26 Şubat 2026 Perşembe

DEBBAĞ SEVDİĞİ DERİYİ YERDEN YERE VURURMUŞ

 Geçenlerde Bizimkiler Dizisini izlerken aklıma düştü bu cümle: “Debbağ sevdiği deriyi yerden yere vururmuş.” 

Sabahattin TURAN


Bir derinin kaderi, sevildiği ustanın eline düşmektir. Sevgi burada okşamak değildir; dövmek, germek, sertleştirmek, sonra yeniden yumuşatmaktır. Debbağ, deriyi yere vururken onu horladığını sananlar olur; oysa tam tersidir: O deri, atılacak bir parça olsaydı köşeye bırakılırdı. Yerden yere vurulan, üzerinde emek harcanandır.

 

İnsan da böyledir. Kimi zaman en çok eleştirildiğimiz yer, en çok ciddiye alındığımız yerdir. Bir ustanın çırağına yüklenmesi, bir editörün metni satır satır budaması, bir öğretmenin iyi gördüğü öğrenciyi daha fazla zorlaması… Hepsi aynı kökten gelir: “Bu işten bir şey çıkar” inancı. İnanç, konforla değil, gerilimle çalışır. Gerilim, potansiyeli görünür kılar.



 

Modern zaman, sevgiyi yumuşaklıkla karıştırıyor. Oysa yumuşaklık her zaman şefkat değildir; bazen ihmaldir. Kimseye dokunmamak, kimseyi zorlamamak, kimseyi rahatsız etmemek… Bunlar huzurlu görünebilir, ama çoğu zaman deriyi çürümeye terk etmektir. Debbağ ise kokuyu, kiri, fazlalığı kabul etmez. Çünkü bilir: İşlenmeyen şey, form kazanmaz; form kazanmayan şey, hayatın yükünü taşıyamaz.

 

Bir metni düşünün. Yazar, sevdiği paragrafı silerken acı çeker. Ama silmezse metin ağırlaşır. Bir insanı düşünün. Ona güvenen biri, ondan daha fazlasını ister. Bu istek bazen kırıcıdır, bazen yorucudur. Fakat amaç kırmak değil, dayanıklılık kazandırmaktır. Deri yere vuruldukça yırtılmaz; doğru vurulursa esner, genişler, güçlenir.

 

Elbette her sertlik sevgi değildir. Şiddet, deriyi işe yaramaz kılar. Debbağın eli ölçülüdür ne zaman vuracağını ne zaman dinlendireceğini bilir. Sevgi de ölçü ister. Ölçüsüzlükte zulüm, ölçüde ise terbiye vardır. Terbiye, insanın kendine yük olmasını engelleyen gizli mimaridir.

 

Belki de en zor kabul ettiğimiz şey şu: Bizi en çok zorlayanlar, bazen en çok inananlardır. Ve biz, yere vuruldukça değersizleştiğimizi sanırız. Oysa çoğu zaman tam tersidir: Yere vurulan, henüz vazgeçilmemiş olandır. Köşeye bırakılan ise çoktan gözden çıkarılmış.

 

Debbağ sevdiği deriyi yerden yere vururmuş. Çünkü sevgi, bazen pamukla sarmak değil; form kazandırana kadar sabırla işlemek demektir. Ve insan, işlendiği kadar insandır.


23 Şubat 2026 Pazartesi

ATIKLAR KONUŞUR, İNSAN SUSAR

 Sabahattin TURAN


Bazen bir şehrin en dürüst cümleleri çöplüklerin kenarında fısıldanır. Kimsenin bakmadığı, kimsenin sahiplenmediği o yığınlarda, hayatın aceleyle bırakılmış izleri durur. Kırık bir fincan, yarısı kalmış bir defter, modası geçmiş bir gömlek… Hepsi, bir zamanlar bir hikâyenin içindeydi. Şimdi ise sessizce anlatırlar: “Bir vakitler işe yarıyorduk. Bir vakitler birine aittik.”

İnsan konuşmayı unuttuğunda, eşyalar hatırlamaya başlar. Aslında biz susmayız da daha çok içimize çekiliriz. Günlerin telaşı, zamanın hızlanmış adımları, dikkatimizi dağıtan onca şey arasında kelimeler yer bulamaz kendine. O yüzden anlatmak yerine bırakırız. Bırakmak kolaydır; vedalaşmak ise zordur. Atmak, çoğu zaman bir veda biçimidir: Eşyaya, zamana, eski bir hâlimize…



Atık, yalnızca fazlalık değildir; geride kalmışlıktır. Bir niyetin yarım kalışı, bir hevesin sönüşü, bir alışkanlığın değişmesi… Çöp poşetlerinin içinde yalnızca maddeler değil, küçük hayat parçaları da taşınır. Bir çocuk oyuncağı, büyümüş bir çocuğun sessizliğini saklar. Eski bir ayakkabı, yürünmüş yolların yorgunluğunu. Sararmış kâğıtlar, bir zamanlar önemli olan şeylerin artık hatırlanmadığını söyler.

İnsan sustuğunda, belki de kendini korur. Her şeyi dile getirmek mümkün değildir. Bazı yükler kelimeye dönüşmeden bırakılmak ister. Atmak, bu yüzden bazen hafiflemektir. Fakat geride kalan şeyler, kendi dilleriyle konuşmaya devam eder. Onlar bağırmaz; hatırlatır. “Buradaydım” derler. “Bir hayatın içinden geçtim.”

Bir şehir, çöplerine bakılarak da anlaşılır. Ama bu, bir yargılama değil, bir okuma biçimidir. Nasıl yaşadığımızı, neyi sevip neyi geride bıraktığımızı, neye tutunup neyi bıraktığımızı fısıldar atıklar. Bir bakıma, insanın görünmeyen günlüğüdür onlar. Yazılmamış ama birikmiş bir günlük.

Belki de asıl mesele, suskunluğun kötü olması değildir. Asıl mesele, bu suskunluğun neye dönüştüğüdür. Eğer suskunluk bir dikkat, bir fark ediş, bir incelik hâline gelirse; atıklar da daha az konuşur. Ama suskunluk yalnızca unutmaksa, ertelemekse, görmezden gelmekse; o zaman geride kalanlar daha çok şey anlatır.

“Atıklar konuşur, insan susar” derken, belki de şunu kastediyoruzdur: İnsan geçip gider, iz bırakır. Kimi zaman bu iz bir cümlede kalır, kimi zaman bir hatırada, kimi zaman da bir eşyanın son durağında. Ve dünya, bizim söyleyemediklerimizi saklamayı sürdürür.

Belki bir gün, daha yavaş yaşadığımızda, daha dikkatli baktığımızda, daha az attığımızda ve daha çok hatırladığımızda… Atıklar da susmayı öğrenecek. O zaman, insanın sesi yeniden duyulur olacak. Ama bu kez yüksek değil; derin.


19 Şubat 2026 Perşembe

BİR ÇÖP KOVASI’NIN SEÇTİKLERİ

 Sabahattin TURAN


 

Bazı şeyler vardır: Yerleri vardır ama yerlerinde değildir. Bazıları da vardır: Bırakılmıştır ama hâlâ durur. Şehir, bu iki hâl arasındaki farkı ayırt etmez; çünkü şehir, farklarla değil, tekrarlarla çalışır. Tekrar, zamanla anlamın yerine geçer. 

Bir çöp kovası, son değildir; son sanılanların askıya alındığı bir eştir. İçeriyle dışarı arasındaki çizgi orada kalınlaşır, ama kalınlaşan her çizgi görünür olmaz. Bazı sınırlar, ancak geçildikten sonra var olur. 

Atılan şeyler düşmez. Düşmek yön ister; burada yön yoktur, yalnızca kayma vardır. Kayma, varış üretmez; sadece yüzey değiştirir. Yüzey değişince şey değişmiş sanılır; çoğu zaman değişen yalnızca bakışın yeridir.


Zaman, onun içinden değil, çevresinden geçer. Sabah başka bir boşluk bırakır, akşam başka. Boşluklar birbirini tanımaz. Yan yana duranlar, aynı yerde değildir; yalnızca aynı anda duruyordur. 

Biriken şeyler, kalıcı oldukları için değil, dağılamadıkları için birikir. Dağılamayan, biçim alır. Biçim alan, hep öyleymiş gibi görünür. Alışkanlık, hakikatin en sessiz ikamesidir. 

Bazı nesneler atıldıklarında hafifler; bazı düşünceler tutuldukça ağırlaşır. Ama ağırlık her zaman taşınmaz. Bazen bir yer ağırdır. Oraya bırakılan değil, bırakma hareketi yüklenir. Yük, çoğu zaman taşınan değil, vazgeçilen şeydir. 

Görünür olanla kalan arasındaki mesafe dardır. Bazen bir eşyanın kenarıdır, bazen bir cümlenin eksik yeri. Eksik olan, tamamlanandan uzun sürer. Çünkü tamamlanan, kendi kapanışını da beraberinde getirir. 

Bir çöp kovası seçer mi? Seçmek niyet ister. Burada niyet yoktur; yalnızca ardışıklık vardır. Ama ardışıklık da niyet gibi çalışır. Çünkü tekrar, anlamın taklidini üretir; taklit bir süre sonra asıl gibi durur. 

Yer değiştiren şeyler, çoğu zaman yalnızca yer değiştirmez; yeri de beraberinde taşır. Bu yüzden bazı yerler, içlerine giren her şeyi kendilerine benzetir. Benzemek dönüşmek değildir; ama çoğu zaman onun yerine geçer. 

Atılanla bırakılan arasındaki çizgi incedir. Bazen bir şey atılmış gibi görünür ama yalnızca yerinden edilmiştir. Bazen de bir şey yerinde durur ama çoktan terk edilmiştir. Terk etmek, her zaman uzaklaşmak değildir; bazen sadece durmayı bırakmaktır. 

Bir çöp kovası, bu hareketlerin ortasında ne içeridedir ne dışarıda. O, geçişin bekleme hâlidir. Beklemek, bazen kalmaktan uzundur. Çünkü kalmak karar ister; beklemek kendiliğinden olur. 

Şehir bunları bilmez. Bilmesi de gerekmez. Ama bazı nesneler vardır: Bilmeden tanıklık ederler. Tanıklık, hatırlamak değildir. Hatırlamak seçer. Tanıklık, yalnızca silinmez. 

Belki de mesele, neyin atıldığı değildir. Ne de neyin yer değiştirdiği. Belki mesele, yerin kendisinin, fark edilmeden değişmesidir.

15 Şubat 2026 Pazar

İNSAN NEYİ BİRİKTİRİRSE, ONUN ALTINDA KALIR

 Sabahattin TURAN

 

İnsan biriktirir. Bazen farkında olarak, çoğu zaman farkında bile olmadan. “Lazım olur” diye sakladığı bir eşya, “şimdi sırası değil” diye içine attığı bir cümle, “geçer” diye üstünü örttüğü bir kırgınlık… Küçük küçük koyar bir kenara. Sonra bir gün dönüp bakar ki, kenar dediği yer hayatın ortasına taşmış. Nefesi dar, omuzları düşük, içi sebepsiz yere yorgun. 

Garip olan şu: Kimse yük olmak için biriktirmez. İnsan genelde kendini koruduğunu sanır. Hatırasını korur, kalbini korur, emeğini korur, geçmişini korur. Ama bazı şeyler vardır; korundukça ağırlaşır. Bazı şeyler taşındıkça değerli olmaz, sadece insanı eğri yürütür. İnsan bunu uzun süre anlamaz. Çünkü alışır. İnsan, en çok da taşıdığı yüke alışır.


Eşyalarla başlar çoğu zaman. Dolaplar dolar, çekmeceler taşar, ev büyür ama ferahlık artmaz. Sonra fark etmeden iç dünya da dolmaya başlar. Söylenememiş sözler birikir. Yutulmuş öfkeler, ertelenmiş yüzleşmeler, “şimdi karıştırmayayım” denmiş meseleler… Hepsi içerde bir yerde üst üste konur. İnsan dışarıdan sakin görünür, hatta “idare ediyor” sanılır. Ama içerde bir yerde, sessiz bir yorgunluk büyür. 

Hatıralar da öyledir. Bazıları insanı ayakta tutar, evet. Ama bazıları sadece geçmişte kalması gereken ağırlıklardır. İnsan yine de bırakmaz. “Unutursam haksızlık olur” der, “bırakırsam eksilirim” der. Oysa bazı şeyleri bırakmak eksilmek değil, ayakta kalmaktır. Ama bunu insan, genelde çok geç öğrenir. 

Biriktirmek, çoğu zaman boşluk korkusudur. İçinde bir şey eksik hisseden insan, etrafını doldurur. Eşyayla, işle, meşguliyetle, gürültüyle, başarıyla… İç dolmaz ama hayat ağırlaşır. Koşar ama ilerleyemez gibi hisseder. Çünkü yükle yürünür belki, ama yükle hafif yürünmez. 

En zor olan da şudur: İnsan, ne zaman çöktüğünü tam olarak bilmez. “Yoruldum” der, “eskisi gibi değilim” der, “içim sıkılıyor” der… Ama çoğu zaman asıl sebebi söyleyemez: Çok şey biriktirdim ve artık taşıyamıyorum. Bazen bir cümleyle dağılır, bazen küçük bir kırılmayla. O an anlar ki, mesele o anki olay değil; yıllardır sırtında taşıdığı yığındır. 

İnsan kendine şu soruyu sormadıkça rahat edemez: Ben bunlara mı sahibim, yoksa bunlar mı bana sahip? Hayatımı mı taşıyorum, yoksa taşıdıklarımın hayatını mı? Bu sorunun cevabı kolay değildir. Çünkü bazı yükler, insana kimliği gibi gelir. “Bu acı benim”, “bu hatıra benim”, “bu öfke benim” der. Oysa bazen insan, “benim” dediği şeylerin altında ezilir. 

Belki de büyümek, hep eklemek değil; biraz da eksiltmeyi göze almaktır. Bir çekmeceyi boşaltmak gibi. Bir cümleyi nihayet söylemek gibi. Bir hatırayı usulca yerine bırakmak gibi. İnsan hafifleyince her şey düzelmez, ama en azından nefes almaya başlar. 

Çünkü acı da olsa doğru şu: İnsan neyi biriktirirse, sonunda onun altında kalır. Ve bazen kurtuluş, yeni bir şey bulmakta değil; yıllardır taşıdıklarından birkaçını yere bırakabilmektedir. İnsan, belki de ancak o zaman, kendi adımlarıyla yürümeye başlar.

10 Şubat 2026 Salı

İNSAN NEYİ ATARSA, ONU YAŞAMAYA BAŞLAR

 Sabahattin TURAN


Atık, teknik bir mesele değildir; bir tercih rejimidir. Ne üretildiği kadar, neyin değersiz ilan edildiğini gösterir. Bir şehirde atık artıyorsa, mesele yalnızca tüketim değildir; karar alma biçimi eskimiştir. Aynı şey insan için de geçerlidir. Hayatında neyi “yük” sayıp dışarı attığını iyi okuyun; bir süre sonra o yük, yaşama koşulu olarak geri döner.

Günümüz insanı, atığı azaltmaz; görünmez kılar. Yönetmek yerine taşır, ertelemekle çözüm üretmeyi karıştırır. Onarımı mümkün olanı değil, zahmeti olanı eler. Böylece atık, maddeden çok davranış hâline gelir. Sorumluluk atığı, dikkat atığı, süreklilik atığı… Bunlar kayıt altına alınmaz; raporlanmaz. Ama çevreyi en çok kirleten de bunlardır.



Kurumsal dilde “bertaraf” edilen her şey, aslında başka bir alana devredilir. Hayatta da böyledir. Yüzleşilmeyen sorunlar çözülmez; yalnızca farklı bir dosyaya taşınır. O dosya şiştikçe sistem yavaşlar. İnsan, neden yorulduğunu anlayamaz ama sürekli tıkanır. Tıkanıklık, atığın doğal sonucudur.

Atık yönetimi olmayan bir şehirde kriz kaçınılmazdır. Taşkın olur, koku olur, sağlık sorunu olur. İnsan hayatında da sonuç değişmez. Bastırılanlar birikir, ertelenenler sızar, görmezden gelinenler ani bir arızayla kendini gösterir. Bu yüzden sorun “neden oldu?” değil; “neden bu kadar birikti?” sorusudur.

Modern söylem, atığı bireysel sorumluluk gibi sunar ama asıl mesele sistemiktir. Hız ödüllendirilir, süreklilik cezalandırılır. Tüketmek teşvik edilir, onarmak yavaşlık sayılır. Böyle bir düzende insan, kendi hayatında da aynı modeli uygular: İlişkileri harcar, zamanı tüketir, anlamı azaltır. Sonra ortaya çıkan boşluğu “normal” kabul eder.

Çevre politikalarında sıkça söylenen bir cümle vardır: Atık yok olmaz, sadece yer değiştirir. İnsan için de bu geçerlidir. Hayatından çıkardığını sandığı şey, geri dönüşsüz değildir. Ya alışkanlık olarak döner ya da sonuç olarak. İnsan, attığı şeylerin toplam etkisi içinde yaşamaya başlar.

Bu yüzden mesele duyarlılık değil; disiplin meselesidir. Ne ürettiğini, neyi dışladığını ve neyi yönetemediğini bilme meselesi. Atık azaltılmadığında çevre kirlenir; anlam azaltıldığında hayat sertleşir. Ve sonunda insan, kendi ihmalinin içinde “normal” bir yaşam sürdürdüğünü zanneder.

Ama çevre bize şunu öğretir: Kriz aniden çıkmaz. Birikir. İnsan, neyi atık saydıysa, bir gün onunla yaşamak zorunda kalır.


6 Şubat 2026 Cuma

HÂL, UĞRUNA

 Sabahattin TURAN


 

Bazı haller vardır; anlatılmak için değil, emanet edilmek için yaşanır. İnsan onları doğrudan söylemez; söylerse anlamı eksilir. Bu yüzden cümle, sahibinin ağzından çıkmaz da bir başkasının kalbine bırakılır:


واشرح لها عن حالتي، روحي عليلة لأجله

Ona hâlimi anlat; ruhum onun uğruna hasta.



 

Bu cümlede suç yoktur, sitem yoktur. “لأجله” kelimesi, sebep bildirmekten çok istikamet gösterir. Yükün kimden geldiğini değil, nereye taşındığını söyler. Buradaki hastalık bir kırgınlık değildir; bir adanmışlığın bedeni yoran izidir. Ruh, iyileşmekten çok sadakati seçmiştir.

 

Ruhun hastalığı gürültü çıkarmaz. Kendini savunmaz, haklılık aramaz. Sessizdir; ama derindir. İnsan gününü yaşar, işini yapar, kalabalıklar içinde kaybolur. Yine de içerde bir yer vardır ki hep aynı cümlede durur:


روحي عليلة - Ruhum hasta. Bu, geçici bir hâl değildir; bir yolculuğun yan etkisidir. Uzadıkça iyileşmez, derinleşir.

 

“Anlat” denmesi boşuna değildir. İnsan kendi hâlini kendi diliyle taşıyamaz çoğu zaman. Dil, edebin gerisinde kalır. Kalp bilir ama ses yetmez. Bu yüzden hâl, bir tercümana bırakılır. Hâli bilen, sözü incitmeden taşıyacak olana… Bazı hakikatler doğrudan söylenirse küçülür; emanet edilirse yerini bulur.

 

Bu satırlarda “uğruna” kelimesi, acıyı yüceltmez; onu hizaya sokar. Çünkü sevgi, kusur aramaz; kusuru kendinde toplar. Yara başkasından gelmiş gibi görünse de taşınması insanın iradesine bırakılmıştır. İşte sabır, burada başlar: yükü bırakmamakta değil, yönünü kaybetmemekte.


 

Modern zamanlar bu tür cümlelere tahammül edemez. Çözüm istemezler, hız talep etmezler, motive etmezler. Sadece dururlar. Oysa bazı haller ancak durunca anlaşılır. Ruhun hastalığı da böyledir: tedavi edilmez, terbiye edilir. İnsanı dağıtmaz; toplar.

 

Bu yazı yüksek sesli değildir. Bir köşede durur. Gelen geçeni ikna etmek için değil, durmak isteyenin yanına oturmak için yazılmıştır. Çünkü asıl mânâ çoğu zaman kelimelerde değil, kelimelerin arasındaki suskunluktadır. Ve bazen tek bir cümle, uzun açıklamalardan daha sadıktır.


4 Şubat 2026 Çarşamba

SÜREKLİ MEŞGUL, SÜREKLİ GEÇ

 Sabahattin TURAN

 

Garip bir duygu bu. Gün başlıyor ama insan sanki çoktan gecikmiş gibi uyanıyor. Henüz hiçbir şey olmamışken, kaçırılmış bir şey varmış hissi… Adını koymak zor. Saatte, takvimde, ajandada karşılığı yok. Ama içte bir yerde duruyor.

 

Herkesin yaptığı gibi yapıyoruz aslında. Koşuyoruz, yetişiyoruz, cevap veriyoruz. Gün doluyor. Buna rağmen günün sonunda elde kalan şey çoğu zaman bir yorgunluk. Üstelik açıklanması da zor bir yorgunluk bu. “Ne yaptın?” sorusuna cevap verilebiliyor ama “Ne yaşadın?” sorusu boşlukta kalıyor.

 

Sorunun zamanla ilgili olduğu söylenir hep. Vaktimiz yoktur, yetişemeyiz, çağ hızlıdır. Oysa zaman var. Hatta belki de fazla var. Asıl mesele, zamanın içinde yerimizi bulamamak. Gün geçiyor ama insan o günün neresindeydi, pek belli değil.

 

Eskiden düşünmek için durmak gerekirdi. Duran insanın başına bir şey gelmezdi. Şimdi durmak şüpheli. Biraz durduğunuzda, bir şeyleri ihmal ediyormuşsunuz hissi hemen beliriyor. Bu yüzden meşguliyet, sadece bir alışkanlık değil; bir savunma biçimi hâline geliyor. İnsan meşgul oldukça güvende hissediyor. Düşünmeye fırsat kalmadıkça rahatlıyor.

 

Ama bu rahatlık uzun sürmüyor.

 

Zaman parça parça yaşanıyor artık. Bir işin içinden tam çıkamadan diğerine geçiliyor. Bir düşünce tamamlanmadan yeni bir gündem açılıyor. Böyle olunca gün doluyor ama anlar yarım kalıyor. Yarım kalan her an, insanda hafif bir eksiklik bırakıyor. O eksiklik gün boyu taşınıyor.

 

Koşu hâli bir yere varmak için değil sanki. Daha çok geri kalmamak için. Ama neyin gerisinde kalmamak? Bu da pek net değil. Herkes bir şeye yetişiyor, ama kimse vardığı yerde durup “buradayım” demiyor. Durmak, neredeyse ayıp.

 

Zamanla bu gecikme hissi normalleşiyor. İnsan artık “geç kaldım” demiyor; öyle hissediyor sadece. Sebebini aramıyor. Çünkü sebep aramak bile vakit istiyor. Yetişme refleksi düşüncenin önüne geçiyor.

 

Belki de mesele şurada düğümleniyor:

İnsan her şeyden biraz erken çıkıyor.

Bir sohbetten erken, bir cümleden erken, bir düşünceden erken…

Hiçbir şeyin içinde yeterince kalamayınca, geriye adı konmamış bir eksiklik kalıyor. O eksiklik de günün sonunda “bir şeye geç kaldım” hissine dönüşüyor.

 

Oysa çoğu zaman geç kalınan bir yer yok. Kaçırılmış somut bir an da yok. Daha çok, olunması gereken hâle varılamamış oluyor.

 

Belki de modern insan geç kalmış değildir. Sadece, sürekli hareket hâlinde olduğu için yerini fark edemiyordur.

 

Belki de bu çağda en zor olan şey şudur: Bir şeye yetişmek değil, orada kalabilmek.


KAVRAM

TEMEL BELİRTİ

PSİKOLOJİK DURUM

ZAMAN ALGISI

DAVRANIŞ MODELİ

ÇÖZÜM ÖNERİSİ

Modern Meşguliyet

Sabah uyanınca bir şeylere gecikmiş hissetmek

Açıklanamayan yorgunluk ve içsel boşluk

Zamanın parça parça yaşanması ve anların yarım kalması

Sürekli bir yerlere yetişme ve geri kalmama çabası

Bir şeye yetişmek yerine o anın içinde kalabilmek

Durma Korkusu

Bir şeyleri ihmal ediyormuş gibi hissetmek

Düşünmekten kaçma ve durmanın şüpheli görülmesi

Duran insanın başına bir şey geleceği korkusu

Meşguliyeti bir savunma biçimi olarak kullanmak

Düşünmeye ve durmaya alan açmak

Adı Konmamış Eksiklik

Hiçbir şeyin içinde yeterince kalamamak

Hafif bir eksiklik ve tamlık hissinin yokluğu

Sürekli hareket halinde olduğu için yerini fark edememek

Sohbetlerden, cümlelerden ve düşüncelerden erkenden çıkmak

Olunması gereken hale varmaya odaklanmak



1 Şubat 2026 Pazar

EŞİK TAŞLARI ÜZERİNE NOTLAR

Sabahattin TURAN

Bazı mekânlarda ses çoktur ama ayak izi yoktur. Duvarlar konuşur, zemin susar. Orada insanlar birbirini duyar fakat birbirine değmez; söz dolaşır, iş yerinde sayar. Şikâyetin buharı yükselir, fakat buharın yoğunlaşıp damla olacağı bir yüzey bulunamaz. Çünkü yüzey olmak, ıslanmayı kabul etmektir.

Bu tür mekânlarda cümleler hep yarım kalır. Başlar vardır, sonlar yoktur. Fiiller dolaşır ama fail evde değildir. Zaman suçlanır, hava suçlanır, “şartlar” suçlanır. Böylece herkes masumdur; masumiyet çoğaldıkça sonuçlar yetim kalır. Yetim sonuçlar ise büyümez; sadece çoğalır.



Kalabalık, burada bir koruma kalkanı gibi çalışır. İnsan, kalabalığın içinde kendi ağırlığını bırakır; hafifler. Hafifleyen şey sorumluluk değildir—o zaten bırakılmıştır—hafifleyen vicdandır. Vicdan hafifleyince, eleştiri bir hakka dönüşür. Hak, bedel istemez. Bedel istemeyen hak, talep etmeyi sever. Talep edilen her şey, talep edenin dışındadır. Böylece daire tamamlanır.

Dilin seçimi bu daireyi kusursuzlaştırır. Edilgenlik, bir tür nezaket sayılır. “Oldu” denir; “kim yaptı” sorusu kabalık kabul edilir. Sorular ayıp, cevaplar lüzumsuzdur. Lüzumsuzluk çoğaldıkça düzen yerleşir.

Bu noktada çözümün adı anılmaz; çünkü adı anılan şey, görünür olur. Görünür olan, çağırır. Çağrılan, yük bindirir. Oysa yükten kaçınmak için daha ince yollar vardır.

1.      Eşiklerin belirginleştirilmesi. Her sözün önüne küçük bir taş konur. Taş, “buradan geçiyorsan ıslanırsın” der. Islanmak istemeyen geri döner; geçenin ayakkabısı iz bırakır. İz, kimin geçtiğini söylemez; ama birinin geçtiğini inkâr edilemez kılar. Bu yeterlidir.

2.      Zamanın daraltılması. Geniş zamanlar, sorumluluğu saklar. “Bir ara”, “yakında”, “sonra” kelimeleri genişliğin örtüsüdür. Örtü kaldırıldığında, kısa bir pencere kalır. Pencere kapanmadan yapılan şey, yapılmıştır; yapılmayan, adını alır. İsimlendirmek, yükün yarısıdır.

3.      Bedelin sessizce eklenmesi. Bedel yüksek sesle ilan edilmez; satır arasıdır. Eleştiri, yanında küçük bir zahmetle gelir. Zahmet görünmez ama hissedilir. Hisseden, ölçer. Ölçen, tekrar düşünür. Gürültü azalır.

4.      Kayıt tutulması. Kayıt, övünmek için değil; unutmayı zorlaştırmak için vardır. Unutmak kolaydır; hatırlamak emek ister. Emek, seçici davranır. Seçicilik, sözün sayısını azaltır; ağırlığını artırır.

Sonunda bir şey olur: Şikâyet hâlâ vardır ama eskisi kadar rahat değildir. Çünkü her şikâyet, küçük bir eşiği geçmek zorundadır. Eşikler çoğaldıkça, ayak sesleri azalır; ama kalanlar yürür. Yürüyenler konuşmaz demek değildir—yalnızca konuşmadan önce ayakkabılarına bakarlar.

Ve belki de mesele tam olarak budur: Ayakkabıya bakmayı alışkanlık hâline getiren bir düzen. Orada kimse “sorumlu” olduğunu ilan etmez; ilan edenler genellikle geç kalmıştır. Sorumluluk, ilanla değil; izlerle anlaşılır. İz varsa, bir yol vardır. Yol varsa, çözüm ismen değil, fiilen mevcuttur.


BUGÜN BAYRAM-BARIŞ MANÇO

  Sabahattin TURAN Sen gittin gideli İçimde öyle bir sızı var ki Yalnız sen anlarsın Sen şimdi uzakta Cennette meleklerle Bizi...