Sabahattin TURAN
İnsan bakar. Sonra gördüğüyle bağ kurar. Sonra o bağın
içinde büyür ya da küçülür. Teveccüh, işte bu bağ kurmanın zarif hâlidir. Yönelme,
ilgi, dikkat, değer verme... Hepsi teveccühün ince kıvrımlarında gizlidir. Fakat
şu soruyla sarsılırız bazen: Teveccüh teveccüh mü doğurur?
Bu soru yalnızca bir davranış biçiminin karşılığını aramaz. Aynı zamanda insan doğasına, sosyal ilişkilerin matematiğine ve kalbin kimyasına dair ipuçları sunar. Çünkü teveccüh, öylece verilen değil, çoğu zaman karşılıklı akan bir enerjidir. Birine içtenlikle yöneldiğinizde, sizdeki o içtenlik bir yankı bulur. Yöneldiğiniz de size yönelir mi? Evet, çoğunlukla. Ama her zaman değil. İşte bu “her zaman değil” hâli, teveccühün doğallığını ve riskini ortaya koyar.
İnsan, yöneldiği yerin dönütünü bekler. Sevgi verirken
sevgiyi umar, saygı sunarken saygıyı bekler. Ama teveccüh yalnızca bu beklenti üzerinden
mi anlam bulur? Belki de teveccühün en kıymetli hâli, karşılık beklemeksizin olanıdır.
Fakat o zaman dahi, içten içe bir yankı hayali taşırız. Çünkü insan tek başına yankısız
bir mağarada yaşamak istemez. İnsan dediğin biraz da “karşılık”tır.
Şöyle de sorulabilir: Teveccüh göstermediğimiz için mi
insanlar bizden uzaklaşıyor? Yoksa bizden uzaklaştıkları için mi teveccühümüz sönüyor?
Belki de bu bir döngü. Teveccüh gösterdikçe teveccüh doğuruyor, azalttıkça azalıyor.
İnsan kalbinin matematiği, tıpkı bir aynalar galerisi gibi, karşılıklı yansımalarda
büyüyor. Fakat unutulmamalı: İlk ışığı kim yakacaksa, teveccühü de önce o göstermeli.
Ve bazen teveccüh bir niyet, bazen bir dua, bazen bir ısrar
olur. Bazen de suskun bir bekleyiş. Ama en çok da bir insanlık çağrısıdır: “Sana
yöneliyorum. Sen de bana yönelir misin?”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder