2 Mayıs 2025 Cuma

UMRANIN HAFIZASINDA ATIKLARI GİZLEMEK

 

İbn Haldun’un dediği gibi: “Toplumları yıkan dış düşmanlar değil, iç hastalıklardır.”

Sabahattin TURAN



Modern şehirlerde dolaşırken görmediğimiz şeyler vardır; çünkü artık görmemeye alışmışızdır. O şeylerden biri de: atık. Sokağın köşesine gizlenen konteynerler, yerin altına gömülen atık sistemleri ve parıltılı şehir estetiği içinde görünmezleştirilen artıklar... Bu, sadece fiziksel bir temizlik değil, toplumsal bir unutmadır. Ve unutulan sadece nesneler değil; değerlerdir.

İbn Haldun, Mukaddime’de medeniyetin yükselişini ve çöküşünü anlatırken, görünmeyen ilişkilerin izini sürer: Üretimin ahlakı, israfın sosyolojisi, refahın psikolojisi. Ona göre bir toplumun önce “asabiyesi” zayıflar, sonra alışkanlıkları gevşer, ardından değerleri erir. Ve nihayetinde, çöküş kaçınılmaz olur. Bugünün atık sorunu da işte bu çok katmanlı çöküşün dışavurumudur.



Atık sadece “madde” değildir. Tüketimin ritmi, arzuların şekli, eşyaya yüklenen anlam, kullanım süresi, atma kararı… Bunların hepsi kültüreldir. Yani atık, sosyolojik bir izdir. Ve bu iz, İbn Haldun’un tabiriyle “umranın ahlaki kıvamı”nı gösterir. Toplumlar eşyaya hükmettikçe gelişir, eşyanın hükmüne girdikçe dağılır. Bugün her yıl milyonlarca ton atık üretip bunu “yönetmekle” övünen bir medeniyetin, aslında neyi başardığını sormak gerekir.

Çünkü biz artık eşyayı değil, kendimizi tüketiyoruz.

İbn Haldun’un uyarısı nettir: Lüks çoğaldıkça, toplum önce israfa, ardından atalete sürüklenir. Atalet üretimi, üretimsizlik de düzeni bozar. Bugün devasa atık yönetim sistemlerine milyarlar harcayan yapılar, eş zamanlı olarak toplumun tüketim reflekslerini körüklemeye devam ediyor. Bu bir çelişki değil midir? Geri dönüşüm kutuları çoğalırken, geriye dönüş fikrinden her gün daha da uzaklaşmıyor muyuz?

Yapılan onca altyapı yatırımı, mevzuat düzenlemesi, kentsel planlama, AB uyum yasaları... Evet, bunlar teknik olarak ilerlemedir. Ama İbn Haldun’un çizdiği çerçevede ilerleme yalnızca teknik değil; ahlaki, kültürel ve tarihsel bağlamda anlamlıdır. Zira o, umranı sadece bina ile değil, bina edenin niyetiyle ölçer. Eğer niyet değişmemişse, sistem işlemiyor demektir. Atığı sınıflandırmak kolaydır; tüketim niyetini sınıflandırmak zordur.

Bu bağlamda atık, sadece doğayı değil, hafızayı da kirletir. Çünkü modern toplum, geçmişin kanaat kültürünü, tasarruf anlayışını, eşyanın ruhunu unutmuştur. Bunu da görsel temizlikle, teknolojiyle, dijital takip sistemleriyle maskeler. Ama maskenin ardında kalan şudur: Medeniyetin kendine yabancılaşması.

Bugün atığın kaynağında ayrıştırılmasından söz ediyoruz ama değerlerin kaynağında bozulduğunu görmüyoruz. Sadece kâğıt, cam, plastik, metal ve organik gibi ayrımlar yapıyoruz ama “Bu kadar tüketmek neden meşru görülüyor?” sorusunu sormuyoruz. İbn Haldun’un yaklaşımı ise tam olarak bu sorunun peşindedir. Atığın kaynağını maddede değil, zihinde arar.

Çünkü gerçek atık, eşyada değil; alışkanlıklardadır.

İbn Haldun’un medeniyet felsefesi, yüzeydeki refaha değil, derindeki ritme odaklanır. Eğer bu ritim bozulmuşsa; yani toplum eşyayla, doğayla ve kendiyle olan bağını koparmışsa, atık artık sadece teknik bir mesele değil, medeniyetin krizidir.

Ve bu kriz ne yönetmelikle çözülür ne de konteynerle. Bu kriz ancak hafızayla, kanaatle, ahlaki bilinçle aşılır. Aksi halde geri dönüşüm kutularının temizliğiyle övünür, ama toplumun çöküşünü gözden kaçırırız.

İbn Haldun’un dediği gibi: “Toplumları yıkan dış düşmanlar değil, iç hastalıklardır.”

Bugün atıkları yönetiyoruz, ama ya çürümeyi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

BUGÜN BAYRAM-BARIŞ MANÇO

  Sabahattin TURAN Sen gittin gideli İçimde öyle bir sızı var ki Yalnız sen anlarsın Sen şimdi uzakta Cennette meleklerle Bizi...