6 Şubat 2026 Cuma

HÂL, UĞRUNA

 Sabahattin TURAN


 

Bazı haller vardır; anlatılmak için değil, emanet edilmek için yaşanır. İnsan onları doğrudan söylemez; söylerse anlamı eksilir. Bu yüzden cümle, sahibinin ağzından çıkmaz da bir başkasının kalbine bırakılır:


واشرح لها عن حالتي، روحي عليلة لأجله

Ona hâlimi anlat; ruhum onun uğruna hasta.



 

Bu cümlede suç yoktur, sitem yoktur. “لأجله” kelimesi, sebep bildirmekten çok istikamet gösterir. Yükün kimden geldiğini değil, nereye taşındığını söyler. Buradaki hastalık bir kırgınlık değildir; bir adanmışlığın bedeni yoran izidir. Ruh, iyileşmekten çok sadakati seçmiştir.

 

Ruhun hastalığı gürültü çıkarmaz. Kendini savunmaz, haklılık aramaz. Sessizdir; ama derindir. İnsan gününü yaşar, işini yapar, kalabalıklar içinde kaybolur. Yine de içerde bir yer vardır ki hep aynı cümlede durur:


روحي عليلة - Ruhum hasta. Bu, geçici bir hâl değildir; bir yolculuğun yan etkisidir. Uzadıkça iyileşmez, derinleşir.

 

“Anlat” denmesi boşuna değildir. İnsan kendi hâlini kendi diliyle taşıyamaz çoğu zaman. Dil, edebin gerisinde kalır. Kalp bilir ama ses yetmez. Bu yüzden hâl, bir tercümana bırakılır. Hâli bilen, sözü incitmeden taşıyacak olana… Bazı hakikatler doğrudan söylenirse küçülür; emanet edilirse yerini bulur.

 

Bu satırlarda “uğruna” kelimesi, acıyı yüceltmez; onu hizaya sokar. Çünkü sevgi, kusur aramaz; kusuru kendinde toplar. Yara başkasından gelmiş gibi görünse de taşınması insanın iradesine bırakılmıştır. İşte sabır, burada başlar: yükü bırakmamakta değil, yönünü kaybetmemekte.


 

Modern zamanlar bu tür cümlelere tahammül edemez. Çözüm istemezler, hız talep etmezler, motive etmezler. Sadece dururlar. Oysa bazı haller ancak durunca anlaşılır. Ruhun hastalığı da böyledir: tedavi edilmez, terbiye edilir. İnsanı dağıtmaz; toplar.

 

Bu yazı yüksek sesli değildir. Bir köşede durur. Gelen geçeni ikna etmek için değil, durmak isteyenin yanına oturmak için yazılmıştır. Çünkü asıl mânâ çoğu zaman kelimelerde değil, kelimelerin arasındaki suskunluktadır. Ve bazen tek bir cümle, uzun açıklamalardan daha sadıktır.


4 Şubat 2026 Çarşamba

SÜREKLİ MEŞGUL, SÜREKLİ GEÇ

 Sabahattin TURAN

 

Garip bir duygu bu. Gün başlıyor ama insan sanki çoktan gecikmiş gibi uyanıyor. Henüz hiçbir şey olmamışken, kaçırılmış bir şey varmış hissi… Adını koymak zor. Saatte, takvimde, ajandada karşılığı yok. Ama içte bir yerde duruyor.

 

Herkesin yaptığı gibi yapıyoruz aslında. Koşuyoruz, yetişiyoruz, cevap veriyoruz. Gün doluyor. Buna rağmen günün sonunda elde kalan şey çoğu zaman bir yorgunluk. Üstelik açıklanması da zor bir yorgunluk bu. “Ne yaptın?” sorusuna cevap verilebiliyor ama “Ne yaşadın?” sorusu boşlukta kalıyor.

 

Sorunun zamanla ilgili olduğu söylenir hep. Vaktimiz yoktur, yetişemeyiz, çağ hızlıdır. Oysa zaman var. Hatta belki de fazla var. Asıl mesele, zamanın içinde yerimizi bulamamak. Gün geçiyor ama insan o günün neresindeydi, pek belli değil.

 

Eskiden düşünmek için durmak gerekirdi. Duran insanın başına bir şey gelmezdi. Şimdi durmak şüpheli. Biraz durduğunuzda, bir şeyleri ihmal ediyormuşsunuz hissi hemen beliriyor. Bu yüzden meşguliyet, sadece bir alışkanlık değil; bir savunma biçimi hâline geliyor. İnsan meşgul oldukça güvende hissediyor. Düşünmeye fırsat kalmadıkça rahatlıyor.

 

Ama bu rahatlık uzun sürmüyor.

 

Zaman parça parça yaşanıyor artık. Bir işin içinden tam çıkamadan diğerine geçiliyor. Bir düşünce tamamlanmadan yeni bir gündem açılıyor. Böyle olunca gün doluyor ama anlar yarım kalıyor. Yarım kalan her an, insanda hafif bir eksiklik bırakıyor. O eksiklik gün boyu taşınıyor.

 

Koşu hâli bir yere varmak için değil sanki. Daha çok geri kalmamak için. Ama neyin gerisinde kalmamak? Bu da pek net değil. Herkes bir şeye yetişiyor, ama kimse vardığı yerde durup “buradayım” demiyor. Durmak, neredeyse ayıp.

 

Zamanla bu gecikme hissi normalleşiyor. İnsan artık “geç kaldım” demiyor; öyle hissediyor sadece. Sebebini aramıyor. Çünkü sebep aramak bile vakit istiyor. Yetişme refleksi düşüncenin önüne geçiyor.

 

Belki de mesele şurada düğümleniyor:

İnsan her şeyden biraz erken çıkıyor.

Bir sohbetten erken, bir cümleden erken, bir düşünceden erken…

Hiçbir şeyin içinde yeterince kalamayınca, geriye adı konmamış bir eksiklik kalıyor. O eksiklik de günün sonunda “bir şeye geç kaldım” hissine dönüşüyor.

 

Oysa çoğu zaman geç kalınan bir yer yok. Kaçırılmış somut bir an da yok. Daha çok, olunması gereken hâle varılamamış oluyor.

 

Belki de modern insan geç kalmış değildir. Sadece, sürekli hareket hâlinde olduğu için yerini fark edemiyordur.

 

Belki de bu çağda en zor olan şey şudur: Bir şeye yetişmek değil, orada kalabilmek.


KAVRAM

TEMEL BELİRTİ

PSİKOLOJİK DURUM

ZAMAN ALGISI

DAVRANIŞ MODELİ

ÇÖZÜM ÖNERİSİ

Modern Meşguliyet

Sabah uyanınca bir şeylere gecikmiş hissetmek

Açıklanamayan yorgunluk ve içsel boşluk

Zamanın parça parça yaşanması ve anların yarım kalması

Sürekli bir yerlere yetişme ve geri kalmama çabası

Bir şeye yetişmek yerine o anın içinde kalabilmek

Durma Korkusu

Bir şeyleri ihmal ediyormuş gibi hissetmek

Düşünmekten kaçma ve durmanın şüpheli görülmesi

Duran insanın başına bir şey geleceği korkusu

Meşguliyeti bir savunma biçimi olarak kullanmak

Düşünmeye ve durmaya alan açmak

Adı Konmamış Eksiklik

Hiçbir şeyin içinde yeterince kalamamak

Hafif bir eksiklik ve tamlık hissinin yokluğu

Sürekli hareket halinde olduğu için yerini fark edememek

Sohbetlerden, cümlelerden ve düşüncelerden erkenden çıkmak

Olunması gereken hale varmaya odaklanmak



1 Şubat 2026 Pazar

EŞİK TAŞLARI ÜZERİNE NOTLAR

Sabahattin TURAN

Bazı mekânlarda ses çoktur ama ayak izi yoktur. Duvarlar konuşur, zemin susar. Orada insanlar birbirini duyar fakat birbirine değmez; söz dolaşır, iş yerinde sayar. Şikâyetin buharı yükselir, fakat buharın yoğunlaşıp damla olacağı bir yüzey bulunamaz. Çünkü yüzey olmak, ıslanmayı kabul etmektir.

Bu tür mekânlarda cümleler hep yarım kalır. Başlar vardır, sonlar yoktur. Fiiller dolaşır ama fail evde değildir. Zaman suçlanır, hava suçlanır, “şartlar” suçlanır. Böylece herkes masumdur; masumiyet çoğaldıkça sonuçlar yetim kalır. Yetim sonuçlar ise büyümez; sadece çoğalır.



Kalabalık, burada bir koruma kalkanı gibi çalışır. İnsan, kalabalığın içinde kendi ağırlığını bırakır; hafifler. Hafifleyen şey sorumluluk değildir—o zaten bırakılmıştır—hafifleyen vicdandır. Vicdan hafifleyince, eleştiri bir hakka dönüşür. Hak, bedel istemez. Bedel istemeyen hak, talep etmeyi sever. Talep edilen her şey, talep edenin dışındadır. Böylece daire tamamlanır.

Dilin seçimi bu daireyi kusursuzlaştırır. Edilgenlik, bir tür nezaket sayılır. “Oldu” denir; “kim yaptı” sorusu kabalık kabul edilir. Sorular ayıp, cevaplar lüzumsuzdur. Lüzumsuzluk çoğaldıkça düzen yerleşir.

Bu noktada çözümün adı anılmaz; çünkü adı anılan şey, görünür olur. Görünür olan, çağırır. Çağrılan, yük bindirir. Oysa yükten kaçınmak için daha ince yollar vardır.

1.      Eşiklerin belirginleştirilmesi. Her sözün önüne küçük bir taş konur. Taş, “buradan geçiyorsan ıslanırsın” der. Islanmak istemeyen geri döner; geçenin ayakkabısı iz bırakır. İz, kimin geçtiğini söylemez; ama birinin geçtiğini inkâr edilemez kılar. Bu yeterlidir.

2.      Zamanın daraltılması. Geniş zamanlar, sorumluluğu saklar. “Bir ara”, “yakında”, “sonra” kelimeleri genişliğin örtüsüdür. Örtü kaldırıldığında, kısa bir pencere kalır. Pencere kapanmadan yapılan şey, yapılmıştır; yapılmayan, adını alır. İsimlendirmek, yükün yarısıdır.

3.      Bedelin sessizce eklenmesi. Bedel yüksek sesle ilan edilmez; satır arasıdır. Eleştiri, yanında küçük bir zahmetle gelir. Zahmet görünmez ama hissedilir. Hisseden, ölçer. Ölçen, tekrar düşünür. Gürültü azalır.

4.      Kayıt tutulması. Kayıt, övünmek için değil; unutmayı zorlaştırmak için vardır. Unutmak kolaydır; hatırlamak emek ister. Emek, seçici davranır. Seçicilik, sözün sayısını azaltır; ağırlığını artırır.

Sonunda bir şey olur: Şikâyet hâlâ vardır ama eskisi kadar rahat değildir. Çünkü her şikâyet, küçük bir eşiği geçmek zorundadır. Eşikler çoğaldıkça, ayak sesleri azalır; ama kalanlar yürür. Yürüyenler konuşmaz demek değildir—yalnızca konuşmadan önce ayakkabılarına bakarlar.

Ve belki de mesele tam olarak budur: Ayakkabıya bakmayı alışkanlık hâline getiren bir düzen. Orada kimse “sorumlu” olduğunu ilan etmez; ilan edenler genellikle geç kalmıştır. Sorumluluk, ilanla değil; izlerle anlaşılır. İz varsa, bir yol vardır. Yol varsa, çözüm ismen değil, fiilen mevcuttur.


4 Ocak 2026 Pazar

HETEROJEN ATIK AKIŞLARINDA ÖLÇÜM BELİRSİZLİĞİ VE VERİ SAPMASI

 Sabahattin TURAN


Atık yönetimi, çoğu zaman sayılarla konuşur. Tonlar, yüzdeler, geri kazanım oranları; raporların omurgasını oluşturur. Ancak özellikle heterojen atık akışlarında bu sayılar, mutlak bir doğruluktan çok, sistemin kendini anlatma biçimidir. Çünkü farklı kaynaklardan gelen, fiziksel ve içerik özellikleri sürekli değişen atıklar söz konusu olduğunda, ölçüm kaçınılmaz olarak belirsizlik üretir.

Bu belirsizlik, yalnızca istatistiksel bir hata payı değildir. Örnekleme yöntemlerinden tartım sistemlerine, kaynağında ayrıştırma alışkanlıklarından operasyonel uygulamalara kadar pek çok unsur veriyi sessizce şekillendirir. Ölçülen değer, çoğu zaman gerçeğin tamamı değil; ölçülebilen, görülebilen ve kayıt altına alınabilen kısmıdır. Geri kalan ise sistemin görünmeyen alanında kalır.



Son yıllarda dijital izleme sistemleri, sensör teknolojileri ve veri tabanlı takip araçları bu boşluğu kapatacağı iddiasıyla yaygınlaşmaktadır. Oysa daha fazla veri, her zaman daha doğru veri anlamına gelmez. Yanlış kurgulanmış ya da iyi kalibre edilmemiş bir sistem, belirsizliği azaltmak yerine daha hızlı üretir. Sorun veri eksikliği değil; verinin sınırlarının yeterince sorgulanmamasıdır.

Atık yönetiminde esas mesele, mutlak doğruluğa ulaşmak değildir. Asıl mesele, belirsizliği tanımak ve onu yönetilebilir bir değişken hâline getirebilmektir. Tek bir rakama tutunmak yerine, aralıklarla düşünmek; sonucu değil, yöntemi tartışmak gerekir. Çünkü atık verisi yalnızca sayısal bir çıktı değil, sistemin işleyişine dair güçlü bir göstergedir.

Sonuçta heterojen atık akışlarında yapılan ölçüm, bir hüküm değil; bir yorumdur. Asıl hata yanlış ölçmek değil, ölçülenin tartışılmaz doğru olduğuna inanmakla başlar.

1 Ocak 2026 Perşembe

ATIK YÖNETİMİNİN HESAPLANMAYAN EKONOMİK BEDELİ

 Sabahattin TURAN

Atık yönetimi çoğu zaman rakamlarla konuşur: toplama bedeli, taşıma maliyeti, bertaraf ücreti. Oysa bu kalemler, sistemin yalnızca görünen yüzüdür. Asıl maliyet, bütçe tablolarına girmeyen, ölçülmeyen ve çoğu zaman “normal” kabul edilen kayıplarda saklıdır.

Kaynağında ayrıştırılmayan her atık, yalnızca geri dönüşüm değerini değil; zamanı, enerjiyi ve insan emeğini de boşa harcar. Yanlış ayrıştırma, tesislerde verim düşüşüne, ekipman aşınmasına ve artan operasyonel yüke yol açar. Ancak bu zincirleme kayıp hiçbir zaman “ek maliyet” olarak yazılmaz.



Daha derin bir maliyet ise çevresel etkilerde ortaya çıkar. Bugün görmezden gelinen sızıntı suları, hava kirliliği ve ekosistem baskısı; yarın arıtma yatırımları, sağlık harcamaları ve rehabilitasyon projeleri olarak geri döner. Bu, atık yönetiminin ertelenmiş faturasıdır.

Bir diğer görünmeyen kalem toplumsal güven kaybıdır. “Nasıl olsa hepsi karışıyor” algısı yerleştiğinde, sistem teknik olarak değil, zihinsel olarak çöker. Bu kayıp, hiçbir ihale dosyasında yer almaz ama sürdürülebilirliğin temelini aşındırır.

Atık, doğru yönetildiğinde bir kaynak; yanlış yönetildiğinde ise sessiz bir borçtur. Gerçek maliyet, faturada yazan rakam değil, görünmeyeni görmeyi başaramayan sistemin ürettiği kayıptır. Derginin kapağında yer alması gereken soru da tam olarak budur: Atığı mı yönetiyoruz, yoksa maliyetini mi erteliyoruz?

28 Aralık 2025 Pazar

GERİ DÖNÜŞÜMÜN GÖRÜNMEYEN SORUNU “KİRLENME”

 Sabahattin TURAN

Geri dönüşüm, bugün hepimizin bildiğini sandığı ama aslında çoğu zaman yanlış anladığı bir kavram. Plastik, cam ya da kâğıt bir ambalajı geri dönüşüm kutusuna attığımızda, görevimizi tamamladığımızı düşünüyoruz. Oysa iş tam da burada başlıyor. Çünkü her ambalaj geri dönüşmez. Özellikle de kirli ise.

Bir yoğurt kabının içinde kalan son kaşık, bir karton bardağa sinmiş kahve, yağlı bir pizzanın kutusu… Bunlar küçük ayrıntılar gibi görünür. Ama geri dönüşüm dünyasında bu “küçük” şeyler büyük sorunlara yol açar. Kirlenen ambalajlar, geri dönüşüm tesislerinde ya çok zor işlenir ya da hiç işlenemez. Sonuçta, geri dönüştürüleceğini sandığımız birçok ambalaj çöpe gider.



İşin ilginç yanı şu: Geri dönüşümün başarısı genellikle ne kadar atık toplandığıyla ölçülür. Oysa asıl önemli olan, toplanan atıkların ne kadarının gerçekten yeniden kullanılabildiğidir. Kirlenme oranı yükseldikçe, geri kazanım oranı sessizce düşer. Yani sayı çok, fayda az olur.

Kirli ambalajlar yalnızca sistemi yavaşlatmaz; aynı zamanda çevreye ek yük bindirir. Daha fazla suyla yıkanmaları gerekir, daha fazla enerji harcanır, daha çok işlem yapılır. Ve bütün bu çabaya rağmen, çoğu zaman sonuç değişmez: atık bertaraf edilir. Bu da geri dönüşümün, beklenen çevresel faydayı üretmesini zorlaştırır.

Aslında mesele teknik değil, büyük ölçüde alışkanlıklarla ilgilidir. Ambalaj atıklarını hâlâ “çöp” gibi görmek, onları olduğu gibi kutuya atmak, sistemin en zayıf halkasıdır. Oysa geri dönüşüm, küçük bir ön temizlikle çok daha etkili hâle gelebilir. Bir kabı durulamak, bir şişeyi boşaltmak, kartonları kuru bırakmak… Bunlar büyük çaba gerektirmez; ama büyük fark yaratır.

Ne yazık ki bu konu yeterince konuşulmuyor. Geri dönüşüm kampanyaları, “ayır” demeyi seviyor; ama “temizle” demeyi pek hatırlamıyor. Oysa kirli ambalaj, iyi niyetli de olsa geri dönüşümün dışında kalıyor.

Belki de geri dönüşümü yeniden tanımlamamız gerekiyor. Daha fazla atık toplamak değil, daha doğru atık toplamak. Daha büyük kutular değil, daha bilinçli davranışlar. Çünkü gerçek geri dönüşüm, sadece kutuda değil; mutfakta başlıyor.

17 Aralık 2025 Çarşamba

KALBİMİN KIRAATİNDE BABAM

 Bana Kalan Edep, Bana Kalan Sessizlik 

18 Aralık 1989

Sabahattin TURAN

Her insanın bir hocası olur.

Bazılarınınki okul sıralarındadır, bazılarınınki kitaplarda.

Benim hocam… kendi babamdı.

Ve o, bana son dersini, kendi mezar taşının başında verdi.

 


Önce sadece bir taş vardı karşımda.

Üzerinde bir isim, birkaç tarih, biraz çiçek, biraz toprak…

Ama sonra, o taş gözümde bir kitaba dönüştü.

Büyük harflerle yazılmış olmayan,

Ama sessizliğiyle içime işleyen bir kitap.

 

Ve o taş bana ilk dersi şunu öğretti:

“Zaman, yazıyla ölçülmez. İnsan, iziyle okunur.”

 

Babamın bıraktığı iz, sadece evimizdeki kitaplıkta değildi.

Bir talebenin gözyaşında,

Bir hatıranın eşiğinde,

Bir unuttuğum kelimenin yeniden zihnime gelişindeydi.

 

Mezarının başında beklerken,

Birden fark ettim ki, babam orada değil.

Toprakta değil.

Çünkü bir âlim, bedeniyle değil; bıraktığı sorularla yaşar.

Ve babamın bıraktığı her soru, hâlâ cevaplanmayı bekleyen bir dua gibi

Yüreğimde asılıydı.

 

“Ölüm, Ârif için bir yok oluş değil; bir yer değiştirmedir.” İbn Arabî

 

O gün öğrendim:

Mezar taşı, sadece ölüye değil; kalana da bir şey söyler.

Ben kalmıştım.

Ve o bana şunu söylemişti:

“Evlat, söz biter. Ama sorumluluk bitmez.”

 

Çünkü ilim, sadece bilenin omzunda değildir.

Âlimin çocuğu olmak,

Sadece bir hatıraya sahip olmak değil;

Bir emanetin taşıyıcısı olmaktır.

O yüzden, babam öldüğünde, benim içimde bir başka varlık doğdu:

Sorumluluk…

Sessiz, ağır ve derin bir sorumluluk.

 

Ben artık onun adına dua eden değil,

Onun duasını sürdüren biriyim.

Çünkü o, beni dua eden biri olarak değil

Dua edilen bir hâle dönüşmek üzere yetiştirdi.

 

O gün mezarın başında anladım ki:

Babam, bana susmayı öğretti.

Ama bu suskunluk, bir kabulleniş değil; bir hazırlıktı.

İlim, önce susarak başlardı onun meclisinde.

Konuşmak isteyenin önce susması gerekirdi.

Çünkü susan, duymayı öğrenir.

Ve duyan, hikmeti fark eder.

 

Mezarda, konuşan bir taş yoktu.

Ama içimde konuşan bir zaman vardı.

Babamın zamanı…

Ve o zaman bana şunu fısıldıyordu:

“Ben gittim ama sen henüz başlamadın evlat.”

BUGÜN BAYRAM-BARIŞ MANÇO

  Sabahattin TURAN Sen gittin gideli İçimde öyle bir sızı var ki Yalnız sen anlarsın Sen şimdi uzakta Cennette meleklerle Bizi...