Sabahattin TURAN
İsar… Sözlük anlamıyla, başkasını kendine tercih etmek.
Ne var ki bu tanım, bu erdemin ruhunu kavramaya yetmez. Zira isar, yalnızca vermek
değil; kendi yoksunluğun içinde bile başkasına alan açabilmektir. Bu, sıradan
bir iyilik değil, benliğin sessizce geri çekilişiyle doğan bir inceliktir.
Modern çağda isar, unutulmuş bir incelik gibidir. Bireyin merkeze oturduğu, “ben”in kutsandığı bir zamanda yaşıyoruz. Herkes kendi konfor alanının mimarı, sınırlarının bekçisi. Böyle bir zeminde isar, neredeyse bir içsel devrimdir. Çünkü bu çağ, paylaşmanın ötesinde, kendinden bir parçayı sunmayı anlamakta zorlanıyor.
Psikoloji bize, insanın doğası gereği önce kendini korumaya
eğilimli olduğunu söyler. Ancak tam da bu eğilime karşı gelen bir dirençtir isar.
Jung’un “gölge” dediği karanlık benlikle yüzleşmiş, onu eğitmiş bir bilincin göstergesidir.
Başkasını öncelemek, ancak kendi iç dünyasında bir denge kurabilmiş ruhların harcıdır.
Ve ilginçtir ki, modern araştırmalar da bu tarz özgeci davranışların, bireyin anlam
ve aidiyet duygusunu güçlendirdiğini gösteriyor.
Kur’an’da isar, sadece ahlaki bir tavsiye değil, imanın
göstergesi olarak sunulur. Haşr Suresi 9. ayet, Ensar’ın Muhacirlere olan cömertliğini
örnek verir: “Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, onları kendilerine tercih ederler.”
Bu tercih, yalnızca yardım değil; bir ruhi seviye meselesidir. Peygamberimiz
’in hayatı da bu ruh hâlinin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Açlık anında bile paylaşmayı
bilen, ganimetten çok ümmetini düşünen bir gönül…
İsar, tarih boyunca yalnızca bireysel bir erdem olarak
kalmamış, toplumların harcına da karılmıştır. Medine’deki hicret örneği, Osmanlı’daki
vakıf sistemi, sadaka taşları ve isimsiz iyilikler… Hepsi isarın kurumsal yansımalarıdır.
İnsan onurunu koruyan, gösterişsiz, sessiz bir iyilik biçimi.
Bugün, dünyayı saran yalnızlık, güvensizlik ve anlam kaybı
içinde isar, yeniden hatırlanmayı bekleyen bir şifadır. Vermekle değil; kendini
geri çekmekle başlar. Görünmeden vermek, karşılık beklemeden paylaşmak… İşte bu,
yalnızca başkasını yaşatmaz; insanı da içten içe yeniden inşa eder.
Belki de gerçek devrim, kimsenin görmediği bir anda, son
lokmasını başkasına uzatan bir yüreğin kıyısında başlar. Ve bu sessiz kıyı, insanın
en hakiki vatanıdır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder