13 Haziran 2025 Cuma

MERKEZSİZLİĞİN HİKMETİ, MERKEZİN BENCİLLİĞİ

 Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey, büyük olmanın görünmekle değil, kaybolmakla mümkün olduğudur. Çünkü bazı hakikatler, sadece gözden uzaklaşınca gönüle yaklaşır.

Sabahattin TURAN

 

Zamanın ruhu değişti; insanın da ruhu bu değişime ayak uydurdu. Eskiden insan, kendini kâinatın ortasında değil, onun bir parçası olarak görürdü. Bir ağacın dalı gibi evrene bağlı, bir nehrin damlası gibi kendinden daha büyük bir hakikatin içinde. Bugünse durum farklı: Herkes kendi hikâyesinin başrolünde, herkes merkezin ta kendisi.

Peki ne değişti?

Eskiden toplumlar ademi merkeziyet ilkesine, yani çok merkezli, çok katmanlı, çok boyutlu yapılara sahipti. Yalnızca siyasi anlamda değil, varoluşsal anlamda da birey merkezde değildi. Tasavvufun yıllarca öğrettiği “benliğini erit ki hakikati bulasın” sözü, bu anlayışın özüdür. İnsan, nefsin daracık sınırlarından çıkar, evrensel bir uyuma dahil olurdu.



Modern zaman, bu hikâyeyi tersine çevirdi. Aydınlanma ile birlikte insan, evrenin merkezine kendini yerleştirdi. “Düşünüyorum, öyleyse varım” diyen Descartes, aslında şunu da demiş oluyordu: “Ben varım çünkü ben merkezin ta kendisiyim.”

Bugün sosyal medya üzerinden kendini gösterme, ispatlama, onaylatma çabası da bu merkeze dönüş arzusunun bir başka tezahürü. İnsan artık görünürse var, tıklanırsa gerçek, alkışlanırsa değerli. Görünmediği anda yok oluyor. Oysa tasavvuf, “görünme, kaybol” derdi. “Varlığını başkalarının takdirine bırakma, hakikatin gölgesine sığın” derdi.

Tasavvuftan uzaklaşmanın bedeli, sadece bir dinî duyarlılığın kaybı değildir. Aynı zamanda bir iç denge kaybıdır. Tasavvuf, iç terbiyeyi merkeze koyar; modernlik ise dış başarıyı. Birinde insan kendinden geçerek olgunlaşır, diğerinde kendini parlatarak yıpranır.

Bu yüzden tasavvufun öğrettiği merkezsizlik aslında bir hikmettir. Ve bu hikmet bugün çok uzağımızda. Çünkü biz merkeze oturduk ama orada rahat edemedik. Her şeyin odağı olmak kolay değil. Kaldıramadık.

Şimdi dönüp yeniden sormanın vakti: Gerçekten merkezde olmak mı huzur getirir, yoksa merkezsizliğin tevazusunda erimek mi?

11 Haziran 2025 Çarşamba

PLASTİĞİ ATTIM, DÜNYA KURTULDU SANDIM

 Sabahattin TURAN

Ne zaman boş bir su şişesini mavi kutuya atsam, içimden küçük bir kahraman doğuyor. Sanki kutunun içinden minik bir çevre perisi çıkıp bana “Aferin, sen gerçekten bu gezegeni önemsiyorsun” diyor. O an gözümde Leonardo DiCaprio, Greta Thunberg ve ben—dünyayı kurtaran üçlü olarak el ele yürüyoruz.

Ama sonra aklıma şu geliyor: Ya ben o şişeyi yıkamadan attıysam? Ya içinde birkaç damla kola kalmışsa? Ya o “geri dönüştürülebilir” sandığım paket aslında yedi farklı malzemenin karmakarışık birleşimiyse? Eyvah.

Modern çağın en büyük yanılgılarından biri: “Ben geri dönüşüme atıyorum, gerisi sistemin sorunu.” Hayır sevgili okur, sistem zaten baştan beri biraz sorunlu. Çünkü plastikle kaplanmış kartonlar, alüminyum folyoya sarılmış kağıtlar, kâğıt görünümlü ama içinde plastik film olan zarflar derken… Geri dönüşüm kutusu, çöplerin mezarlığına dönüyor. Ruhları huzura ermeyen ambalajlar, orada sessizce bekliyor.



Bir de şu var: Her ambalaj geri dönüştürülebilir yazıyor. Çünkü kulağa çok hoş geliyor. Ama tıpkı “organik” ya da “doğal” gibi, bu da bazen sadece bir pazarlama duası. Gerçekte o ambalajın geri dönüştürülüp dönüştürülmediği, işlenebilirliği, kirliliği, maliyeti... Hepsi koca bir muamma.

Ve biz, bu muammayı mavi kutuya atarak çözdüğümüzü sanıyoruz.

Ama hakkını yemeyelim; sistem de bize pek yardımcı olmuyor. Geri dönüşüm kutuları hâlâ mahallede saklambaç oynuyor. Etkin toplama sistemi mi? Eh, biraz temennilere bağlı. Endüstriyel ölçekte verimli geri dönüşüm? O da büyüklerimizin takdirine kalmış.

Peki biz ne yapacağız? Süper kahraman gibi hissetmeden önce, o şişeyi bir sudan geçirsek fena olmaz. Ambalajları tüketirken “Bunu sonra ayrıştırmak mümkün mü?” diye düşünsek, belki de daha az karmaşa yaratırız. Ya da en radikali: Daha az ambalajlı ürün tükensek? Aman aman! Ne diyorum ben öyle, alışveriş keyfimizin içine limon sıkmayalım şimdi…

Sonuç olarak, geri dönüşüm bir mucize değil. Daha çok, mucizeye uygun zemin hazırlanması gereken bir süreç. Ve biz bu sürecin en başındaki tuğlayız. Doğru yere, doğru şekilde konmazsak, üzerine ne inşa edilirse edilsin yıkılmaya mahkûm.

Ama moral bozmak yok! Sonuçta mavi kutuya attığımız her şey, içimizdeki küçük çevreciyi gülümsetmeye devam edecek. Dünya kurtulmasa da biz kurtulduk sanmaya devam ederiz. O da bir şeydir, değil mi?

9 Haziran 2025 Pazartesi

"BEN" SORUNUN NERESİNDE?

 Sabahattin TURAN

 

Bir sorunla karşı karşıya kaldığımızda, onu çözmek için önce nerede durduğumuzu, kim olarak baktığımızı ve neyi amaçladığımızı sorgulamalıyız. Çünkü bazen mesele, çözülmesi gereken bir problemden çok, probleme yüklediğimiz anlamdan ibarettir. Bu noktada şu soru bir felsefi labirent gibi karşımıza çıkar:

“Bir insan kendini bir yere koyarsa sorun çözümsüz hale gelir mi?”

Bu soru, yüzeyde psikolojik ya da toplumsal bir tespiti andırsa da derinine indiğimizde özne ile nesne, benlik ile öteki, algı ile gerçeklik arasındaki gerilime dokunur. İnsan, kendini bir yere koyduğunda aslında yalnızca fiziki bir konum almaz; anlamsal bir merkez de kurar. Ne gariptir ki merkeze yerleşen özne, tüm doğruların mihenk taşı olmaya başlar. “Ben haklıyım”, “ben incindim”, “ben anlaşılamıyorum” gibi cümleler, çoğu zaman bir gerçeklik inşasının değil, bir yanılsamanın yansımalarıdır.



Jean-Paul Sartre, insanın “özgürlüğe mahkûm” olduğunu söylerken, aslında bireyin kendi anlamını kendi inşa etmesi gerektiğini vurgular. Ancak bu inşa süreci, kimi zaman benlik putuna tapınma hâline dönüşür. Bir sorun karşısında kişi kendisini mutlak hakikatin temsilcisi olarak konumlandırırsa, artık orada karşılıklı anlayış değil, tek taraflı mutlaklık vardır. Bu da diyaloğu değil, monoloğu doğurur. Ve monologda çözüm yoktur, yalnızca yankı vardır.

Öte yandan, Heidegger'in deyimiyle insan “Dasein”dır; yani varoluşu sorgulayan, anlam arayan bir varlıktır. Sorunun içinde yer almak, dışsal bir müdahaleden çok, varlığın kendisini o sorun içinde konumlandırmasıdır. Bu konumlanma, özne olmanın sorumluluğunu üstlenmek anlamına gelir. O hâlde kendini bir yere koymak bazen çözümü doğurur; çünkü insan artık seyirci değil, faildir. Ama bu yer, sabit değil akışkan, katı değil esnek, buyurgan değil mütevazıysa...

Kendini bir yere koymak, eğer bir “ben merkezcilik” hâline gelmişse sorun çözümsüzleşir. Ama bu koyuş, kendini hakikatin yerine değil, hakikatin izleyicisi olarak konumlandırıyorsa, o zaman mesele değişir. Burada Kierkegaard’ın “birey olma” vurgusu önemlidir. Birey olmak, kendi varoluşunun farkında olmakla başlar ama bu farkındalık başkalarının varlığını silmek için değil, onlarla birlikte bir hakikat arayışına çıkmak içindir.

Bu nedenle sorunun çözülüp çözülmeyeceği, kişinin kendini bir yere koymasından çok, kendini nereye ve nasıl koyduğuna bağlıdır. Eğer kişi benliğini mutlaklaştırır, kendi hakikatini evrensel hakikat zannederse, her çözüm ihtimali bir çöküşe dönüşür. Ama kişi kendini anlamaya çalışan, kendi sınırlarının farkında bir varlık olarak konumlandırırsa, sorunlar çatışmanın değil anlamın kapısını aralayabilir.

7 Haziran 2025 Cumartesi

BALİNANIN DÜŞÜŞÜ VE SÜPERNOVA

 Sabahattin TURAN

 

Varlık, çoğu zaman gürültüyle değil, sessizlikle açığa çıkar. Balinanın su altındaki düşüşü ile yıldızın kendini patlatarak süpernovaya dönüşmesi, zamanın farklı örgülerinde yazılmış iki yok oluş cümlesidir. İlki sessizliğe gömülerek çoğalır, ikincisi çığlıkla parçalanarak dağılır. Ama her ikisi de bir şeyi sabitler: Çöküş, bir son değil; başka formlara açılan bir ontolojik geçittir.


Balinanın düşüşü— “whale fall” olarak adlandırılır modern bilimde—biyolojinin en dramatik metaforudur belki de. Kendi kütlesinin ağırlığını okyanusun en derin sessizliğine emanet eden bir beden düşünün. Bu düşüş, birkaç yıl içinde bir ekosisteme dönüşür. Ölü beden, yaşamı çoğaltan bir platforma evrilir. Bu, Heidegger’in “varlık ve zaman” ilişkisinde üstü örtük kalan şeyi ifşa eder: Varlık, çürümeden de var olabilir; ama çürüme, varlığı çoğaltır.




Süpernova ise daha teatral bir yıkımdır. Yıldız, kendi içine çökerek kendi dışına fırlar. Işık hızında dağılırken aslında kendini iptal etmez, aksine kendini çoğul formlarda yeniden yazar: nötron yıldızları, kara delikler, element bulutları… O patlama anı, Pascal’ın deyişiyle “sessizliğin sonsuz boşluğu”nu bile bir anlığına susturur. Bu da bize şunu düşündürür: Evrenin en yaratıcı anları, onun kendi kendini yıkıma uğrattığı anlardır.


Peki balina ile yıldız neden benzeşir? Biri okyanusun karanlığında, diğeri kozmosun boşluğunda. Fakat ikisi de kendi sistemlerinin sınırına ulaşarak, kendiliklerinden feragat eder. Burada önemli olan yalnızca fiziki benzerlik değil; epistemolojik ve varlık bilimsel bir iz düşüm: Her ikisi de “ben artık ben değilim” dediği anda başkaları için yaşanabilir hâle gelir. Varlığın en verimli hâli, kendi formundan çıktığı andır.


Daha da ileri gidecek olursak, bu iki olayın ortak noktası entropidir: Yüksek düzenli bir sistemin bozulmaya doğru evirilmesidir. Fakat bu “bozulma”, pozitivist indirgemeciliğin sandığı gibi salt bir çürüme değil, yaratıcı dağılmadır. Balinanın bedeni, bir canlılar mozaiğine; yıldızın kalıntısı ise elementsel bir yazılıma dönüşür. İkisi de dağılarak kod üretir.


Şu hâlde diyebiliriz ki, doğanın kozmik retoriğinde “yokluk” bir eksiklik değil, bir formdur. Ve bu form, sessiz bir gramerle işler: Okyanus diplerindeki mikroorganizmaların kimyasal şiiriyle, yıldız kalıntılarının kozmik müziği aynı ölçüde anlaşılmaz ve aynı ölçüde kurucudur.


Bilinçli bir göz için bu iki düşüş de birer alet değil, ayettir. Okyanus dibinde çürüyen kemiklerde de uzak bir galaksinin son ışık patlamasında da varlığa ait bir hakikat açığa çıkar: Her şey bir iz bırakır, ama o iz yalnızca sessizlikte duyulur.


Balina düşerken konuşmaz. Yıldız patlarken kendini anlatmaz. Ama ikisi de zamanın büyük belleğine bir satır daha ekler. Ve belki biz, o satırları okumayı öğrenirsek, yaşamın sadece bir çizgide değil; bir dairede, hatta bir sonsuzluk işaretinde aktığını da kavrayabiliriz.

3 Haziran 2025 Salı

İNSANIN VE DOĞANIN HAFIZASINDA 5 HAZİRAN

 Sabahattin TURAN

 

Zaman, insanın icadıdır; doğa ise hafızadır. Her yaprağın çizgisi, her taşın suskunluğu, her rüzgârın yönü... Hepsi geçmişin sessiz yankısıdır. Ve insan, bu yankıların içinden geçen bir bilinçtir yalnızca. 5 Haziran Dünya Çevre Günü, takvimde bir gün değil, bu bilinçle yüzleşmenin eşiğidir. Belki de günlerden çok, iç zamanın metafiziğinde açılan bir kapıdır. 

Doğayı anlamak, biyolojiyi öğrenmek değildir sadece. Doğayı anlamak, varlığın özüyle bir konuşmaya girmektir. Ağacı bir organizma değil de bir zaman taşıyıcısı gibi görmek... Taşı sadece bir kütle değil, bir sessizliği anlatan varlık olarak duymak... İnsan, doğayı dışsal bir obje olarak değil, içsel bir eşlikçi olarak kavradığında; işte o zaman “çevre” diye adlandırdığı şeyin aslında kendi varoluşsal topografyası olduğunu anlar. 

Doğa, yaşanacak bir mekân değil; düşünülecek bir dildir. Sokrates'in Atina sokaklarında yürürken değil de İkaria kıyılarında rüzgârı dinlerken daha iyi düşündüğünü bilirdik. Heidegger’in “varlık”ı anlamaya çalıştığı orman kulübesi, doğanın insan düşüncesine nasıl bir iç mekân sunduğunun kanıtıdır. 

5 Haziran bu anlamda bir çevre bilinci değil, bir varlık bilincidir. Doğaya dönmek değil, zaten hiçbir zaman ondan çıkmadığımızı fark etmektir. Ağaçlar büyüdükçe zamanın nasıl da derinleştiğini; toprak çatladıkça hafızanın nasıl sızdığını anlamaktır. 

İnsan, doğadan ayrı değil; doğanın kendi üzerine düşündüğü bir tezahürdür. Belki de doğa, bir bilinç yaratmak istedi ve insanı inşa etti. Göz, rüzgârı anlamak için açıldı; el, toprağı hissetmek için oluştu; kalp, göğün sonsuzluğunu duyumsamak için attı. 

Bu yüzden 5 Haziran yalnızca bir çevresel farkındalık değil, doğanın kendini insanda duyma arzusunun fark edilmesidir. Her insan, doğanın kendi içindeki şiirini yazdığı bir metindir. Ve bu metin ne kadar plastikle ne kadar asfaltla ne kadar dijital dikkatle örtülürse örtülsün, derinlerde hâlâ toprağın ilk kelimesi çınlar. 

Çevre sorunlarını teknik terimlerle, karbon ayak izleriyle, sürdürülebilirlik metrikleriyle tartışmak kolaydır. Ama asıl zor olan, insanın kendine dönmesidir. Çünkü gerçek sorun, doğayı tüketmek değil, kendini unutmaktır. Tükenen orman değil; unutulan sezgidir. Kuruyan göl değil; boğulan bilinçtir. 

5 Haziran bu anlamda bir doğaya dönüş değil; insanın içindeki doğayı anımsama günüdür. Yeryüzüyle kurduğumuz ilişkiyi gözden geçirmek değil; yeryüzü olduğumuzu idrak etmektir.

Bir ağacın altında durmak. Bir taşı avuçlamak. Bir nehrin kıyısında oturmak. Tüm bunlar ritüel değilse nedir? İnsan, her zaman doğayla sessiz ritüeller kurmuştur. Gözle değil, bilinçle görmeye çalışmıştır. İşte bu yüzden 5 Haziran, bir etkinlik günü değil; bir iç sessizliğe çekilme çağrısıdır. 

Bazen bir yaprağın titreyişi, bir kitaplık dolusu bilgiden daha çok şey söyler. Çünkü bilgi zihinle duyulur, ama anlam, doğanın gövdesinde saklıdır. 

5 Haziran, yalnızca bir günü işaret etmez. O, insanın doğaya değil, kendi iç varlığına dönme günüdür. Plastiklerin sayımıyla değil, bilinçle başlar. Ölçülebilir verilerle değil, sessizlikle anlaşılır. Çünkü doğa, sadece korunacak bir sistem değil; kendi içimizde yankılanan bir varoluş aynasıdır. 

Bu aynaya bakmaya cesareti olan herkes için 5 Haziran, bir gün değil, bir uyanıştır.

2 Haziran 2025 Pazartesi

EŞEĞİN GÖLGESİNDE KALAN ZAMAN

 Sabahattin TURAN

“Bir Çocukluk Hatırası Olarak ‘Arkadaşım Eşek’” 


Kaç yıl oldu saymadım…

Çünkü bazı ayrılıkların kaç yıl sürdüğü sayılmaz. Bazı gidişlerin içinde zaman durur. Sayılar, takvimler, mevsimler… Hepsi bir şey söylemeye çalışır ama hiçbir şey anlatamaz. Zaman, sadece geçip gitmez çünkü; bazen insanın içinde bir yerde kalır ve orada sonsuz bir bekleyişe dönüşür. 



Barış MANÇO’nun o şarkısını ilk kez ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum ama her duyduğumda ne hissettiğimi biliyorum: Kaybolmuş bir şeyin ardından gelen tarifsiz bir sızı… Bir çocuğun yitirdiği köy, bir adamın kendini kaybettiği şehir… Ve ortasında, bir eşek.

Evet, bir eşek.

Ne garip... Yüzyıllardır sessizce bizimle yaşayan, sırtında yük taşıyan, dudaklarında saman ezgisiyle hayata katlanan o varlık, bir gün bir şarkıda gözyaşına dönüşüverdi. Çünkü o eşek, aslında bizdik. Sessizdik, sabırlıydık, dayanırdık. Bir yük vardı omzumuzda: geçmişin yükü, hatıraların yükü, terk edilmişliğin yükü… 

“Yoksa bana küstün mü? Unuttun mu beni?”

Bu bir sitem değil, bir yakarıştır. Çünkü unutulmak, terk edilmekten daha ağırdır. Terk ediliş bir andır ama unutuluş bir süreç. Sessizce, azar azar eksilirsin. Adın önce rüzgârda savrulur, sonra ağızdan düşer, sonra kalpten… Ve bir sabah uyanırsın, bir zamanlar ait olduğun her şey senden uzaklaşmış. Sen hâlâ oradasın ama artık kimse seni beklemiyor. 

O yüzden “Arkadaşım Eşek” bir şarkıdan çok daha fazlasıdır. O, içimizde yarım kalan bir vedadır. Söylenmemiş son sözlerin, gidilmemiş son yolların, sarılmamış son dostlukların sesidir. Çocukluğumuzu toprağa gömdüğümüz günlerin hatırasıdır. 

“Yaban tayları çayırda tepişiyor mu?”

Bilmiyorum.
Çünkü artık yaban taylarının koştuğu çayırlarda apartmanlar yükseliyor.
 

“Çilli horoz kedilerle dövüşüyor mu?”

Sanmam. Çünkü artık horozlar bile doğmadan kesiliyor.

Ve kuzularla oğlaklar sevişmiyor artık; çünkü biz doğanın dilini unuttuk.

Eşek burada bir sembolse eğer — ki öyledir — o zaman en çok biz benziyoruz ona. Katlandığımız ayrılıklar, içine gömdüğümüz sevgiler, yüklenip de taşımaktan yorgun düştüğümüz hatıralar… Hepsi bir eşek kadar sessiz, bir çocuk kadar masum. 

Ama işte sorun şu ki: biz bu sessizliği unuttuk. Şehir bize çok şey öğretti belki ama en çok da susmayı unutturdu. Eskiden bir göz süzüşüyle anlatırdık derdimizi, şimdi üç ekran, beş bildirim yetmiyor kalbimizi açmaya. Köyü terk ettiğimiz gün, sadece evi değil, dili de duyguyu da insanlığı da bıraktık ardımızda. 

Ve şimdi, bir şarkı duyduğumuzda gözümüz doluyor. Çünkü o şarkı, bizi biz yapan şeyin çok uzağında bıraktığımızı hatırlatıyor. 

“Arkadaşım eşek” demek kolay; ama bir zamanlar gerçekten eşekle arkadaş olmuş bir çocuk olarak kalmak zor. 

Belki de artık yapabileceğimiz tek şey var:

Uzun kulaklarını son bir kez sallayan o eşeğe bir selam göndermek.

Ve itiraf etmek: Seni değil, kendimizi unuttuk.

Sana değil, en çok kendimize küstük.

HUZURU ARARKEN KURALLARDA KAYBOLMAK

 Sabahattin TURAN

İnsanın en eski sorularından biri, en yenisi olarak karşısına çıkmaya devam ediyor: Huzur mu istiyoruz gerçekten, yoksa sadece düzenli bir kayboluşun güvenini mi? Bu soru, çağlar boyunca değişmedi; sadece biçim değiştirdi. Antik çağda evrenin logos’unu ararken de modern birey Google’da “sade yaşam tüyoları” ararken de bu ikilik yerli yerindeydi: Huzur mu, kural mı?

Huzur, bir iç durumu temsil eder: karmaşanın ortasında bir iç ritim, gürültünün içinde bir anlam yankısı. Kural ise dış dünyanın çerçevesidir: neyin doğru, neyin yasak, neyin kabul edilebilir olduğunu belirleyen bir sınır dizgesi. Fakat modern birey, çoğu zaman bu iki olguyu karıştırır. Huzuru, düzenle; düzeni, mutlak kurallarla eşitler. Oysa felsefe, bu denklemdeki gizli hatayı yüzeye çıkarır. Zira kural, tek başına anlam taşımaz; anlamlandırılmadıkça da huzur doğurmaz.



Immanuel Kant, kuralsız bir özgürlüğün anlamsız olduğunu savunur. Ona göre birey, ancak kendi aklının koyduğu yasaya itaat ettiğinde özgür olabilir. Dışarıdan gelen bir kural değil, içeriden gelen bir ödev duygusu vardır burada. İşte bu nedenle Kant’ta huzur, körü körüne kuralcılıkla değil, ahlâkî özerklikle ilişkilidir. Kategorik imperatif, bireyin evrensel bir yasa koyucu gibi davranmasını ister; çünkü yalnızca o zaman birey, kendi vicdanında huzura erebilir.

Ancak Kant’ın akılcılığı, insanın içindeki başka gerilimleri unutur: Kaygıyı, inancı, absürdü...

Søren Kierkegaard, insanı "sonsuzluk ile sonluluk arasında gerilmiş bir varlık" olarak tanımlar. Bu gerilim, huzurun düşmanı değil, ön koşuludur. Kaygı, insanın özgürlükle karşılaştığında duyduğu varoluşsal çırpınmadır. Ve bu çırpınma, kişiyi kurallardan uzaklaştırıp Allah’a atılacak iman sıçrayışına hazırlar. Huzur, Kierkegaard için düzenin içinde değil, paradoksun kalbindedir. Kurallar burada anlamını yitirir; çünkü inanç, akıl dışı ama ruhsal olarak zorunlu bir atılımdır. Yani gerçek huzur, bir şeyin doğru olup olmadığından çok, onun uğruna titreyerek yaşanıp yaşanmadığıyla ilgilidir.

Albert Camus’a göre ise huzur ne inançta ne de kurallarda bulunabilir. Evrenin sessizliği karşısında insanın anlam arayışı saçmadır, der Camus. Ama bu saçmalık, bir umutsuzluk değil; tam tersine bir uyanıştır. Kuralların tesellisi, Allah’ın varlığına dair inanç, hatta sistemli felsefe bile bu saçmalığı gideremez. O hâlde insanın görevi, bütün bunlara rağmen yaşamaya devam etmektir. Mutlu Sisyphos, taşı her defasında tepeye yuvarlamaya devam eder — çünkü anlam onun dışsal sonucunda değil, bilinçli tekrarındadır. Camus’un huzuru, teslimiyet değil, bilinçli direniştir.

İslam düşüncesinde İbn Arabi, tüm bu tartışmayı aşkın bir boyuta taşır. Ona göre varlık birdir (vahdetü’l-vücûd), insan ise bu birliğin farkına vardıkça kemale erer. Kurallar, şeriatın yüzeyinde bir nehir gibi akar; ama marifet, o nehrin derinliklerinde gizlidir. Huzur, dışsal kurallara körü körüne itaate değil; bu kuralların arkasındaki ilahi hikmete erişebilmekle mümkündür. Varlığın her an tecelli ettiğini bilmek, kişiyi korkudan özgürleştirir. İbn Arabi’nin huzuru, teslimiyetle değil, hakikatin idrakiyle elde edilir.

Huzur, varoluşun kolay yolu değildir. Kuralın rahatlatıcı çerçevesine sığınmak, belirsizlikle yüzleşmekten kaçmanın bir biçimi olabilir. Oysa gerçek huzur, belirsizliğin içinde bir yön bulabilmektir. Kant’ın akılcılığıyla, Kierkegaard’ın kaygısıyla, Camus’nün isyanıyla ve İbn Arabi’nin tefekkürüyle şekillenmiş çok katmanlı bir iç yolculuktur bu.

Kurallar, yaşamı kolaylaştırır; ama bazen de ruhu daraltır. Huzur, kuralın gölgesinde değil; insanın kendi iç pusulasını bulmasında, kendi ahlâkını, inancını, isyanını ve marifetini bir dengeye oturtabilmesindedir. Ve belki de en çok da şurada gizlidir: Sessizliğe gömülmeden susabilmekte, düzene körü körüne boyun eğmeden sebat edebilmekte...

BUGÜN BAYRAM-BARIŞ MANÇO

  Sabahattin TURAN Sen gittin gideli İçimde öyle bir sızı var ki Yalnız sen anlarsın Sen şimdi uzakta Cennette meleklerle Bizi...