Sabahattin TURAN
“Sen gülünce güller açar.” İnsan böyle bir cümleyi okuduğunda, önce biraz duruyor. Çünkü bu, süslü bir benzetme gibi değil de gerçekten yaşanmış bir şey gibi duruyor. Sanki biri gülmüş ve gerçekten güller açmış. Bülbüller söylemiş, dereler çağırmış. Biz de dinlemişiz, sevinmişiz. Şarkı daha başında şunu söylüyor: Bazı insanlar gelince dünya başka türlü oluyor. Gelince bahar geliyor. Yani mevsim dediğin şey, bazen takvimle değil, bir insanın varlığıyla değişiyor.
Dikkat edince şunu da fark ediyorum: Anlatan kişi “ben” demiyor, “biz” diyor. “Biz dinlerdik”, “sevinirdik”. Demek ki bu sevinç tek kişilik değilmiş. Birinin varlığı, bir evin değil, bir yerin, belki bir şehrin, belki birkaç ilin havasını değiştiriyormuş. İnsan bazen fark etmiyor ama bazı yüzler gerçekten ortama ışık gibi giriyor.
Sonra bir gün… “Güz yağmurlarıyla bir gün göçtün gittin.” Gidiş, bağırarak olmuyor. Koparak da değil. Güz yağmurlarıyla oluyor. Sessiz, serin, içe doğru. “Göçtün” diyor; yani valiz toplayıp çıkmak gibi değil bu, daha çok geri dönmemek ihtimaliyle gitmek gibi. Ardından gelen cümle çok tanıdık: “İnanamadık.” İnsan kaybedince önce buna takılıyor zaten. Olan biteni akıl almıyor. Dil “gitti” diyor ama iç taraf kabul etmiyor.
Sonra şu cümleler geliyor, insanın içine oturan: “Bizim iller sessiz / bizim iller sensiz / olamadı.” Bir insan gidince sadece bir ev boşalmaz, bazen sokak boşalır, bazen şehir. “İller” demesi boşuna değil. Bu, tek bir adresin değil, bütün bir coğrafyanın susması. “Olamadı” diyor ya… İşte orası çok insani. Büyük laflar yok. Uzun açıklamalar yok. Sadece: Olamadı. Yani denedik belki, zaman geçti belki, ama olmuyor işte. Onsuz olmuyor.
Şarkı burada bitse, yine de yeterdi. Ama bitmiyor. Çünkü insan da bitmiyor. “Dudağımda son bir türkü” diyor. Son… Ama hâlâ orada. Hâlâ söylüyor, hâlâ çağırıyor. Bu, umutlu bir çağırma mı, bilmiyorum. Daha çok alışkanlık gibi, vazgeçememek gibi. İnsan bazı isimleri, bazı yüzleri, bazı sesleri, kendine bile fark ettirmeden tekrar tekrar çağırıyor.
Bir de gözler var: “Gözlerimde son bir bulut.” Bulut dediğin şey geçici ama burada kalıcı gibi duruyor. Gitmiyor. Asılı kalmış. “Hâlâ hep seni arar, seni bekler.” Aramak ve beklemek… İkisi de insanı yoran ama bırakılmayan hâller. Çünkü bazı gidişler, takvimden düşmüyor; insanın içinden düşmüyor.
Şarkının bu kadar tekrar etmesi de boşuna değil. İnsan bir kere üzülmüyor. Aynı yere, aynı acıya, aynı cümleye defalarca dönüyor. “Dudağımda son bir türkü” sözü bu yüzden dönüp duruyor. Çünkü o türkü hiç gerçekten bitmiyor. Sadece bazen daha kısık sesle, bazen daha içten söyleniyor.
“GÜLPEMBE” kelimesi de garip bir kelime aslında. Hem çok güzel hem çok kırılgan. Gül gibi, pembe gibi… İnsana dokununca incinecekmiş gibi. Şarkı bu ismi her söylediğinde, sanki birini değil de bir boşluğu çağırıyor artık.
Belki de bu yüzden
bu şarkı bu kadar tanıdık geliyor. Çünkü herkesin hayatında bir “gelince bahar
gelen”, gidince şehirleri susturan biri oluyor. Ve bazı gidişlerden sonra, insanın
dudağında gerçekten sadece bir türkü kalıyor. Bitiyor sanıyorsun ama bitmiyor. İçinde,
bir yerlerde, usul usul çalmaya devam ediyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder