Sabahattin TURAN
İnsanın kendini bir yere koyması, sıradan bir varoluşsal tavır gibi görünse de İslam felsefesi ve kelâmında bu tutum, benliğin mutlaklaşması ve dolayısıyla hakikatle arasına giren perde olarak okunur. İmam Gazâlî’nin “Tehâfütü’l-Felâsife” (Felsefecilerin Tutarsızlığı) eserinde belirttiği üzere, hakikat ancak nefsin ilahi rızaya teslimiyetiyle erişilir. Kendini bir yere koymak, Gazâlî’ye göre nefsin bencillik ve gururla öne çıkmasıdır; bu da kalbin en temel hastalığıdır. Nitekim Gazâlî, benliğin sultasını kaldırmadıkça ilim ve marifetin çözümsüz kalacağını söyler. Çünkü nefs, “ben buradayım” dediği an, ilim bir yere sabitlenmiş, dinamik ve esnek olma gücünü yitirmiştir.
Bu mesele, İbn Arabî’nin “Vahdet-i Vücud” anlayışıyla yeni bir boyut kazanır. O’na göre, gerçek varlık ancak Allah’tır ve tüm mahlûkat, O’nun yansımasıdır. İnsan kendini bir yere koyduğunda, bu yansımanın sabit ve ayrık bir parçası olduğunu düşünür. Oysa İbn Arabî, insanın varlığının hakikatte sürekli akan bir deniz olduğunu vurgular; durağanlaşmak, yani kendini yerleştirmek, varlığın özüne yabancılaşmaktır. Çözümsüzlük burada, insanın varlıkla olan süreksiz bağının kopmasıdır; kendini sabitlemek, mutlak olanın akışını reddetmektir.
Fahreddin Râzî ise bu düşünceleri kelâmî usul ile yoğurarak, akıl ve nakil arasında hassas bir denge kurar. Ona göre, insanın yerini bilmesi ancak Allah’a mutlak teslimiyetle mümkündür; zira insan ne mutlak akıl ne de mutlak varlık değildir. Kendini bir yere koymak, aklın sınırlarını aşmak anlamına gelir ve böylece fikirler sertleşir, çözüm olanakları kapanır. Râzî, tevhidin ‘tevhîd-i rubûbiyet’ boyutuna dikkat çekerek, insanın kendini merkeze koymasının, Allah’ın rubûbiyetini inkâr etmekle eş anlamlı olduğunu belirtir. Oysa gerçek çözüm, insanın kendi konumunu sorgulayıp mutlak sahibin iradesi önünde tevazu göstermesinde gizlidir.
Bu üç düşünürün ışığında; “bir insan kendini bir yere koyarsa sorun çözümsüz hale gelir mi?” sorusu, benliğin ve varlığın sabitlenmesi, mutlaklaşma arzusuyla hakikatten kopuş olarak anlaşılır. Sorun, dışsal değil, içseldir; insanın kendini merkeze koyması, varlığın dinamizmini ve hakikatin çoklu katmanlarını inkâr etmesidir. Bu durum, çözümün önündeki en büyük engeldir çünkü hakikat, sabit bir yerde değil, sürekli bir hareket ve teslimiyet halinde ortaya çıkar.
Sonuç olarak
çözüm; benliğin kendine ait sınırlarını bilmesi, aklın Allah’a bağlılığını kavraması
ve varlığın akışkan doğasını idrak etmesinde yatar. Kendini bir yere koymak, varlıkla
ve ilahi hakikatle bağların kopmasıdır; bu yüzden sorunların çözümsüzlüğü kaçınılmazdır.
Hakikate erişmek, yersizlikte barışmayı, kendini aşmayı ve tevhit ufkuna yönelmeyi
gerektirir.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder