30 Mayıs 2025 Cuma

KENDİNİ BİR YERE KOYMAK VE ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN KAYNAĞI

 Sabahattin TURAN 

İnsanın kendini bir yere koyması, sıradan bir varoluşsal tavır gibi görünse de İslam felsefesi ve kelâmında bu tutum, benliğin mutlaklaşması ve dolayısıyla hakikatle arasına giren perde olarak okunur. İmam Gazâlî’nin “Tehâfütü’l-Felâsife” (Felsefecilerin Tutarsızlığı) eserinde belirttiği üzere, hakikat ancak nefsin ilahi rızaya teslimiyetiyle erişilir. Kendini bir yere koymak, Gazâlî’ye göre nefsin bencillik ve gururla öne çıkmasıdır; bu da kalbin en temel hastalığıdır. Nitekim Gazâlî, benliğin sultasını kaldırmadıkça ilim ve marifetin çözümsüz kalacağını söyler. Çünkü nefs, “ben buradayım” dediği an, ilim bir yere sabitlenmiş, dinamik ve esnek olma gücünü yitirmiştir. 

Bu mesele, İbn Arabî’nin “Vahdet-i Vücud” anlayışıyla yeni bir boyut kazanır. O’na göre, gerçek varlık ancak Allah’tır ve tüm mahlûkat, O’nun yansımasıdır. İnsan kendini bir yere koyduğunda, bu yansımanın sabit ve ayrık bir parçası olduğunu düşünür. Oysa İbn Arabî, insanın varlığının hakikatte sürekli akan bir deniz olduğunu vurgular; durağanlaşmak, yani kendini yerleştirmek, varlığın özüne yabancılaşmaktır. Çözümsüzlük burada, insanın varlıkla olan süreksiz bağının kopmasıdır; kendini sabitlemek, mutlak olanın akışını reddetmektir.



Fahreddin Râzî ise bu düşünceleri kelâmî usul ile yoğurarak, akıl ve nakil arasında hassas bir denge kurar. Ona göre, insanın yerini bilmesi ancak Allah’a mutlak teslimiyetle mümkündür; zira insan ne mutlak akıl ne de mutlak varlık değildir. Kendini bir yere koymak, aklın sınırlarını aşmak anlamına gelir ve böylece fikirler sertleşir, çözüm olanakları kapanır. Râzî, tevhidin ‘tevhîd-i rubûbiyet’ boyutuna dikkat çekerek, insanın kendini merkeze koymasının, Allah’ın rubûbiyetini inkâr etmekle eş anlamlı olduğunu belirtir. Oysa gerçek çözüm, insanın kendi konumunu sorgulayıp mutlak sahibin iradesi önünde tevazu göstermesinde gizlidir. 

Bu üç düşünürün ışığında; “bir insan kendini bir yere koyarsa sorun çözümsüz hale gelir mi?” sorusu, benliğin ve varlığın sabitlenmesi, mutlaklaşma arzusuyla hakikatten kopuş olarak anlaşılır. Sorun, dışsal değil, içseldir; insanın kendini merkeze koyması, varlığın dinamizmini ve hakikatin çoklu katmanlarını inkâr etmesidir. Bu durum, çözümün önündeki en büyük engeldir çünkü hakikat, sabit bir yerde değil, sürekli bir hareket ve teslimiyet halinde ortaya çıkar. 

Sonuç olarak çözüm; benliğin kendine ait sınırlarını bilmesi, aklın Allah’a bağlılığını kavraması ve varlığın akışkan doğasını idrak etmesinde yatar. Kendini bir yere koymak, varlıkla ve ilahi hakikatle bağların kopmasıdır; bu yüzden sorunların çözümsüzlüğü kaçınılmazdır. Hakikate erişmek, yersizlikte barışmayı, kendini aşmayı ve tevhit ufkuna yönelmeyi gerektirir.



28 Mayıs 2025 Çarşamba

VEFAYA VEFAYLA CEVAP VERİLİR

 Sadakatin Unutulan Ahlâkı Üzerine Bir Düşünce Yazısı

 

Sabahattin TURAN

 


Hayat dediğimiz şey, büyük anlardan çok küçük izlerden oluşur. Bir tebessüm, bir dokunuş, bir zamanlar verilen bir söz… Ve bazen de tam unutulacakken hatırlanan bir dostluk. İşte tam da bu nedenle, “vefaya vefayla cevap verilir” cümlesi beni hep derinden etkiler. Çünkü vefa, günümüzde kaybolmaya yüz tutmuş değerlerin en sessiz ama en güçlü olanıdır. 

Vefa dediğimiz şey aslında bir tür içsel hafıza, bir sadakat biçimi. Ama sadece bir kişiye değil; bir zamana, bir hatıraya, bir iyiliğe sadakat. Artık çoğumuz “güncel”in peşinden koşarken, geçmişte bize el uzatanları hatırlamak şöyle dursun, onlardan rahatsızlık bile duyar hale geldik. Oysa bir dostluğun kıymeti, ihtiyacımız olduğunda değil; ihtiyaç hissetmediğimizde de hatırlayabilmemizdedir. 



Bugünün dünyasında vefa göstermek, neredeyse zamanın ruhuna karşı gelmek gibi. Ama tam da bu yüzden kıymetli. Çünkü değerler, azaldıkça daha çok parlamaya başlar. Tıpkı gece karanlığında parlayan tek bir yıldız gibi. Vefaya vefayla cevap vermek de işte böyle bir yıldızdır. Işığı az, ama yönü bellidir. 

Unutmamak; işte tüm mesele bu. İnsanı insan yapan şey sadece ne bildiği değil, neyi unutmamayı seçtiğidir. Vefasızlık, bilginin değil, hafızanın ve kalbin eksikliğidir. 

Ve belki de bu yüzden hâlâ bir dostun halini soruyorsak, hâlâ eski bir iyiliği unutmadıysak, hâlâ bir ismi sevgiyle anabiliyorsak — bu çağda hâlâ insan kalabilmişiz demektir. 

Çünkü vefaya en güzel cevap, yine vefadır.

DIRAL DEDE’NİN DÜDÜĞÜ MASALININ İÇİNDEN YÜKSELEN VİCDANIN SESİ

 Barış MANÇO’nun Efsanevi Fablında Ahlak, Otorite ve Anlam Arayışı Üzerine Bir Deneme 

Sabahattin TURAN


 

Her çocuk masalı, gizli bir felsefî metindir aslında. Her fıkra, karanlık bir dehlizde parlayan adalet kıvılcımıdır. Barış MANÇO’nun “Dral Dede’nin Düdüğü” adlı şarkısı ise yalnızca bir çocuk şarkısı değil, modern toplumun ahlaki bunalımına dair metaforik bir yankıdır. Bu şarkı, masal diliyle anlatılan bir uyarıdır; düdükle temsil edilen ses, yalnızca bir ihtiyarın uyarı aracı değil, toplumun bastırılmış vicdanının acı bir çığlığıdır.

 Masalın Yapısı: Birey, Toplum ve Ahlaki Denetim

“Dral Dede” figürü, masalsı karakter olmasının ötesinde, geleneksel bilgeliğin cisimleşmiş halidir. Yaşlı, sakallı, sıradışı özelliklere sahip ve yalnız yaşayan bir figür olarak karşımıza çıkan bu karakter, modern dünyanın kaybettiği “ortak akıl” ve “ortak değer” anlayışını temsil eder. O, Tanpınar’ın saatleri ayarlayan adamı gibi bir düzenleyicidir; ama teknolojik saatleri değil, ahlaki saatleri ayarlayan bir zaman ustasıdır.

Dral Dede’nin çocuklara dağıttığı düdük, bu bağlamda basit bir oyuncak değil; adaletin, sorumluluğun ve vicdani muhasebenin sembolüdür. Bu düdüğü öttürmek, sadece bir davranış bildirisi değil, kişinin kendi iç sesiyle yüzleşmesidir. Düdük, sadece bir uyarı değil, aynı zamanda “gördüğünü söyleme”nin değil, “doğruyu haykırma”nın aracıdır. Toplumsal yapının giderek bireyselleştiği, susmanın erdem sayıldığı bir çağda, Dral Dede'nin düdüğü bir direniş sesidir.


Çocuk ve Denetim: Ahlaki Otonomi Meselesi

Barış MANÇO’nun metni, çocuklara dışsal bir otoritenin (Dral Dede’nin) verdiği ahlaki bir yetkiyi işlerken, aynı zamanda o yetkinin içselleşmesini de talep eder. Şarkının ilerleyen dizelerinde çocukların düdüğü nasıl kullandıkları, aslında onların toplumsal rolleri ve ahlaki gelişimleriyle doğrudan ilişkilidir. Kimi çocuğun düdüğü çıkarıp dürüstçe öttürmesi, kimi çocuğun onu saklaması ya da unutması, modern insanın vicdanla olan mesafesini gözler önüne serer.

Bu noktada düdük, Freud’un “üstbenlik” (superego) kavramını çağrıştırır. Superego, bireyin içselleştirdiği otoritedir. Dral Dede’nin düdüğü de benzer biçimde, içselleştirilen ahlaki denetimi temsil eder. Bu nedenle çocukların düdüğü çalmadaki tutumları, yalnızca Dral Dede'ye değil, kendi içsel yargıçlarına da verdikleri bir cevaptır.

Masalın Altmetni: Otorite Krizi ve Modern Anomi

“Dral Dede’nin Düdüğü”, 1980’li yılların Türkiye’sinde yazılmış olmasına rağmen, evrensel ve zamansız bir tema taşır: Otoritenin çözülmesi ve değerlerin buharlaşması. Michel Foucault’nun “iktidarın mikro düzeyde işleyişi”ne dair analizleriyle örtüşen bir biçimde, bu şarkı da merkezi olmayan bir denetim önerir: Her birey kendi düdüğünü taşımalı, ama onun ne zaman ve nasıl öttürüleceğine kendi karar vermelidir.

Bu bağlamda Dral Dede'nin dağıttığı düdükler, bir tür “ahlak nesnesi” olarak dolaşımdadır. Bu nesne, yalnızca bireyi değil, toplumu da şekillendiren bir kültürel sermayeye dönüşür. Düdüğün bireysel elde bulunması, otoritenin bireysel düzeyde içselleştirilmesini; ama onun doğru zamanda kullanılması, toplumsal düzenin korunmasını ifade eder.

Barış MANÇO’nun Epistemolojisi: Müzikte Felsefe Arayışı

Barış MANÇO’nun “Dral Dede’nin Düdüğü”nde yaptığı şey, masal aracılığıyla modern etik sorunları tartışmaktır. O, müziği yalnızca estetik bir alan olarak değil, aynı zamanda pedagojik ve felsefi bir mecra olarak kullanır. Anlatımda kullanılan sade ve ritmik dil, aslında son derece karmaşık ve derinlikli kavramları çocukların dünyasına uygun bir biçimde kodlar: Sorumluluk, dürüstlük, cesaret ve hesap verebilirlik…

Barış MANÇO burada yalnızca bir sanatçı değil, bir ethos mimarıdır. O, melodik yapı üzerinden bir değerler sistemi inşa eder. Her çocuk, bu şarkıyla birlikte, bir düdük taşır aslında. Ve her yetişkin, o düdüğün sorumluluğunu unutarak büyümüş bir çocuktur belki de…

Sonuç: Düdüğü Kim Üfler?

Dral Dede’nin masalı, sonu gelmeyen bir soru bırakır ardında: Düdüğü kim üfler? Ya da daha derin biçimiyle sorarsak: Kim ne zaman ve nasıl konuşur? Toplumun hangi noktasında birey, susmaktan çok konuşmanın doğru olduğunu hisseder? Ve o an geldiğinde, hâlâ elinde bir düdük var mıdır?

Barış MANÇO bu masalıyla, yalnızca çocuklara değil, vicdanını yitirmiş yetişkinlere de seslenir. Dral Dede’nin düdüğü, her sabah aynaya baktığımızda duyduğumuz ama çoğunlukla bastırdığımız iç sesin ta kendisidir.

 

Barış MANÇO’ya rahmetle…
Dral Dede’ye selamla…
Düdüğü unutanlara ise bir hatırlatma niyetiyle…

25 Mayıs 2025 Pazar

ÇÖPE GİDEN HAYATLAR, KEFENE SARILAN EŞYALAR (GASSAL BİR GERİ DÖNÜŞÜMCÜ MÜDÜR?)

 Bir deneme yazısı

Sabahattin TURAN



İnsan hayatının son durağında sessizce belirir gassal. Ne bir alkışla karşılanır ne de bir törenle uğurlanır. Onun varlığı, hayatın görünmeyen yüzüne ait, suskun bir bilgeliği temsil eder. Elinde su, yüreğinde dua, aklında ise son temizlik... Öyle bir temizlik ki; bedenin dünyevi izlerinden arınması, kalanın hakikatle yüzleşmeye hazırlanmasıdır.

Peki bir gassal ne yapar?

Aslında sadece yıkamaz; arınmaya eşlik eder, yükleri hafifletir. Toprağa kavuşacak bedenin dünyadan son ayrılığını zarafetle sağlar. Sessizdir, ama konuşur. Suyu dökerken zamanın tortularını da akıtır. Kefeni sararken kimliğin, servetin, rütbenin o ince bezin altında ne kadar hükümsüz olduğunu fısıldar.

Düşünürüm bazen…

Bir geri dönüşümcü de bir tür gassal değil midir?

Elinde eldiven, gözünde koruyucu gözlükle yürür o da kirli, atılmış, dışlanmış şeylerin arasında. Kimsenin artık bakmak istemediği, yok saydığı, "atık" dediği şeylere yönelir. Onları ayırır, temizler, sınıflandırır. Geri döndürülebilecek olanla, artık geri dönüşü olmayanı birbirinden ayırır. Tıpkı gassalın, kefene saracağı bedeni ayırdığı gibi.



Birinin karşısında bir hayat sessizce son bulmuş, diğerinin karşısında ise bir tüketim çağı sona ermiştir.

Gassal bedenle ilgilenir, geri dönüşümcü maddenin ruhuyla.

Biri ölenin izini siler, diğeri tüketilenin değerini arar.

İkisi de sonla uğraşır, ama işlevleri yeniden başlatmaktır.

Biri ahirete, biri dünyaya dair bir umut taşır.

 

Belki de bu yüzden ikisini birbirine benzetiyorum.

İnsan öldüğünde gassala, eşya tükendiğinde geri dönüşümcüye teslim edilir.

İkisi de görünmeyen bir etik duruşu temsil eder:

"Hiçbir şey, hiçbir kimse, layıkıyla uğurlanmadan bırakılmamalı."

 

Biz hayattayken ne çok şey atıyoruz;

Kelimeler, eşyalar, insanlar...

Gassal bize bedenin,

Geri dönüşümcü ise dünyanın emanet olduğunu hatırlatır.

 

Biri toprağa hazırlar,

Diğeri toprağı korur.

 

Belki bu yüzden;

Gassal bir geri dönüşümcü değildir, ama her geri dönüşümcü biraz gassaldır.

İkisi de bir veda işçisidir.

İkisi de değerli olanı çürümekten kurtarır.

23 Mayıs 2025 Cuma

KALABALIKLARIN ORTASINDA KALPSİZLEŞEN DÜNYA: GÖNÜLLER NEDEN SEVGİ ARIYOR?

 “Sevgi bir ihtiyaç değilmiş gibi yaşıyoruz, ama her kırılganlığımızın ardında o eksik parça var.”

Sabahattin TURAN


Zamanın hızlandığı, dikkatimizin parçalandığı ve ilişkilerin ekranlara sıkıştığı bir çağdayız. Her gün yüzlerce yüz görüyoruz ama neredeyse kimseye “gerçekten” bakmıyoruz. Dokunuyoruz ama hissetmiyoruz. Yazıyoruz ama duygumuzu ifade etmiyoruz. Ve en çok da… sevilmediğimizi hissediyoruz.

Evet, teknoloji gelişti, şehirler büyüdü, imkanlar çoğaldı. Ama garip bir eksiklik var havada: sevgi eksikliği. Belki farkında değiliz ama kalplerimiz gün geçtikçe kuruyor. Gönüller, çölleşen bir iç iklimde yağmur bekliyor.

Peki, Ne Oldu da Sevgi Bu Kadar Azaldı?

Bunu sadece kişisel bir mesele sanmayın. Bu, aslında çağın ruhuyla ilgili bir kriz. Eskiden bir insanın yüzüne bakmak, ona zaman ayırmak bir sevgiydi. Şimdi her şey “anlık” oldu: anlık mesaj, anlık görüntü, anlık bağ. Ama sevgi anlık yaşanamaz; sevgi, beklemeyi ve derinleşmeyi ister.



Felsefecilerden Platon, sevginin aslında bir “arayış” olduğunu söyler. İnsan eksik olanı sever. Çünkü sevgi, kendinde olmayanı tamamlamak ister. O yüzden gönüller hep arar. Daha çok ilgi, daha çok anlayış, daha fazla “seninleyim” hissi... Çünkü yeryüzündeki en derin açlık, kalbe dokunamamaktır.

Dinin Gözüyle: Sevgi Bir Lüks Değil, Temel Besindir

Kur'an'da geçen “Rahman” ve “Rahim” isimleri, Allah’ın sevgisinin kapsayıcı boyutlarını anlatır. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ise bu sevgiyi yaşanabilir hale getirmiştir. O'nun sevgisi sadece insanlara değil; susayan hayvana, ağlayan çocuğa, mahzun bir ağaca bile uzanmıştır. Çünkü hakiki sevgi, sadece romantik bir his değil, ahlaki bir eylemdir.

İslam’a göre sevgi, ibadetin bile öncesinde bir niyet meselesidir. Sevgiyle kılınmayan bir namaz, kalpsiz bir beden gibidir. Yani sevgisiz hiçbir şey tam değildir.

Peki Biz Ne Yapabiliriz?

  • Dinlemeyi yeniden öğrenmeliyiz. Karşımızdakinin ne dediğini değil ne hissettiğini duymalıyız.
  • “Nasılsın?” sorusunu samimi sormalıyız. Gerçekten merak ettiğimiz için.
  • Kalbimize vakit ayırmalıyız. Meditasyon, dua, yalnızlık, doğa yürüyüşleri… Ne iyi geliyorsa.
  • Ve belki en önemlisi: Sevgi, gösterilmedikçe var sayılmaz. Sevdiklerimize sevgimizi dile getirmekten çekinmemeliyiz.

Bir Kalp Hatırlatması

Belki bu yazıyı okurken sen de içinden "evet ya, ben de sevgi arıyorum" dedin. Bil ki yalnız değilsin. Biz bu çağda, kalplerimiz incinmiş ama hâlâ umutla doluyuz. Çünkü insan ne kadar kırılmış olursa olsun, sevgiyi görünce tekrar filizlenir.

Unutma; bazen bir gülümseme, bir içten mesaj, bir dost selamı bile birinin gününü değil, yaşamını değiştirir.

22 Mayıs 2025 Perşembe

TEVECCÜHÜN YANKISI

 

Sabahattin TURAN



İnsan bakar. Sonra gördüğüyle bağ kurar. Sonra o bağın içinde büyür ya da küçülür. Teveccüh, işte bu bağ kurmanın zarif hâlidir. Yönelme, ilgi, dikkat, değer verme... Hepsi teveccühün ince kıvrımlarında gizlidir. Fakat şu soruyla sarsılırız bazen: Teveccüh teveccüh mü doğurur?

Bu soru yalnızca bir davranış biçiminin karşılığını aramaz. Aynı zamanda insan doğasına, sosyal ilişkilerin matematiğine ve kalbin kimyasına dair ipuçları sunar. Çünkü teveccüh, öylece verilen değil, çoğu zaman karşılıklı akan bir enerjidir. Birine içtenlikle yöneldiğinizde, sizdeki o içtenlik bir yankı bulur. Yöneldiğiniz de size yönelir mi? Evet, çoğunlukla. Ama her zaman değil. İşte bu “her zaman değil” hâli, teveccühün doğallığını ve riskini ortaya koyar.



İnsan, yöneldiği yerin dönütünü bekler. Sevgi verirken sevgiyi umar, saygı sunarken saygıyı bekler. Ama teveccüh yalnızca bu beklenti üzerinden mi anlam bulur? Belki de teveccühün en kıymetli hâli, karşılık beklemeksizin olanıdır. Fakat o zaman dahi, içten içe bir yankı hayali taşırız. Çünkü insan tek başına yankısız bir mağarada yaşamak istemez. İnsan dediğin biraz da “karşılık”tır.

Şöyle de sorulabilir: Teveccüh göstermediğimiz için mi insanlar bizden uzaklaşıyor? Yoksa bizden uzaklaştıkları için mi teveccühümüz sönüyor? Belki de bu bir döngü. Teveccüh gösterdikçe teveccüh doğuruyor, azalttıkça azalıyor. İnsan kalbinin matematiği, tıpkı bir aynalar galerisi gibi, karşılıklı yansımalarda büyüyor. Fakat unutulmamalı: İlk ışığı kim yakacaksa, teveccühü de önce o göstermeli.

Ve bazen teveccüh bir niyet, bazen bir dua, bazen bir ısrar olur. Bazen de suskun bir bekleyiş. Ama en çok da bir insanlık çağrısıdır: “Sana yöneliyorum. Sen de bana yönelir misin?”

20 Mayıs 2025 Salı

KUM SAATİ BİZE NE ANLATIYOR? SİSTEMLERİN YORULMA ANI

 

Sabahattin TURAN



Her sistem, başta düzen vaad eder: Belirli girdilere karşılık belirli çıktılar, ölçülebilir performans, tekrarlanabilir sonuçlar. Ancak hiçbir sistem sonsuz değildir. Zamanla yorulur, işlerliği azalır, tepki süresi uzar, iç tutarlılığı zayıflar. Ve bir gün, hiç beklenmeyen anda bir şey olur… Son kum tanesi düşer.

Bu, aniden patlayan bir hata mesajı, beklenmedik bir çökme, görünmeyen bir aksaklığın sistemin tamamına yayılmasıdır. Dışarıdan bakıldığında sürpriz gibi görünür ama içeriden bakanlar, o yorgun düşen kum tanelerinin yıllardır usul usul düştüğünü bilirler.

Son kum tanesinin düşmesi an meselesi” sözünü, bir tehdit değil, bir farkındalık sinyali olarak düşünmeliyiz. Kum saatini izlemek sadece zaman takibi değildir; bir yapının ne zaman son sınıra dayandığını ne zaman kendi ağırlığı altında çatlamaya başladığını anlamaktır.


Örneğin bir dijital sistem düşünelim. Her gün milyarlarca veriyle çalışan bir algoritma. Başlangıçta mükemmel işler. Ancak zamanla veri artar, kullanıcı davranışları değişir, güvenlik riskleri çoğalır. Sistem güncellenmezse; kod, kendi içinde tutarsızlaşır. Donanım eskir, yazılım çağa uymaz. O son tanenin düşüşü, belki tek bir hatalı işlemle olur; ama aslında yıllardır süregelen birikimin sonucudur.

Ekolojik sistemlerde de benzer bir işleyiş vardır. Toprak, hava, su, canlılar... Bunlar birer birim gibi görünse de aslında iç içe geçmiş bir organizmadır. Bu sistemin “kum taneleri” ise mikro ölçekteki ihlallerdir: boşa akıtılan bir litre su, atılan bir plastik parçası, toprağın bir milimetresinin verim kaybı… Her biri minik ama etkili. Ve bir gün, son kum tanesi düşer. Artık sistem, kendini yenileyemez.

Bilgi sistemleri de buna dahildir. Bir kurumun bilgi havuzu, bir okulun müfredatı, bir toplumun ortak belleği… Bunlar da kendi kum saatine sahiptir. Eğer bilgi güncellenmez, erişim demokratikleşmez, paylaşım kanalları tıkanırsa sistem yavaşlar. Donar. Ve sonra bir gün, o bilgi artık kimseye hizmet edemez hâle gelir.

Sistemlerin ortak kaderi şudur: Hiçbiri sonsuz değil. Ama birçoğu, yenilenmediği için erken tükeniyor.

Asıl mesele şu: O son kum tanesini bir bitiş olarak mı, yoksa bir uyarı olarak mı görmeyi seçeceğiz? Çünkü bazı saatler tersine çevrilebilir. Ama bunun için önce kumun aktığını fark etmek gerekir. Düşene kadar değil, dönüşene kadar bakmayı öğrenmeliyiz.

Belki de artık mesele zaman değil, zamanın içinde değişip değişmeyeceğimizdir. Ve evet, son kum tanesi hâlâ havadaysa, hâlâ bir şansımız var. Ama unutmayalım: Bu sadece an meselesi.

19 Mayıs 2025 Pazartesi

İSAR: BENLİĞİN GERİ ÇEKİLİŞİYLE AÇILAN İNSANLIK

 

Sabahattin TURAN


İsar… Sözlük anlamıyla, başkasını kendine tercih etmek. Ne var ki bu tanım, bu erdemin ruhunu kavramaya yetmez. Zira isar, yalnızca vermek değil; kendi yoksunluğun içinde bile başkasına alan açabilmektir. Bu, sıradan bir iyilik değil, benliğin sessizce geri çekilişiyle doğan bir inceliktir.

Modern çağda isar, unutulmuş bir incelik gibidir. Bireyin merkeze oturduğu, “ben”in kutsandığı bir zamanda yaşıyoruz. Herkes kendi konfor alanının mimarı, sınırlarının bekçisi. Böyle bir zeminde isar, neredeyse bir içsel devrimdir. Çünkü bu çağ, paylaşmanın ötesinde, kendinden bir parçayı sunmayı anlamakta zorlanıyor.

Psikoloji bize, insanın doğası gereği önce kendini korumaya eğilimli olduğunu söyler. Ancak tam da bu eğilime karşı gelen bir dirençtir isar. Jung’un “gölge” dediği karanlık benlikle yüzleşmiş, onu eğitmiş bir bilincin göstergesidir. Başkasını öncelemek, ancak kendi iç dünyasında bir denge kurabilmiş ruhların harcıdır. Ve ilginçtir ki, modern araştırmalar da bu tarz özgeci davranışların, bireyin anlam ve aidiyet duygusunu güçlendirdiğini gösteriyor.

Kur’an’da isar, sadece ahlaki bir tavsiye değil, imanın göstergesi olarak sunulur. Haşr Suresi 9. ayet, Ensar’ın Muhacirlere olan cömertliğini örnek verir: “Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, onları kendilerine tercih ederler.” Bu tercih, yalnızca yardım değil; bir ruhi seviye meselesidir. Peygamberimiz ’in hayatı da bu ruh hâlinin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Açlık anında bile paylaşmayı bilen, ganimetten çok ümmetini düşünen bir gönül…

İsar, tarih boyunca yalnızca bireysel bir erdem olarak kalmamış, toplumların harcına da karılmıştır. Medine’deki hicret örneği, Osmanlı’daki vakıf sistemi, sadaka taşları ve isimsiz iyilikler… Hepsi isarın kurumsal yansımalarıdır. İnsan onurunu koruyan, gösterişsiz, sessiz bir iyilik biçimi.

Bugün, dünyayı saran yalnızlık, güvensizlik ve anlam kaybı içinde isar, yeniden hatırlanmayı bekleyen bir şifadır. Vermekle değil; kendini geri çekmekle başlar. Görünmeden vermek, karşılık beklemeden paylaşmak… İşte bu, yalnızca başkasını yaşatmaz; insanı da içten içe yeniden inşa eder.

Belki de gerçek devrim, kimsenin görmediği bir anda, son lokmasını başkasına uzatan bir yüreğin kıyısında başlar. Ve bu sessiz kıyı, insanın en hakiki vatanıdır.

14 Mayıs 2025 Çarşamba

CAHİL ADAM VE TUTKUNUN HİYERARŞİK İLİŞKİSİ

 

Sabahattin TURAN


Cehalet, tutkunun en derin esaretidir; insan ne kadar bağlanırsa, o kadar kaybolur.

Cehalet, bilgiden mahrumiyetin ötesinde, bir varlık ve bilinç meselesi olarak ortaya çıkar; bu, insanın ontolojik eksikliğinin bir yansımasıdır. Bir insan, cehaletini fark ettiği anda, aynı zamanda içsel bir boşluk duygusu ile karşı karşıya gelir. Bu boşluk, onun varlık alanını daraltan bir kısıtlamadır ve bu daralmanın karşısında duyduğu huzursuzluk, bir tür tutku arayışına dönüşür. Cahil olan, sadece bilmemekle kalmaz; bilmediğinin farkında olmamak da onu daha büyük bir arayışa sevk eder.



İronik bir biçimde, tutku, cehaletin kendini aşma arzusunun ifadesidir; ancak bu aşma, aslında daha derin bir tutsaklığa dönüşür. Cehalet, çoğu zaman bir illüzyon üretir; insanın kendini mutlak bir doğruya bağlama çabası, düşünsel bir özgürlükten çok, bir düşünsel hapsi işaret eder. Çünkü tutkunun doğası gereği, insanın bağlandığı nesne, bir tür bağımlılık ilişkisi yaratır. Bu bağlanma, bireyi kendisinden öte bir şeye yönlendirirken, aslında onu kendi içsel karanlıklarına, bilinç dışı arzularına hapseder.

Bu bağlanmanın entelektüel bir çerçevede okunması, insanın varlık mücadelesindeki iki katmanlı bir dilemi ortaya koyar: biri, arzunun her şeyin ötesine geçmesi gerektiği
inancı; diğeri ise, bu arzunun ontolojik temelden yoksun bir biçimde şekillenmesidir. Cehalet, her şeyin nihai bir anlam taşıması gerektiği düşüncesine dayanır; oysa bu düşünce, yalnızca ontolojik olarak eksik bir varlığın kendisini doğrulama çabasını gösterir. Bu noktada, insan, tutkusunun yöneldiği objeye adanır; ancak hiçbir zaman onun gerçekliğini, doğruluğunu veya evrenselliğini sorgulama lüksüne sahip değildir. Çünkü bu sorgulama, cehaletini ortaya çıkaracak ve kendisini bir ontolojik açmazla karşı karşıya bırakacaktır.

Cehaletin tutku ile birleşen bu izafi ilişkisi, çoğu zaman bir kimlik oluşturma çabası olarak da tezahür eder. Ancak bu kimlik, son tahlilde, bir yarım kimliktir. Kendisini bütünsel olarak tanımayan; ancak sürekli bir şeylere tutkulu bir biçimde bağlanan bir birey, sürekli bir arayış içindedir; fakat bu arayış, ona nihai bir huzur, bir tamamlanmışlık duygusu sunmaz. Her nesneye duyulan bu tutku, yalnızca kişinin içinde bir tür felsefi boşluk yaratır, çünkü o, bu dünyayı bir anlam haritası gibi şekillendirmeye çalışırken, bir adım geriye çekilip kendisini bir bütün olarak görmekten acizdir.

Bu bağlamda, cehalet ve tutku arasındaki ilişkiyi daha derin bir şekilde anlamak için, insanın hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ne kadar kendisini yabancılaştırabileceğini irdelemek gerekir. Cehalet, sadece bireyi değil, aynı zamanda toplumsal yapıları da şekillendirir. İnsanlar, cehaletlerini başkalarına ve ideolojik formlara tutkulu bir şekilde yansıtarak bir tür kolektif illüzyon yaratırlar. Bu illüzyon, onların dünyayı yalnızca bireysel arzu ve tutkularına dayalı olarak anlamalarına olanak tanır; ancak bu anlam, ontolojik olarak boş bir yapıdır.

Sonuç olarak, cahil bir adamın tutkusu, onun varlık ve bilgi arasındaki uçurumu aşma çabasıdır; fakat bu çaba, genellikle başka bir uçurumu derinleştirir: içsel bir boşluk. Çünkü tutku, nihayetinde cehaletin koyduğu sınırları aşmak yerine, onları derinleştirir. Bu bağlanma, bir tür entelektüel esaret halini alır ve bir kişi, ne kadar tutkulu bir biçimde bağlansa da bilgiye dair gerçek bir kavrayıştan uzak kalır.


14 MAYIS ÇİFTÇİLER GÜNÜ: TOPRAĞIN BİLGELİK MİRASI

 

Sabahattin TURAN



14 Mayıs… Bir tarih, bir hatırlatma, bir çağrı. Çiftçiler Günü. Hepimizin sofralarına emekleriyle ulaşan, ancak birçoğumuzun yalnızca tarlalarda çalıştığını bildiği, ama çoğu zaman göz ardı ettiği bir meslek. Oysa bu "meslek" yalnızca bir iş değil; bir varoluş biçimi, bir felsefe, bir yaşam şeklidir. Tarım, insanoğlunun doğa ile kurduğu ilk ve en derin ilişkiyi temsil eder. Çiftçiler, toprağa ekin ekmekle kalmazlar; aslında toprağın dilini konuşurlar. Her tohum, her filiz, birer öğreti, birer bilgi taşır.

İnsanın doğayla ilişkisi tarih boyunca kesintisiz bir evrimsel süreç izledi. Tarımın doğuşu, sadece gıda üretiminden ibaret değildi; insanlık, toprağa, suya, havaya olan bağımlılığını fark etti. Bu farkındalık, çiftçilerin en eski mesleklerinden birini, ekosistemin kalbine dokunan bir sanat formuna dönüştürdü. Bir çiftçi, tarlasında her gün ekmek yerine, aslında insanlığın beslenme biçiminden, sürdürülebilirlikten, çevresel adaletten sorumludur. O, yalnızca bir üretici değil; doğal döngülerin ve biyolojik çeşitliliğin koruyucusudur.

Ancak, bugün, bu kutsal işin ne yazık ki giderek daha fazla unutulduğu bir çağda yaşıyoruz. Küresel iklim değişikliği, toprak erozyonu, su krizleri… Bunlar, yalnızca doğanın bağrından gelen tehditler değil, aynı zamanda modern yaşam biçiminin çiftçilerle ve toprakla kurduğu zayıf bağların bedelidir. Çiftçilerin emeği, her geçen yıl daha fazla göz ardı edilmekte, daha fazla küçümsenmektedir. Oysa bu emek hem doğanın hem de insanlığın geleceği için kritik öneme sahiptir.

Çiftçiler, çok yönlü birer kahramandır. Onlar yalnızca fiziksel olarak toprağa dokunmakla kalmazlar, aynı zamanda bu toprakların sırrını da çözmeye çalışırlar. Çünkü her ekilen tohum, bir soruyu içerir; her filizlenen bitki, bir cevaptır. Çiftçiler, bu sorulara cevap bulmaya çalışırken, yaşamla kurdukları ilişkiyi bir anlamda sürekli olarak yeniden şekillendirirler. Her yılın hasadı, bir ömre sığacak kadar uzun, her mevsim bir öğrenme sürecidir. Bu, yalnızca ekmek ve sebze yetiştirmek değil, bir tür felsefi diyalogdur. Bir çiftçi, toprağının dilini duyduğunda, onu sadece ekim yapmak için değil, bir anlam arayışı içinde de okur.

Bugün, Çiftçiler Günü’nde onların emeklerini kutlamak, sadece bir ritüel olmanın çok ötesine geçmelidir. Çiftçilerin, dünyanın en zor koşullarında bile toprakla kurdukları ilişkiyi anlamak, aslında insanlığın doğayla nasıl bir denge içinde var olabileceğine dair bize ipuçları sunar. Toprak, insanın doğayla barış içinde yaşaması için sunduğu ilk öğretmendir. Ve bu öğretinin öğrencisi olan çiftçiler hem birer üretici hem de bu bilginin taşınmasında kritik bir rol oynayan bilgelerdir.

Bunu görmek, sadece bugünle sınırlı kalmamalıdır. Çiftçilerin yaşamı, onlara karşı duyduğumuz minnettarlık, yalnızca bu özel günde değil, her zaman hatırlanması gereken bir sorumluluktur. Onların mücadeleleri, bizlere bir hatırlatmadır: Doğa ile uyum içinde olmak, sadece hayatta kalmak değil, aynı zamanda daha iyi bir gelecek inşa etmektir. Bizler, doğayla olan bağımızı zayıflattıkça, bu toprakların gerçek sahiplerini, çiftçileri daha çok unuturuz. Ancak onların emekleri, yalnızca bugünü değil, yarının geleceğini de şekillendiren bir mirası oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, Çiftçiler Günü, bir kutlamadan öte, insanlığın doğayla kurduğu ilişkiyi sorgulama günüdür. Çiftçilerimizin emeğine duyduğumuz saygı, yalnızca sofralarımıza gelen ekmek için değil, bu dünyada her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğuna dair farkındalığımızı artırmak içindir. O yüzden, bugünü bir kutlama olarak değil, bir hatırlatma, bir anlama çabası olarak görmek gerekir: Toprağımız, kültürümüz, geleceğimiz, çiftçilerimizin ellerindedir.

12 Mayıs 2025 Pazartesi

YUTULAN SESSİZLİK: GIDA GÖRÜNÜMLÜ ATIKLAR ÇAĞINDA YAŞAMAK

Bugünün görünmeyen lokmaları, yarının görünür krizleri olacaktır.

 

Sabahattin TURAN

“İnsan ne yerse odur” derler. Bu kadim deyiş, bugünün dünyasında çok daha karanlık bir anlam kazanıyor. Çünkü artık insan, yalnızca protein, karbonhidrat ve vitamin değil; mikroplastik, toksik kimyasallar ve endüstriyel atık da yiyor. Ve bu ‘yemek’ eylemi, sadece fiziksel değil, aynı zamanda kültürel, politik ve hatta varoluşsal bir problem hâline gelmiş durumda.


 Sofra: Bir Estetik Nesne mi, Endüstriyel Mezar mı?

Kahvaltı sofrasında açılan beyaz masa örtüsü… Üzerinde tereyağı, domates, zeytin, reçel… Ve bir tür yanılsama: doğallık, saflık, temizlik.

Ama artık sofralarımız, gıdanın değil, gıda illüzyonunun sergilendiği alanlara dönüştü. Ambalajlanmış domates suyu, parlatılmış elma, raf ömrü uzatılmış peynir… Estetik olarak doğal görünen her şey, aslında endüstriyel birer manipülasyon ürünü. Yani yediğimiz şeyin içeriği değil, formu pazarlanıyor.

Sofralar, artık “beslenme” değil; normalleştirilmiş bir atık tüketimi ritüeli.

Mikroplastikler: Modern Zamanların Görünmeyen Zehri

2023’te yayımlanan (WHO, FAO, EFSA) çok sayıda araştırma, ortalama bir insanın günde 5 gram mikroplastik yuttuğunu ortaya koyuyor. Bu, haftada bir kredi kartı, yılda yaklaşık 250 gram plastik demek.

Peki bu mikroplastikler nereden geliyor?

Ø  Musluk suyu

Ø  Konserve kutuları

Ø  Pet şişeler

Ø  Plastik saklama kapları

Ø  Sofra tuzu

Ø  Deniz ürünleri

Ø  Hava

Evet, hava. İnsan artık yalnızca yemekle değil, nefesle de atık alıyor. Plastik; doğada çözünmeyen ama yaşamımıza çözülmeden sızan bir zehir.


Üstelik bu mikroplastikler; beyin-kanı bariyerini aşabiliyor, endokrin sistemimizi etkileyebiliyor, hatta genetik düzeyde epigenetik miraslara bile etki edebiliyor. Yani yediğimiz mikroplastik, sadece bizi değil, geleceğimizi de şekillendiriyor.

“Temiz Gıda” Mitinin Çöküşü

Organik gıdalar hâlâ umut veriyor mu?

Kısmen. Ama bu umut da fazlasıyla kirlilikle kuşatılmış durumda. Çünkü artık “organik” kavramı da bir pazarlama stratejisine dönüşmüş halde. Toprakta mikroplastik var. Yağmur suyunda pestisitler. Tarım alanları ağır metallerle kirlenmiş.

Bir elma, üzerinde doğadan gelen değil, endüstriden kalan izleri taşıyor.

Bu noktada sormalıyız: Gıda hâlâ ‘doğa’dan mı geliyor, yoksa artık tamamen ‘kültür’ün (daha doğrusu kapitalizmin) ürünü mü?

Endüstrinin Gölgesindeki Sofralar

20. Yüzyılın başında “gıda”, hâlâ üreticinin birebir tanındığı bir süreçti. 21. yüzyılın gıdası ise tamamen anonimdir. Domatesin tarlasını bilmiyoruz. Zeytinin hangi kimyasalla yıkandığını. Ya da buğdayın hangi laboratuvarda hibritlendiğini.

Bu anonimlik, aynı zamanda bir sorumluluk kaçışı yaratıyor.

Ve gıda zincirinin son halkası olan tüketici, her şeyin “doğal olduğu” zannıyla; plastik, toksin, glikoz şurubu, yapay aroma, koruyucu, renklendirici ve sentetik liflerle hazırlanmış bir yemeği gönül rahatlığıyla tüketiyor.

Yani endüstri, artık sadece ürettiği değil; unutturduğu şeyle de kazanıyor.

Atık Olmak ya da Olmamak

Tüketim toplumu, yalnızca ürün üretmez; aynı zamanda anlam üretir. Ve bu anlam, çoğu zaman “atık” üzerinden şekillenir.

Bugün “çöp” dediğimiz şey; genellikle kullanım sonrası ortaya çıksa da asıl tehlikeli olan “kullanım sırasında alınan” ama fark edilmeyen atıktır.

Tabağınıza konan ürünün estetik olarak ‘temiz’ görünmesi, içeriğinin de temiz olduğu anlamına gelmez.
Gerçek şu: Atık, çoğu zaman görünmezdir.

Ve bu görünmezlik, ancak bilgiyle, bilinçle, eleştirel düşünmeyle görünür kılınabilir.

Yeni Bir Gıda Ahlakı Mümkün mü?

Sistemi bir anda değiştiremeyiz. Ama birey, “tüketici” olmanın ötesine geçebilir: “gıda seçimcisi” olabilir.

Ø  Etik üretimi destekleyebilir.

Ø  Yavaş gıda hareketlerine katılabilir.

Ø  Yerel üreticiyle doğrudan ilişki kurabilir.

Ø  Atıksız gıda modellerini teşvik edebilir.

Çünkü her lokma, sadece karın doyurmaz. Aynı zamanda bir duruş gösterir.

Her seçim, sadece bedeni değil; dünyayı besler ya da tüketir.

Sonuç: Gıda mı Yiyoruz, Gıda Maskesi Takmış Atık mı?

Her sabah uyandığınızda önünüzde iki seçenek var: Bedeninize bir yaşam biçimi mi alacaksınız, yoksa sistemin size dayattığı kurgusal bir gıdayı mı?

Tabağınıza bakan göz, sadece açlığı değil; vicdanı, ekolojiyi ve geleceği de görmelidir.

Çünkü bugünün görünmeyen lokmaları, yarının görünür krizleri olacaktır.

BUGÜN BAYRAM-BARIŞ MANÇO

  Sabahattin TURAN Sen gittin gideli İçimde öyle bir sızı var ki Yalnız sen anlarsın Sen şimdi uzakta Cennette meleklerle Bizi...