet dolu mu? El uzatanın gözü tok mu? Çünkü dolu bir tencere aç bir vicdanı doyurmaz. 

“Daha çatal, bıçak, kaşık icat edilmemişken

Bir kavga başlamış ki nasip kısmet uğruna…” 

Demek ki mesele modernlik değil. İnsan, araçlar icat edilmeden önce de pay kavgasına düşebiliyormuş. “Kapağı ver, kulbu al” diyen zihniyet bugün de yaşıyor. Parçaya talip, bütüne kayıtsız. Kurbanın kendisini soran yok; herkes payın peşinde. Oysa kurban fedakârlık demektir. Fedakârlık olmadan paylaşım talep etmek, sofraya misafir gibi değil, yağmacı gibi oturmaktır. 

“Yıllardır sürüp giden bir pay alma çabası

Topu topu bir dilim kuru ekmek kavgası…” 

İnsanlık tarihini iki mısraya sığdırmak mümkünse, Barış Manço bunu yapmış. Bir dilim ekmek… Ama o bir dilim için kırılan kalpler, dökülen alın terleri, biten dostluklar… Sofra aynı sofra; ama kimi tatlının peşinde, kimininse tuzu yok. Bu cümle insana ağır geliyor. Çünkü adalet sadece hukuk kitaplarında değil, sofrada da lazım. 

“Alnı açık, gözü toklar buyursunlar baş köşeye…” 

Baş köşe, zenginliğe değil; gönül genişliğine ayrılmıştır. Gözü tok olmak, sahip olduklarından vazgeçmek değil; başkasının hakkına göz dikmemektir. Nefsine hâkim olanın tahtı vardır, diyor şarkı. Taht dediği şey saltanat değil; insanın kendi içindeki denge. Çalakaşık saldıran ise bahtına razı kalır. Çünkü hırsın sonu çoğu zaman hayal kırıklığıdır. 

“Halat gibi bileğiyle, yayla gibi yüreğiyle

Çoluk çocuk geçindirip haram nedir bilmeyenler…” 

Burada bir saygı var. Alın terine, emeğe, dürüstlüğe duyulan bir saygı. Sofra gösteriş için değil; geçim için kurulur. Ve o sofrada haramın yeri yoktur. 

Şarkının en çarpıcı yeri ise sonudur: “Sapa, kulba, kapağa itibar etme dostum…” 

Yani kabuğa aldanma. Tencerenin dışı parlayabilir ama içi boşsa neye yarar? Para, pul, ihtişam… Bunlar göz alıcı olabilir. Ama içi boş insanın, içi boş tencerenin bu sofrada yeri yok. Bu söz serttir ama haksız değildir. Çünkü asıl yoksulluk, iç yoksulluğudur. 

Halil İbrahim Sofrası bir masal değil; bir ayna. Herkes davetli ama herkes aynı niyetle gelmiyor. Kimisi gerçekten dosttur, kimisi pay kapmaya gelir. Kimisi gözü tok, kimisi çalakaşık. 

Sofra hâlâ kuruluyor.

Tencere hâlâ ortada. 

Ve galiba asıl soru hâlâ aynı:

Biz o sofraya insan olarak mı oturuyoruz, yoksa sadece aç olarak mı? 

5 Mart 2026 Perşembe

GÜLPEMBE- BARIŞ MANÇO

 Sabahattin TURAN


Sen gülünce güller açar.” İnsan böyle bir cümleyi okuduğunda, önce biraz duruyor. Çünkü bu, süslü bir benzetme gibi değil de gerçekten yaşanmış bir şey gibi duruyor. Sanki biri gülmüş ve gerçekten güller açmış. Bülbüller söylemiş, dereler çağırmış. Biz de dinlemişiz, sevinmişiz. Şarkı daha başında şunu söylüyor: Bazı insanlar gelince dünya başka türlü oluyor. Gelince bahar geliyor. Yani mevsim dediğin şey, bazen takvimle değil, bir insanın varlığıyla değişiyor. 

Dikkat edince şunu da fark ediyorum: Anlatan kişi “ben” demiyor, “biz” diyor. “Biz dinlerdik”, “sevinirdik”. Demek ki bu sevinç tek kişilik değilmiş. Birinin varlığı, bir evin değil, bir yerin, belki bir şehrin, belki birkaç ilin havasını değiştiriyormuş. İnsan bazen fark etmiyor ama bazı yüzler gerçekten ortama ışık gibi giriyor. 

Sonra bir gün… “Güz yağmurlarıyla bir gün göçtün gittin.” Gidiş, bağırarak olmuyor. Koparak da değil. Güz yağmurlarıyla oluyor. Sessiz, serin, içe doğru. “Göçtün” diyor; yani valiz toplayıp çıkmak gibi değil bu, daha çok geri dönmemek ihtimaliyle gitmek gibi. Ardından gelen cümle çok tanıdık: “İnanamadık.” İnsan kaybedince önce buna takılıyor zaten. Olan biteni akıl almıyor. Dil “gitti” diyor ama iç taraf kabul etmiyor.


Sonra şu cümleler geliyor, insanın içine oturan: “Bizim iller sessiz / bizim iller sensiz / olamadı.” Bir insan gidince sadece bir ev boşalmaz, bazen sokak boşalır, bazen şehir. “İller” demesi boşuna değil. Bu, tek bir adresin değil, bütün bir coğrafyanın susması. “Olamadı” diyor ya… İşte orası çok insani. Büyük laflar yok. Uzun açıklamalar yok. Sadece: Olamadı. Yani denedik belki, zaman geçti belki, ama olmuyor işte. Onsuz olmuyor. 

Şarkı burada bitse, yine de yeterdi. Ama bitmiyor. Çünkü insan da bitmiyor. “Dudağımda son bir türkü” diyor. Son… Ama hâlâ orada. Hâlâ söylüyor, hâlâ çağırıyor. Bu, umutlu bir çağırma mı, bilmiyorum. Daha çok alışkanlık gibi, vazgeçememek gibi. İnsan bazı isimleri, bazı yüzleri, bazı sesleri, kendine bile fark ettirmeden tekrar tekrar çağırıyor. 

Bir de gözler var: “Gözlerimde son bir bulut.” Bulut dediğin şey geçici ama burada kalıcı gibi duruyor. Gitmiyor. Asılı kalmış. “Hâlâ hep seni arar, seni bekler.” Aramak ve beklemek… İkisi de insanı yoran ama bırakılmayan hâller. Çünkü bazı gidişler, takvimden düşmüyor; insanın içinden düşmüyor. 

Şarkının bu kadar tekrar etmesi de boşuna değil. İnsan bir kere üzülmüyor. Aynı yere, aynı acıya, aynı cümleye defalarca dönüyor. “Dudağımda son bir türkü” sözü bu yüzden dönüp duruyor. Çünkü o türkü hiç gerçekten bitmiyor. Sadece bazen daha kısık sesle, bazen daha içten söyleniyor. 

GÜLPEMBE” kelimesi de garip bir kelime aslında. Hem çok güzel hem çok kırılgan. Gül gibi, pembe gibi… İnsana dokununca incinecekmiş gibi. Şarkı bu ismi her söylediğinde, sanki birini değil de bir boşluğu çağırıyor artık. 

Belki de bu yüzden bu şarkı bu kadar tanıdık geliyor. Çünkü herkesin hayatında bir “gelince bahar gelen”, gidince şehirleri susturan biri oluyor. Ve bazı gidişlerden sonra, insanın dudağında gerçekten sadece bir türkü kalıyor. Bitiyor sanıyorsun ama bitmiyor. İçinde, bir yerlerde, usul usul çalmaya devam ediyor.

2 Mart 2026 Pazartesi

SARI ÇİZMELİ MEHMET AĞA- BARIŞ MANÇO

 Sabahattin TURAN


Bazı insanlar vardır, sözü şarkı söyler gibi değil, insanın içine dokunur gibi söyler. Barış MANÇO da bu topraklarda sözü sadece söylemeyen, sözü taşıyan adamlardandı. Onu dinlerken insan, bir türkü değil de sanki mahallenin büyüklerinden bir nasihat duyuyormuş gibi hisseder. Çünkü anlattığı şey, sahnenin değil, hayatın meselesiydi.

Bizde insan önce selamla ölçülür. Selamı eksik olanın cümlesi de eksik olur, niyeti de. Ama bakıyorum, kalabalık büyüdükçe selam küçülüyor. Herkes birbirinin yüzüne bakmadan konuşuyor, birbirinin yükünü görmeden hüküm veriyor. Oysa insan dediğin, önce durur, sonra tartar, en son konuşur.

Herkesin elinde bir hesap var ama kimse kendi hesabını sevmiyor. Başkasının defteri daha cazip geliyor. Orada sayfalar hep kabarık, hatalar hep daha görünür. Kendi defterimize gelince, sayfalar ya kapalı ya da üstü örtülü. Halbuki asıl kayıt, insanın cebinde değil, vicdanında durur. Oraya yazılanı ne kalabalık siler ne zaman eskitir.

Bizim memlekette “garip” çoktur. Garip dediğin, bazen parası olmayan değil, sesi duyulmayan olur. Bazen kimsenin omzuna el koymadığı, bazen kimsenin gözünün içine bakmadığı… İnsanın kaç okka geldiği tam da orada belli olur. İyilik zaten bağırarak dolaşmaz; sessizce olur ama izi uzun sürer.

Mal mülk meselesine gelince… İnsan sandığını doldururken içini boş bırakabiliyor. Sahip olduklarını taşırken, fark etmeden kendini kaybediyor. Yük ağırlaştıkça yolu yokuş sanıyor. Oysa bu yolculukta kimse yanına sandık almıyor. Giden hafif gidiyor. Ağır olanlar hep arkada kalıyor. Buna kader diyoruz ama çoğu zaman kendi yaptığımız yükü sırtlanıyoruz.

Bir de şu meşhur “birileri” var ya… Hesap hep onlara yazılıyor. Böylece insan kendi defterini kapalı tutuyor. Oysa defter dediğin şaşmaz. Sayfalar bazen geç açılır, doğru. Ama hiç açılmamak gibi bir huyu yoktur. Gün gelir, insan kendi yazısını kendi gözüyle okur. En zor okuma da odur zaten.

Dünya uzun bir yol sofrası gibidir. Kimi çok yer, kimi az. Ama yol bitince kim ne yedi diye sorulmaz; kim ne paylaştı diye bakılır. Tabaklar toplanır, masa dağılır, geriye insanın niyeti kalır. Aynaya bakacak cesareti varsa, insan kendini orada görür.

Belki de Barış MANÇO’nun bize asıl hatırlattığı şey şuydu: Büyük adam olmak zor iştir, ama iyi insan olmak mümkündür. Selamı eksik etme, garibi incitme, gücüne güvenip kimseyi ezme. Çünkü bu memleketin defteri çabuk kapanmaz. Yol biter, sahne kapanır, ışıklar söner… Ama herkes eninde sonunda kendi defterini kendi eline alır.


26 Şubat 2026 Perşembe

DEBBAĞ SEVDİĞİ DERİYİ YERDEN YERE VURURMUŞ

 Geçenlerde Bizimkiler Dizisini izlerken aklıma düştü bu cümle: “Debbağ sevdiği deriyi yerden yere vururmuş.” 

Sabahattin TURAN


Bir derinin kaderi, sevildiği ustanın eline düşmektir. Sevgi burada okşamak değildir; dövmek, germek, sertleştirmek, sonra yeniden yumuşatmaktır. Debbağ, deriyi yere vururken onu horladığını sananlar olur; oysa tam tersidir: O deri, atılacak bir parça olsaydı köşeye bırakılırdı. Yerden yere vurulan, üzerinde emek harcanandır.

 

İnsan da böyledir. Kimi zaman en çok eleştirildiğimiz yer, en çok ciddiye alındığımız yerdir. Bir ustanın çırağına yüklenmesi, bir editörün metni satır satır budaması, bir öğretmenin iyi gördüğü öğrenciyi daha fazla zorlaması… Hepsi aynı kökten gelir: “Bu işten bir şey çıkar” inancı. İnanç, konforla değil, gerilimle çalışır. Gerilim, potansiyeli görünür kılar.



 

Modern zaman, sevgiyi yumuşaklıkla karıştırıyor. Oysa yumuşaklık her zaman şefkat değildir; bazen ihmaldir. Kimseye dokunmamak, kimseyi zorlamamak, kimseyi rahatsız etmemek… Bunlar huzurlu görünebilir, ama çoğu zaman deriyi çürümeye terk etmektir. Debbağ ise kokuyu, kiri, fazlalığı kabul etmez. Çünkü bilir: İşlenmeyen şey, form kazanmaz; form kazanmayan şey, hayatın yükünü taşıyamaz.

 

Bir metni düşünün. Yazar, sevdiği paragrafı silerken acı çeker. Ama silmezse metin ağırlaşır. Bir insanı düşünün. Ona güvenen biri, ondan daha fazlasını ister. Bu istek bazen kırıcıdır, bazen yorucudur. Fakat amaç kırmak değil, dayanıklılık kazandırmaktır. Deri yere vuruldukça yırtılmaz; doğru vurulursa esner, genişler, güçlenir.

 

Elbette her sertlik sevgi değildir. Şiddet, deriyi işe yaramaz kılar. Debbağın eli ölçülüdür ne zaman vuracağını ne zaman dinlendireceğini bilir. Sevgi de ölçü ister. Ölçüsüzlükte zulüm, ölçüde ise terbiye vardır. Terbiye, insanın kendine yük olmasını engelleyen gizli mimaridir.

 

Belki de en zor kabul ettiğimiz şey şu: Bizi en çok zorlayanlar, bazen en çok inananlardır. Ve biz, yere vuruldukça değersizleştiğimizi sanırız. Oysa çoğu zaman tam tersidir: Yere vurulan, henüz vazgeçilmemiş olandır. Köşeye bırakılan ise çoktan gözden çıkarılmış.

 

Debbağ sevdiği deriyi yerden yere vururmuş. Çünkü sevgi, bazen pamukla sarmak değil; form kazandırana kadar sabırla işlemek demektir. Ve insan, işlendiği kadar insandır.


23 Şubat 2026 Pazartesi

ATIKLAR KONUŞUR, İNSAN SUSAR

 Sabahattin TURAN


Bazen bir şehrin en dürüst cümleleri çöplüklerin kenarında fısıldanır. Kimsenin bakmadığı, kimsenin sahiplenmediği o yığınlarda, hayatın aceleyle bırakılmış izleri durur. Kırık bir fincan, yarısı kalmış bir defter, modası geçmiş bir gömlek… Hepsi, bir zamanlar bir hikâyenin içindeydi. Şimdi ise sessizce anlatırlar: “Bir vakitler işe yarıyorduk. Bir vakitler birine aittik.”

İnsan konuşmayı unuttuğunda, eşyalar hatırlamaya başlar. Aslında biz susmayız da daha çok içimize çekiliriz. Günlerin telaşı, zamanın hızlanmış adımları, dikkatimizi dağıtan onca şey arasında kelimeler yer bulamaz kendine. O yüzden anlatmak yerine bırakırız. Bırakmak kolaydır; vedalaşmak ise zordur. Atmak, çoğu zaman bir veda biçimidir: Eşyaya, zamana, eski bir hâlimize…



Atık, yalnızca fazlalık değildir; geride kalmışlıktır. Bir niyetin yarım kalışı, bir hevesin sönüşü, bir alışkanlığın değişmesi… Çöp poşetlerinin içinde yalnızca maddeler değil, küçük hayat parçaları da taşınır. Bir çocuk oyuncağı, büyümüş bir çocuğun sessizliğini saklar. Eski bir ayakkabı, yürünmüş yolların yorgunluğunu. Sararmış kâğıtlar, bir zamanlar önemli olan şeylerin artık hatırlanmadığını söyler.

İnsan sustuğunda, belki de kendini korur. Her şeyi dile getirmek mümkün değildir. Bazı yükler kelimeye dönüşmeden bırakılmak ister. Atmak, bu yüzden bazen hafiflemektir. Fakat geride kalan şeyler, kendi dilleriyle konuşmaya devam eder. Onlar bağırmaz; hatırlatır. “Buradaydım” derler. “Bir hayatın içinden geçtim.”

Bir şehir, çöplerine bakılarak da anlaşılır. Ama bu, bir yargılama değil, bir okuma biçimidir. Nasıl yaşadığımızı, neyi sevip neyi geride bıraktığımızı, neye tutunup neyi bıraktığımızı fısıldar atıklar. Bir bakıma, insanın görünmeyen günlüğüdür onlar. Yazılmamış ama birikmiş bir günlük.

Belki de asıl mesele, suskunluğun kötü olması değildir. Asıl mesele, bu suskunluğun neye dönüştüğüdür. Eğer suskunluk bir dikkat, bir fark ediş, bir incelik hâline gelirse; atıklar da daha az konuşur. Ama suskunluk yalnızca unutmaksa, ertelemekse, görmezden gelmekse; o zaman geride kalanlar daha çok şey anlatır.

“Atıklar konuşur, insan susar” derken, belki de şunu kastediyoruzdur: İnsan geçip gider, iz bırakır. Kimi zaman bu iz bir cümlede kalır, kimi zaman bir hatırada, kimi zaman da bir eşyanın son durağında. Ve dünya, bizim söyleyemediklerimizi saklamayı sürdürür.

Belki bir gün, daha yavaş yaşadığımızda, daha dikkatli baktığımızda, daha az attığımızda ve daha çok hatırladığımızda… Atıklar da susmayı öğrenecek. O zaman, insanın sesi yeniden duyulur olacak. Ama bu kez yüksek değil; derin.


19 Şubat 2026 Perşembe

BİR ÇÖP KOVASI’NIN SEÇTİKLERİ

 Sabahattin TURAN


 

Bazı şeyler vardır: Yerleri vardır ama yerlerinde değildir. Bazıları da vardır: Bırakılmıştır ama hâlâ durur. Şehir, bu iki hâl arasındaki farkı ayırt etmez; çünkü şehir, farklarla değil, tekrarlarla çalışır. Tekrar, zamanla anlamın yerine geçer. 

Bir çöp kovası, son değildir; son sanılanların askıya alındığı bir eştir. İçeriyle dışarı arasındaki çizgi orada kalınlaşır, ama kalınlaşan her çizgi görünür olmaz. Bazı sınırlar, ancak geçildikten sonra var olur. 

Atılan şeyler düşmez. Düşmek yön ister; burada yön yoktur, yalnızca kayma vardır. Kayma, varış üretmez; sadece yüzey değiştirir. Yüzey değişince şey değişmiş sanılır; çoğu zaman değişen yalnızca bakışın yeridir.


Zaman, onun içinden değil, çevresinden geçer. Sabah başka bir boşluk bırakır, akşam başka. Boşluklar birbirini tanımaz. Yan yana duranlar, aynı yerde değildir; yalnızca aynı anda duruyordur. 

Biriken şeyler, kalıcı oldukları için değil, dağılamadıkları için birikir. Dağılamayan, biçim alır. Biçim alan, hep öyleymiş gibi görünür. Alışkanlık, hakikatin en sessiz ikamesidir. 

Bazı nesneler atıldıklarında hafifler; bazı düşünceler tutuldukça ağırlaşır. Ama ağırlık her zaman taşınmaz. Bazen bir yer ağırdır. Oraya bırakılan değil, bırakma hareketi yüklenir. Yük, çoğu zaman taşınan değil, vazgeçilen şeydir. 

Görünür olanla kalan arasındaki mesafe dardır. Bazen bir eşyanın kenarıdır, bazen bir cümlenin eksik yeri. Eksik olan, tamamlanandan uzun sürer. Çünkü tamamlanan, kendi kapanışını da beraberinde getirir. 

Bir çöp kovası seçer mi? Seçmek niyet ister. Burada niyet yoktur; yalnızca ardışıklık vardır. Ama ardışıklık da niyet gibi çalışır. Çünkü tekrar, anlamın taklidini üretir; taklit bir süre sonra asıl gibi durur. 

Yer değiştiren şeyler, çoğu zaman yalnızca yer değiştirmez; yeri de beraberinde taşır. Bu yüzden bazı yerler, içlerine giren her şeyi kendilerine benzetir. Benzemek dönüşmek değildir; ama çoğu zaman onun yerine geçer. 

Atılanla bırakılan arasındaki çizgi incedir. Bazen bir şey atılmış gibi görünür ama yalnızca yerinden edilmiştir. Bazen de bir şey yerinde durur ama çoktan terk edilmiştir. Terk etmek, her zaman uzaklaşmak değildir; bazen sadece durmayı bırakmaktır. 

Bir çöp kovası, bu hareketlerin ortasında ne içeridedir ne dışarıda. O, geçişin bekleme hâlidir. Beklemek, bazen kalmaktan uzundur. Çünkü kalmak karar ister; beklemek kendiliğinden olur. 

Şehir bunları bilmez. Bilmesi de gerekmez. Ama bazı nesneler vardır: Bilmeden tanıklık ederler. Tanıklık, hatırlamak değildir. Hatırlamak seçer. Tanıklık, yalnızca silinmez. 

Belki de mesele, neyin atıldığı değildir. Ne de neyin yer değiştirdiği. Belki mesele, yerin kendisinin, fark edilmeden değişmesidir.

15 Şubat 2026 Pazar

İNSAN NEYİ BİRİKTİRİRSE, ONUN ALTINDA KALIR

 Sabahattin TURAN

 

İnsan biriktirir. Bazen farkında olarak, çoğu zaman farkında bile olmadan. “Lazım olur” diye sakladığı bir eşya, “şimdi sırası değil” diye içine attığı bir cümle, “geçer” diye üstünü örttüğü bir kırgınlık… Küçük küçük koyar bir kenara. Sonra bir gün dönüp bakar ki, kenar dediği yer hayatın ortasına taşmış. Nefesi dar, omuzları düşük, içi sebepsiz yere yorgun. 

Garip olan şu: Kimse yük olmak için biriktirmez. İnsan genelde kendini koruduğunu sanır. Hatırasını korur, kalbini korur, emeğini korur, geçmişini korur. Ama bazı şeyler vardır; korundukça ağırlaşır. Bazı şeyler taşındıkça değerli olmaz, sadece insanı eğri yürütür. İnsan bunu uzun süre anlamaz. Çünkü alışır. İnsan, en çok da taşıdığı yüke alışır.


Eşyalarla başlar çoğu zaman. Dolaplar dolar, çekmeceler taşar, ev büyür ama ferahlık artmaz. Sonra fark etmeden iç dünya da dolmaya başlar. Söylenememiş sözler birikir. Yutulmuş öfkeler, ertelenmiş yüzleşmeler, “şimdi karıştırmayayım” denmiş meseleler… Hepsi içerde bir yerde üst üste konur. İnsan dışarıdan sakin görünür, hatta “idare ediyor” sanılır. Ama içerde bir yerde, sessiz bir yorgunluk büyür. 

Hatıralar da öyledir. Bazıları insanı ayakta tutar, evet. Ama bazıları sadece geçmişte kalması gereken ağırlıklardır. İnsan yine de bırakmaz. “Unutursam haksızlık olur” der, “bırakırsam eksilirim” der. Oysa bazı şeyleri bırakmak eksilmek değil, ayakta kalmaktır. Ama bunu insan, genelde çok geç öğrenir. 

Biriktirmek, çoğu zaman boşluk korkusudur. İçinde bir şey eksik hisseden insan, etrafını doldurur. Eşyayla, işle, meşguliyetle, gürültüyle, başarıyla… İç dolmaz ama hayat ağırlaşır. Koşar ama ilerleyemez gibi hisseder. Çünkü yükle yürünür belki, ama yükle hafif yürünmez. 

En zor olan da şudur: İnsan, ne zaman çöktüğünü tam olarak bilmez. “Yoruldum” der, “eskisi gibi değilim” der, “içim sıkılıyor” der… Ama çoğu zaman asıl sebebi söyleyemez: Çok şey biriktirdim ve artık taşıyamıyorum. Bazen bir cümleyle dağılır, bazen küçük bir kırılmayla. O an anlar ki, mesele o anki olay değil; yıllardır sırtında taşıdığı yığındır. 

İnsan kendine şu soruyu sormadıkça rahat edemez: Ben bunlara mı sahibim, yoksa bunlar mı bana sahip? Hayatımı mı taşıyorum, yoksa taşıdıklarımın hayatını mı? Bu sorunun cevabı kolay değildir. Çünkü bazı yükler, insana kimliği gibi gelir. “Bu acı benim”, “bu hatıra benim”, “bu öfke benim” der. Oysa bazen insan, “benim” dediği şeylerin altında ezilir. 

Belki de büyümek, hep eklemek değil; biraz da eksiltmeyi göze almaktır. Bir çekmeceyi boşaltmak gibi. Bir cümleyi nihayet söylemek gibi. Bir hatırayı usulca yerine bırakmak gibi. İnsan hafifleyince her şey düzelmez, ama en azından nefes almaya başlar. 

Çünkü acı da olsa doğru şu: İnsan neyi biriktirirse, sonunda onun altında kalır. Ve bazen kurtuluş, yeni bir şey bulmakta değil; yıllardır taşıdıklarından birkaçını yere bırakabilmektedir. İnsan, belki de ancak o zaman, kendi adımlarıyla yürümeye başlar.

10 Şubat 2026 Salı

İNSAN NEYİ ATARSA, ONU YAŞAMAYA BAŞLAR

 Sabahattin TURAN


Atık, teknik bir mesele değildir; bir tercih rejimidir. Ne üretildiği kadar, neyin değersiz ilan edildiğini gösterir. Bir şehirde atık artıyorsa, mesele yalnızca tüketim değildir; karar alma biçimi eskimiştir. Aynı şey insan için de geçerlidir. Hayatında neyi “yük” sayıp dışarı attığını iyi okuyun; bir süre sonra o yük, yaşama koşulu olarak geri döner.

Günümüz insanı, atığı azaltmaz; görünmez kılar. Yönetmek yerine taşır, ertelemekle çözüm üretmeyi karıştırır. Onarımı mümkün olanı değil, zahmeti olanı eler. Böylece atık, maddeden çok davranış hâline gelir. Sorumluluk atığı, dikkat atığı, süreklilik atığı… Bunlar kayıt altına alınmaz; raporlanmaz. Ama çevreyi en çok kirleten de bunlardır.



Kurumsal dilde “bertaraf” edilen her şey, aslında başka bir alana devredilir. Hayatta da böyledir. Yüzleşilmeyen sorunlar çözülmez; yalnızca farklı bir dosyaya taşınır. O dosya şiştikçe sistem yavaşlar. İnsan, neden yorulduğunu anlayamaz ama sürekli tıkanır. Tıkanıklık, atığın doğal sonucudur.

Atık yönetimi olmayan bir şehirde kriz kaçınılmazdır. Taşkın olur, koku olur, sağlık sorunu olur. İnsan hayatında da sonuç değişmez. Bastırılanlar birikir, ertelenenler sızar, görmezden gelinenler ani bir arızayla kendini gösterir. Bu yüzden sorun “neden oldu?” değil; “neden bu kadar birikti?” sorusudur.

Modern söylem, atığı bireysel sorumluluk gibi sunar ama asıl mesele sistemiktir. Hız ödüllendirilir, süreklilik cezalandırılır. Tüketmek teşvik edilir, onarmak yavaşlık sayılır. Böyle bir düzende insan, kendi hayatında da aynı modeli uygular: İlişkileri harcar, zamanı tüketir, anlamı azaltır. Sonra ortaya çıkan boşluğu “normal” kabul eder.

Çevre politikalarında sıkça söylenen bir cümle vardır: Atık yok olmaz, sadece yer değiştirir. İnsan için de bu geçerlidir. Hayatından çıkardığını sandığı şey, geri dönüşsüz değildir. Ya alışkanlık olarak döner ya da sonuç olarak. İnsan, attığı şeylerin toplam etkisi içinde yaşamaya başlar.

Bu yüzden mesele duyarlılık değil; disiplin meselesidir. Ne ürettiğini, neyi dışladığını ve neyi yönetemediğini bilme meselesi. Atık azaltılmadığında çevre kirlenir; anlam azaltıldığında hayat sertleşir. Ve sonunda insan, kendi ihmalinin içinde “normal” bir yaşam sürdürdüğünü zanneder.

Ama çevre bize şunu öğretir: Kriz aniden çıkmaz. Birikir. İnsan, neyi atık saydıysa, bir gün onunla yaşamak zorunda kalır.


MEMENTO MORİ “ÖLECEĞİNİ HATIRLA”

  Sosyolojik Bir Deneme Sabahattin TURAN   Toplumların kendilerini nasıl kurduklarını anlamanın ince yollarından biri, onların ölümle ku...