7 Mayıs 2025 Çarşamba

BİR KAZMA MESELESİ

Sabahattin TURAN

Barış MANÇO’nun “Kazma” Şarkısı Ekseninde Alın Teri Üzerine Düşünceler

“Namus, şeref, onur hepsi güzel ama
En önemlisi helal alın teri…”

Barış MANÇO


Bazı kelimeler yüzyılların yükünü taşır. “Alın teri” de onlardan biridir. Yalnızca çalışmayı değil, insan olmanın vakarını, dürüst yaşamanın yüklediği sorumluluğu da taşır. Barış MANÇO’nun “Kazma” adlı şarkısı, işte bu iki kelimenin çevresine inşa edilmiş derinlikli bir ahlaki anlatıdır.

“Selam büyükler, merhaba çocuklar” diyerek başlayan bu hikâye, yalnızca bir şarkı değil, halk kültürünün içinde mayalanmış bir yaşam dersi gibidir. Barış MANÇO hem bir halk ozanı hem bir öğretmen edasıyla, sözlerini mizahla süsler ama özünü asla hafife almaz: Yaşam kısa, değerler uzun ömürlüdür.

Şarkıda geçen deyimler ve halk sözleri sadece bir folklor unsuru değil; satır aralarına gizlenmiş öğütlerdir. “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür,” diyen MANÇO, kıskançlık ve tatminsizliğe değinir. Hep başkasının hayatına bakarak huzursuz olan birey, kendi hayatının kıymetini bilemez. “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” deyimi, bu tavrın bedelini anlatır. Oysa insan, evindeki bulgurun da kendi emeğinin de değerini bilmelidir.

Ve şarkının merkezinde yer alan o ironik, ama çok şey anlatan dize:

“Bu kafayla bir baltaya sap olamazsın ama
Gün gelir sapın ucuna olursun kazma.”

İşte burada hayatın tokadı iner. Kendi yönünü belirleyemeyen, emeksiz zenginlik ve kolay zafer hayalleri kuran insan, sonunda başkalarının elinde bir “kazma”ya dönüşür. Ne yönü vardır ne gayesi. Yönlendirilir. Kullanılır. Tüketilir.

MANÇO’nun bu sözleri yalnızca bireysel bir yaşam dersi değil, toplumsal bir çağrıdır da. Bir toplum, ancak alın terine değer verirse ayakta kalabilir. Kolaycı düzenler, günü kurtarır ama yarını çürütür. Helal kazanç, sadece cüzdana değil, yüreğe huzur getiren tek gerçek zenginliktir.

Barış MANÇO’nun şarkıları, yıllar geçse de eskimeyen birer pusuladır. “Kazma” ise bu pusulanın en net yönlerinden biridir. Mizahla karışık bir ciddiyetle, halk diliyle, derin bir ahlakın sesidir.

Çünkü mesele, sadece kazma olmamak değildir. Mesele, insanın alın teriyle bir işe yaramasıdır.



6 Mayıs 2025 Salı

MÜKEMMEL, MÜMKÜNÜN DÜŞMANI MIDIR?

Bir Zihinsel Sapmanın Anatomisi

Sabahattin TURAN


İnsanın “daha iyi”ye duyduğu arzunun evrimi, onu mağara duvarlarına çizdiği figürlerden CERN’de parçacık hızlandırıcılarına kadar taşıdı. Ancak bu yükselişin içinde, zaman zaman tökezleten bir paradoks gizlidir: Mükemmellik takıntısı.

“Mükemmel, iyinin düşmanıdır.” Bu söz, ilk kez 18. yüzyılda Voltaire’in "Le mieux est l’ennemi du bien" (Daha iyisi, iyinin düşmanıdır) sözü kaleminden çıkmış gibi görünse de kökleri çok daha eskiye, Antik Yunan’ın “arete” anlayışına kadar uzanır. Aristoteles’e göre erdem, aşırılıklardan uzak, ölçülü bir denge hâlidir. Ne var ki çağdaş insan, bu dengeyi çoğu zaman ya mükemmelliğin ya da yetersizliğin uçlarında arıyor.

Modern çağın bireyi için “başlamak”, artık çoğu zaman “yetersizlikle yüzleşmek” anlamına gelir. Bir projeye girişmeden önce en ideal koşulları arar, bir fikri dile getirmeden önce onu tüm yönleriyle kusursuzlaştırmaya çalışırız. Oysa bilgi tarihi, mükemmellik değil cesaretle yazılmıştır. Kopernik, evrenin merkezine Güneş’i yerleştirdiğinde kusursuz bir model sunmamıştı ama zihinsel bir zinciri kırmıştı. Freud’un teorileri eksiklerle doluydu, ama insanın iç dünyasına dair algıyı geri dönülmez biçimde değiştirdi.

Mükemmeliyetçilik, çoğu zaman bir fazilet değil, bir zihinsel sapmadır. “Yeterince iyi” olanı küçük görme eğilimi, insanın hem bireysel üretkenliğini hem de toplumsal ilerleyişini sekteye uğratır. Zira hiçbir devrim mükemmel bir tasarımla başlamaz; aksine, çoğu zaman eksik ama samimi bir adımla doğar.

Dahası, mükemmellik fikri çoğunlukla soyuttur ve mutlak değildir. Her çağın, her toplumun, hatta her bireyin “mükemmel” tanımı değişkendir. Dolayısıyla bu soyut ideale ulaşma arzusu, Sisifos’un kayasını dağa yuvarlamasına benzer: bir sonsuzluk çabası.



Belki de sormamız gereken asıl soru şudur: Gerçekle temas hâlinde olmayan bir mükemmellik arzusu, hakiki ilerlemenin önünde bir pranga değil midir? Bir düşünceyi paylaşmak için onun “kusursuz” biçimde olgunlaşmasını beklemek, belki de o düşüncenin hiç duyulmamasıyla eşdeğerdir.

Bu nedenle, çağımızın en radikal eylemlerinden biri artık şu olabilir: Eksik de olsa söylemek, yarım da olsa başlamak, tamamlanmamış da olsa üretmek.

Çünkü mümkün olan, bizi bir yerlere götürür. Mükemmel olan ise çoğu zaman sadece zihnimizde bir yankıdır.

5 Mayıs 2025 Pazartesi

DİJİTAL DÜNYANIN GÖRÜNMEYEN YÜKÜ “SOFT ATIKLAR”


Sabahattin TURAN


Günümüz bilgi çağında her birey ve kurum, farkında olmadan büyük miktarda dijital veri üretmektedir. Bu verilerin önemli bir bölümü zamanla kullanılmaz hale gelir. İşte bu noktada "soft atık" kavramı karşımıza çıkar. Soft atık, dijital sistemlerde gereksiz yere yer kaplayan, enerji tüketen fakat herhangi bir işlevi kalmamış veri kümeleridir. Bunlara kullanılmayan uygulamalar, silinmeyen ekran görüntüleri, açılmayan e-postalar, tekrar eden medya dosyaları, eski proje dosyaları ve unutulmuş yedeklemeler örnek verilebilir.

Soft atıkların dijital ekosistem üzerindeki etkisi, şaşırtıcı derecede büyüktür. 2024 yılı itibariyle dünya genelindeki veri trafiği günlük 350 exabayt seviyesine ulaşmıştır. Bu verinin yaklaşık %20’si aktif olarak kullanılmazken, %10’unun tamamen unutulmuş ya da işlevsiz verilerden oluştuğu tahmin edilmektedir. Dijital dünyada yer kaplayan bu görünmeyen yük, enerji kaynaklarını tüketmekle kalmaz; veri erişimini yavaşlatır, güvenlik açıklarını büyütür ve ekolojik ayak izimizi genişletir.



Örneğin, yalnızca spam ve gereksiz e-postalar bile yılda 4 milyon ton karbon salımına neden olmaktadır (Soft Atık Veri Tablosu). Ortalama bir e-posta 4 gram CO₂ üretirken, günde ortalama 30 gereksiz e-posta alan bir kullanıcı yılda 44 kg sera gazı salınımına neden olur. Üstelik bu yalnızca bireysel seviyedeki etkiyi yansıtır. Kurumlarda bu rakam çok daha büyüktür. Fortune 500 şirketlerinde yapılan bir araştırmaya göre, sadece yedekleme sunucularında saklanan kullanılmayan veriler, veri merkezlerinin toplam enerji tüketiminin %22’sini oluşturmaktadır.

Soft Atık Veri Tablosu

Soft Atık Türü

Tahmini Etkisi (2024)

Gereksiz e-postalar

4 milyon ton CO2/yıl

Unutulmuş yedekler

Veri merkezinde %18 alan

Kullanılmayan uygulamalar

Ortalama cihaz hafızasının %25’i

Sunucu log dosyaları

Her ay 1 TB üzeri veri

 Soft atıklar şu başlıklar altında incelenebilir:

  • E-posta atıkları: Spam, tanıtım, sosyal medya bildirimleri ve okunmadan bırakılan bültenler.
  • Medya atıkları: Yinelenmiş fotoğraflar, düşük çözünürlüklü videolar, kullanılmayan grafik dosyaları.
  • Yazılım atıkları: Güncellenmeyen uygulamalar, deneme sürümleri, eski sürüm yazılımlar.
  • Sunucu atıkları: Geçici log dosyaları, işlevini yitirmiş veri tabanları.
  • Bulut atıkları: Unutulmuş yedekleme klasörleri, silinmeyen geçici dosyalar.

Soft atıklar yalnızca depolama alanlarını meşgul etmez; aynı zamanda veri erişimini zorlaştırır, sistem performansını düşürür ve dijital hijyenin kaybına neden olur. Ayrıca, siber güvenlik açısından da ciddi tehditler oluşturur. 2023’te yaşanan veri ihlallerinin %12’si eski, unutulmuş veya erişimi kontrolsüz kalmış veri kümeleri nedeniyle gerçekleşmiştir.

Soft atıkla mücadelede bireylerin dijital farkındalıklarını artırmaları şarttır. Her ay düzenli dijital temizlik yapmak, bulut depolama alanlarını kontrol etmek, kullanılmayan uygulamaları silmek ve spam filtrelerini etkin kullanmak başlıca adımlar arasındadır. Ayrıca "veri minimalizmi" alışkanlığı edinmek, sadece gerçekten ihtiyaç duyulan bilgileri saklamak da önemlidir. Kurumsal düzeyde ise otomatik yedekleme döngülerinin belirlenmesi, veri arşiv politikalarının netleştirilmesi ve dijital sürdürülebilirlik ilkeleri çerçevesinde periyodik dijital denetimler yapılması önerilmektedir.

Bu konuda öncülük eden ülkeler ve şirketler de vardır. Örneğin: Estonya 2022’den itibaren devlet veri merkezlerinde "dijital atık oranı" göstergesini yıllık performans raporlarına eklemiştir. Google ve Microsoft, veri merkezlerinde enerji verimliliği optimizasyonlarını yapay zekâ ile dengeleyerek, gereksiz veri yükünü azaltmak için algoritmalar geliştirmektedir. Apple, iCloud platformlarında kullanıcıların gereksiz dosyalarını tanımlayan otomatik uyarı sistemlerini entegre etmiştir.

Soft atık, dijital çağın sürdürülebilirlik meselesidir. Görünmezliği, onun etkisiz olduğu anlamına gelmez. Aksine; temizlenmediği sürece büyüyen, enerji harcayan ve veri güvenliğini tehdit eden bir yapıdadır. Tıpkı evimizdeki düzen gibi, dijital alanlarımız da temizlenmeli, sadeleştirilmeli ve sürdürülebilir biçimde yönetilmelidir. Bu sayede sadece cihazlarımızın performansını değil, aynı zamanda doğayla kurduğumuz ilişkiyi de iyileştirmiş oluruz.

Soft atıkla mücadele; teknoloji okuryazarlığını, dijital farkındalığı ve çevresel duyarlılığı bir arada barındıran yeni nesil bir sorumluluk biçimidir. Bu sorumluluğun bir parçası olmak, daha sağlıklı bir dijital ekosisteme ve daha yaşanabilir bir dünyaya katkı sunmak anlamına gelir.


2 Mayıs 2025 Cuma

UMRANIN HAFIZASINDA ATIKLARI GİZLEMEK

 

İbn Haldun’un dediği gibi: “Toplumları yıkan dış düşmanlar değil, iç hastalıklardır.”

Sabahattin TURAN



Modern şehirlerde dolaşırken görmediğimiz şeyler vardır; çünkü artık görmemeye alışmışızdır. O şeylerden biri de: atık. Sokağın köşesine gizlenen konteynerler, yerin altına gömülen atık sistemleri ve parıltılı şehir estetiği içinde görünmezleştirilen artıklar... Bu, sadece fiziksel bir temizlik değil, toplumsal bir unutmadır. Ve unutulan sadece nesneler değil; değerlerdir.

İbn Haldun, Mukaddime’de medeniyetin yükselişini ve çöküşünü anlatırken, görünmeyen ilişkilerin izini sürer: Üretimin ahlakı, israfın sosyolojisi, refahın psikolojisi. Ona göre bir toplumun önce “asabiyesi” zayıflar, sonra alışkanlıkları gevşer, ardından değerleri erir. Ve nihayetinde, çöküş kaçınılmaz olur. Bugünün atık sorunu da işte bu çok katmanlı çöküşün dışavurumudur.



Atık sadece “madde” değildir. Tüketimin ritmi, arzuların şekli, eşyaya yüklenen anlam, kullanım süresi, atma kararı… Bunların hepsi kültüreldir. Yani atık, sosyolojik bir izdir. Ve bu iz, İbn Haldun’un tabiriyle “umranın ahlaki kıvamı”nı gösterir. Toplumlar eşyaya hükmettikçe gelişir, eşyanın hükmüne girdikçe dağılır. Bugün her yıl milyonlarca ton atık üretip bunu “yönetmekle” övünen bir medeniyetin, aslında neyi başardığını sormak gerekir.

Çünkü biz artık eşyayı değil, kendimizi tüketiyoruz.

İbn Haldun’un uyarısı nettir: Lüks çoğaldıkça, toplum önce israfa, ardından atalete sürüklenir. Atalet üretimi, üretimsizlik de düzeni bozar. Bugün devasa atık yönetim sistemlerine milyarlar harcayan yapılar, eş zamanlı olarak toplumun tüketim reflekslerini körüklemeye devam ediyor. Bu bir çelişki değil midir? Geri dönüşüm kutuları çoğalırken, geriye dönüş fikrinden her gün daha da uzaklaşmıyor muyuz?

Yapılan onca altyapı yatırımı, mevzuat düzenlemesi, kentsel planlama, AB uyum yasaları... Evet, bunlar teknik olarak ilerlemedir. Ama İbn Haldun’un çizdiği çerçevede ilerleme yalnızca teknik değil; ahlaki, kültürel ve tarihsel bağlamda anlamlıdır. Zira o, umranı sadece bina ile değil, bina edenin niyetiyle ölçer. Eğer niyet değişmemişse, sistem işlemiyor demektir. Atığı sınıflandırmak kolaydır; tüketim niyetini sınıflandırmak zordur.

Bu bağlamda atık, sadece doğayı değil, hafızayı da kirletir. Çünkü modern toplum, geçmişin kanaat kültürünü, tasarruf anlayışını, eşyanın ruhunu unutmuştur. Bunu da görsel temizlikle, teknolojiyle, dijital takip sistemleriyle maskeler. Ama maskenin ardında kalan şudur: Medeniyetin kendine yabancılaşması.

Bugün atığın kaynağında ayrıştırılmasından söz ediyoruz ama değerlerin kaynağında bozulduğunu görmüyoruz. Sadece kâğıt, cam, plastik, metal ve organik gibi ayrımlar yapıyoruz ama “Bu kadar tüketmek neden meşru görülüyor?” sorusunu sormuyoruz. İbn Haldun’un yaklaşımı ise tam olarak bu sorunun peşindedir. Atığın kaynağını maddede değil, zihinde arar.

Çünkü gerçek atık, eşyada değil; alışkanlıklardadır.

İbn Haldun’un medeniyet felsefesi, yüzeydeki refaha değil, derindeki ritme odaklanır. Eğer bu ritim bozulmuşsa; yani toplum eşyayla, doğayla ve kendiyle olan bağını koparmışsa, atık artık sadece teknik bir mesele değil, medeniyetin krizidir.

Ve bu kriz ne yönetmelikle çözülür ne de konteynerle. Bu kriz ancak hafızayla, kanaatle, ahlaki bilinçle aşılır. Aksi halde geri dönüşüm kutularının temizliğiyle övünür, ama toplumun çöküşünü gözden kaçırırız.

İbn Haldun’un dediği gibi: “Toplumları yıkan dış düşmanlar değil, iç hastalıklardır.”

Bugün atıkları yönetiyoruz, ama ya çürümeyi?

30 Nisan 2025 Çarşamba

ÇÖP DEĞİL, GELECEK BİRİKTİRİYORUZ!

 Sabahattin TURAN



Bir çocuğun eline bir pet şişe tutuşturup “bunu çöpe at” dediğinizde, aslında ona küçük ama derin bir mesaj veriyorsunuz: “At gitsin!” Oysa aynı çocuğa o pet şişenin geri dönüştürülüp bir kaleme dönüşebileceğini anlatsanız, dünya bambaşka bir yer olabilir.

Bugün çocuklarımızı yalnızca sınavlara değil, bir ekolojik krize de hazırlamak zorundayız. Çünkü plastik yığınları büyüyor, su kirleniyor, hava bozuluyor ve bunların çözümü, sadece büyük projelerde değil, küçük ellerin büyük farklar yaratmasında saklı.


Okullarda atık yönetimi ve sıfır atık konusu, klasik çevre derslerinden daha fazlası olmalı. Öğrencilere “doğa dostu olmak” gibi soyut bir kavram anlatılmamalı sadece; bunun yerine “Bugün ne yaptım da doğaya iyi geldim?” sorusunu sordurtmalı.

Mesela sınıflarda çöp kutuları değil, atık istasyonları olmalı. Plastik, kâğıt, cam, metal, organik ve elektronik gibi ayrımlar yapılmalı. Çocuklar bunu oyunla, yarışmayla öğrenmeli. Öğretmenler örnek olmalı. Kantinde plastik çatallar değil, geri dönüştürülebilir malzemeler olmalı. Veliler sürece dâhil edilmeli. Çocuk eve gittiğinde, annesine “Anne bu yoğurt kabını neden çöpe attın, geri dönüşüme koymamız gerekirdi!” diyebilmeli.

Bu, sadece bir çevre hareketi değil. Aynı zamanda bir kültür devrimi. Tüketimden üretime, umursamazlıktan sorumluluğa, “ben”den “biz”e geçişin tam merkezinde duruyor sıfır atık.

Çocuklara dünyayı sevmeyi öğretemeyiz. Ama ona iyi davranmanın yollarını gösterebiliriz. Çünkü bu dünya onların. Ve biz, onlara tertemiz bir gelecek bırakmak zorundayız.

29 Nisan 2025 Salı

GERİ DÖNÜŞÜMDE GÖRÜNÜRLÜK PARADOKSU: ATIK YÖNETİMİNİN MERKEZ-ÇEVRE ÇATIŞMASI

“Geri dönüşümde adil bir gelecek, çöplüğe bakabilen gözlerle, oradaki değeri tanıyabilen bir zihinle mümkün olacaktır.”

Sabahattin TURAN

Günümüz atık yönetimi sistemlerinin çoğu, görünürlük ve düzenlilik etrafında şekillenmiş bir mantıkla işler. Bu sistemler, kentsel mekânın merkezine yakın, düzenli ayrıştırma ve toplama altyapılarına sahip alanlarda üretilen atıklara hızlı ve kolay erişimi mümkün kılar. Bu tür atıklar, sıklıkla organize sanayi bölgelerinde, AVM'lerde, kurumsal ofis binalarında ya da yüksek gelir gruplarına ait sitelerde ortaya çıkar. Bu çerçevede “saraydaki atığa herkes ulaşır” ifadesi, yalnızca fiziksel bir erişimi değil, aynı zamanda politik, ekonomik ve lojistik kolaylığı da betimler. Bu atıklar sistemin 'meşru' ve 'öncelikli' hedefidir.


Ancak bu görünür atıkların ötesinde, sistemin periferisinde(çevresinde) yer alan, sıklıkla düzensiz konut alanlarında ya da plansız kent çeperlerinde biriken atıklar vardır ki bu noktada "önemli olan çöplükteki atığa ulaşmak" ifadesi devreye girer. Bu atıklar hem fiziksel mekânda hem de politik söylemde ‘görünmezleştirilmiş’tir. Toplumsal olarak değersizleştirilmiş bu alanlarda oluşan atıkların toplanması, yalnızca maddi zorluklarla değil; aynı zamanda sosyal, yönetsel ve kültürel bariyerlerle de karşı karşıyadır. Bu bağlamda, görünürlük bir ayrıcalık biçimi haline gelirken, görünmezlik bir dışlanma pratiğine dönüşür.

Burada savunulan temel görüş, atık yönetiminde yalnızca maddesel geri dönüşümün değil, aynı zamanda mekânsal ve sosyal adaletin de gözetilmesi gerektiğidir. Geri dönüşüm sistemlerinin sürdürülebilirliğe katkısı, yalnızca yüksek hacimli atıkları döngüye katmakla değil; aynı zamanda sistem dışı kalmış, ‘önemsiz’ gibi görünen mikro kaynakları da geri kazanmakla mümkün olabilir. Bu kaynaklara ulaşmak, sadece teknik bir mesele değildir; aynı zamanda politik bir irade, yönetişim vizyonu ve sosyal kapsayıcılık meselesidir. Geri dönüşümde adil bir gelecek, çöplüğe bakabilen gözlerle, oradaki değeri tanıyabilen bir zihinle mümkün olacaktır.

25 Nisan 2025 Cuma

ATIĞIN GELECEĞİ VE GELECEĞİN TOPLUMU

 Sabahattin TURAN

“Bir toplumun nasıl yaşadığını merak ediyorsanız, neyi attığına bakın.”

Atık… Kulağa hem çok umut verici hem de biraz ütopik geliyor değil mi? Geri dönüşüm kutularının rengine göre ayrılmış umutlar, pırıl pırıl doğa fotoğraflarının arkasında plastik torbaların çığlığı…

Ama sormak gerek: Gerçekten atıksız bir toplum mümkün mü?

Sosyolojik açıdan baktığımızda mesele daha da karmaşıklaşıyor. Çünkü atık, sadece fiziksel değil; aynı zamanda sosyokültürel bir mesele. Atık dediğimiz şey, aslında bir dönemin ideallerinin, tüketim alışkanlıklarının ve değer yargılarının kalıntısı.

Bir düşünün… Reklamlar bize her gün daha fazlasını tüketmemizi fısıldarken, bizden atıksız yaşamamızı bekleyen bir sistem ne kadar samimi olabilir? Sosyal medyada bambu diş fırçaları, bez torbalar, metal pipetler arasında “eko-elitizm” yükselirken, dar gelirli bir vatandaş için tek kullanımlık poşet hâlâ ekonomik bir zorunluluk.


Yani atık, aslında sınıfsal bir meseledir de aynı zamanda.

Ama tüm bu zorluklara rağmen hâlâ umut var. Çünkü toplumlar dönüşebilir. Alışkanlıklar değişebilir. Çocuklar okulda artık “doğayı koru” diye değil, “atık üretme” diye öğreniyor. Gençler, ikinci el giysiyi modaya dönüştürüyor. Komşular birlikte kompost yapıyor. Küçük şeyler büyük farklar yaratıyor.

Atık, yalnızca çevreyle barışmak değil; kendi yaşam biçimimizi, değer yargılarımızı ve ilişkilerimizi de gözden geçirmek demek. Sosyolojik olarak atığın geleceği var mı derseniz…

Ben şöyle derim: Eğer birlikte hareket edersek, “atıksız” bir toplum değil belki ama “anlamlı tüketen” bir toplum hayal değil.

BUGÜN BAYRAM-BARIŞ MANÇO

  Sabahattin TURAN Sen gittin gideli İçimde öyle bir sızı var ki Yalnız sen anlarsın Sen şimdi uzakta Cennette meleklerle Bizi...