Sabahattin TURAN
İnsan bazen yükselmez; sadece yukarı savrulur. Kader, bazılarına yükselmiş gibi görünmenin çıplak bir yanılsamasını verir. Oysa görünüşteki çıkış, aslında ruhun en yavaş ve en sessiz çöküşüdür. Her şeyin yolunda gittiği bir hayatta bir şeyler sessizce ölmeye başlamışsa, işte o sessizliktir. Görünürde nimet, özünde yalnızlık. Dışarıdan bereket gibi gelen, içeride yankılanan ilahi bir çekilmedir. Allah’ın kuluna olan rahmetinden değil, artık onunla konuşmaya değmeyeceğine dair hükmünden doğan bir mühlet. Zaman tanıması değil, zamanın seni tanımaz hale gelmesidir.
İstidraç, ilahi adaletin giydiği en zarif cezalandırma
cübbesidir. Çünkü ceza gibi görünmez. Bir tokat değildir. Bir çığlık da değil.
Aksine bir suskunlukla başlar. Kulağa nimet gibi fısıldayan bir suskunluk. Ve
kul, bu sessizliği “Allah benden razı” zannıyla kutsar. Oysa tam da o
razılıktır en korkulması gereken. Çünkü artık seni uyarmaya bile gerek görmeyen
bir ilahi bakışa düşmüşsündür. Sınanmıyorsun; çünkü sınavdan çıkarılmışsındır.
Dünya gürültülüdür, ama Allah'ın cezaları sessizdir.
Kul gülmektedir, çevresi doludur, işleri tıkırındadır. Lakin ruhu yavaş yavaş
kararır. Bunu fark etmez. Çünkü istidraç, içeriden çürütür. Kişi hâlâ aynaya
bakar ve kendini görür. Ama artık aynadaki yansıma kendisi değil, kendi
kibiridir. Kalp artık dua etmez, çünkü ihtiyaç hissetmez. Kalbin sustuğu yerde
dilin konuşması da manasızdır. Ve Allah bazen öyle bir susar ki, insan o
sessizliği iltifat zanneder.
İstidraç bir çarpılış değil, bir yavaş sönüştür. Allah sana verir. Daha fazlasını verir. Ama bu verme bir armağan değil, terk ediş biçimidir. Çünkü bazen
Allah, en çok vermeyi, en az ilgilenmeye karar verdiğinde yapar. “Al, hepsi
senin olsun” dediğinde, aslında “artık seninle işim yok” demiştir. Bu, Allah'ın yüksekten izleyen bir suskunluğudur. Ve suskunluk bazen en yüksek
ihtardır.
Modern çağın en büyük trajedisi belki de budur:
kolektif bir istidraç hali içinde yaşıyoruz. İnsanlık, maddi refahın en üst
basamağında, ama manevi tükenişin en derin kuyusunda. Bilgimiz çok, ama
hikmetimiz yok. Gücümüz büyük, ama yönümüz kayıp. Herkes sahip, ama kimse
mutmain değil. Belki de bu bolluk, bize verilmiş değil; bizden alınmış bir
rahmetin tortusudur sadece. Belki de Allah, medeniyeti bizimle cezalandırıyor.
Yani vermeye devam ederek geri çekiliyor. O susuyor, biz konuşuyoruz. O
çekiliyor, biz genişliyoruz sanıyoruz. O yüz çeviriyor, biz başarıyı
kendimizden biliyoruz.
Ve belki de en derin çöküş, hâlâ ayakta olduğunu
sanmaktır. Kişi çökerken alkışlanıyorsa, o alkışlar ilahi sessizliğin
çanlarıdır. Fark edilmeden yaşanan çürümeler, büyük yıkımların habercisidir.
Tüm bunların ortasında belki de en yakıcı soru şudur: “Allah bana neden bu
kadar çok veriyor?” Bunu hiç sormadıysan, belki de soramayacak kadar
içeridesindir. Çünkü nimet bazen nimet değildir; bazen kulun boynuna dolanan
görünmez bir iptir. Allah, bazen o ipi çekmez. Sadece orada bırakır.
Azap, bazen bir musibetle gelmez. Bazen dua etmeyi
unutturacak kadar güzel bir hayatla gelir. Çünkü insan, her şey yolundayken
değil, hiçbir şey ters gitmiyorken unutur. En keskin sapmalar, en yumuşak
yollarla başlar. Belki de bu yüzden ceza, kimi zaman bir sarsıntı değil, bir
lütuf kılığına bürünmüş terk ediliştir. Ve en son ne zaman başına bir şey
gelmediği için korktun? İşte o sorunun cevabında gizlidir istidraç.








