İbn Haldun’un dediği gibi: “Toplumları yıkan dış
düşmanlar değil, iç hastalıklardır.”
Sabahattin TURAN
İbn Haldun, Mukaddime’de medeniyetin yükselişini ve çöküşünü anlatırken, görünmeyen ilişkilerin izini sürer: Üretimin ahlakı, israfın sosyolojisi, refahın psikolojisi. Ona göre bir toplumun önce “asabiyesi” zayıflar, sonra alışkanlıkları gevşer, ardından değerleri erir. Ve nihayetinde, çöküş kaçınılmaz olur. Bugünün atık sorunu da işte bu çok katmanlı çöküşün dışavurumudur.
Atık sadece “madde” değildir. Tüketimin ritmi, arzuların
şekli, eşyaya yüklenen anlam, kullanım süresi, atma kararı… Bunların hepsi kültüreldir.
Yani atık, sosyolojik bir izdir. Ve bu iz, İbn Haldun’un tabiriyle “umranın
ahlaki kıvamı”nı gösterir. Toplumlar eşyaya hükmettikçe gelişir, eşyanın hükmüne
girdikçe dağılır. Bugün her yıl milyonlarca ton atık üretip bunu “yönetmekle” övünen
bir medeniyetin, aslında neyi başardığını sormak gerekir.
Çünkü biz artık eşyayı değil, kendimizi tüketiyoruz.
İbn Haldun’un uyarısı nettir: Lüks çoğaldıkça, toplum önce
israfa, ardından atalete sürüklenir. Atalet üretimi, üretimsizlik de düzeni bozar.
Bugün devasa atık yönetim sistemlerine milyarlar harcayan yapılar, eş zamanlı olarak
toplumun tüketim reflekslerini körüklemeye devam ediyor. Bu bir çelişki değil midir?
Geri dönüşüm kutuları çoğalırken, geriye dönüş fikrinden her gün daha da
uzaklaşmıyor muyuz?
Yapılan onca altyapı yatırımı, mevzuat düzenlemesi, kentsel
planlama, AB uyum yasaları... Evet, bunlar teknik olarak ilerlemedir. Ama İbn Haldun’un
çizdiği çerçevede ilerleme yalnızca teknik değil; ahlaki, kültürel ve tarihsel
bağlamda anlamlıdır. Zira o, umranı sadece bina ile değil, bina edenin niyetiyle
ölçer. Eğer niyet değişmemişse, sistem işlemiyor demektir. Atığı sınıflandırmak
kolaydır; tüketim niyetini sınıflandırmak zordur.
Bu bağlamda atık, sadece doğayı değil, hafızayı da kirletir.
Çünkü modern toplum, geçmişin kanaat kültürünü, tasarruf anlayışını, eşyanın ruhunu
unutmuştur. Bunu da görsel temizlikle, teknolojiyle, dijital takip sistemleriyle
maskeler. Ama maskenin ardında kalan şudur: Medeniyetin kendine yabancılaşması.
Bugün atığın kaynağında ayrıştırılmasından söz ediyoruz
ama değerlerin kaynağında bozulduğunu görmüyoruz. Sadece kâğıt, cam, plastik,
metal ve organik gibi ayrımlar yapıyoruz ama “Bu kadar tüketmek neden meşru görülüyor?”
sorusunu sormuyoruz. İbn Haldun’un yaklaşımı ise tam olarak bu sorunun peşindedir.
Atığın kaynağını maddede değil, zihinde arar.
Çünkü gerçek atık, eşyada değil; alışkanlıklardadır.
İbn Haldun’un medeniyet felsefesi, yüzeydeki refaha değil,
derindeki ritme odaklanır. Eğer bu ritim bozulmuşsa; yani toplum eşyayla, doğayla
ve kendiyle olan bağını koparmışsa, atık artık sadece teknik bir mesele değil, medeniyetin
krizidir.
Ve bu kriz ne yönetmelikle çözülür ne de konteynerle. Bu
kriz ancak hafızayla, kanaatle, ahlaki bilinçle aşılır. Aksi
halde geri dönüşüm kutularının temizliğiyle övünür, ama toplumun çöküşünü gözden
kaçırırız.
İbn Haldun’un dediği gibi: “Toplumları yıkan dış düşmanlar
değil, iç hastalıklardır.”
Bugün atıkları yönetiyoruz, ama ya çürümeyi?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder