Sabahattin TURAN
Varlık, çoğu
zaman gürültüyle değil, sessizlikle açığa çıkar. Balinanın su altındaki düşüşü ile
yıldızın kendini patlatarak süpernovaya dönüşmesi, zamanın farklı örgülerinde yazılmış
iki yok oluş cümlesidir. İlki sessizliğe gömülerek çoğalır, ikincisi çığlıkla parçalanarak
dağılır. Ama her ikisi de bir şeyi sabitler: Çöküş, bir son değil; başka
formlara açılan bir ontolojik geçittir.
Balinanın düşüşü— “whale fall” olarak
adlandırılır modern bilimde—biyolojinin en dramatik metaforudur belki de. Kendi
kütlesinin ağırlığını okyanusun en derin sessizliğine emanet eden bir beden düşünün.
Bu düşüş, birkaç yıl içinde bir ekosisteme dönüşür. Ölü beden, yaşamı çoğaltan bir
platforma evrilir. Bu, Heidegger’in “varlık ve zaman” ilişkisinde üstü örtük kalan
şeyi ifşa eder: Varlık, çürümeden de var olabilir; ama çürüme, varlığı çoğaltır.
Süpernova ise daha teatral bir yıkımdır.
Yıldız, kendi içine çökerek kendi dışına fırlar. Işık hızında dağılırken aslında
kendini iptal etmez, aksine kendini çoğul formlarda yeniden yazar: nötron yıldızları,
kara delikler, element bulutları… O patlama anı, Pascal’ın deyişiyle “sessizliğin
sonsuz boşluğu”nu bile bir anlığına susturur. Bu da bize şunu düşündürür: Evrenin
en yaratıcı anları, onun kendi kendini yıkıma uğrattığı anlardır.
Peki balina ile yıldız neden benzeşir?
Biri okyanusun karanlığında, diğeri kozmosun boşluğunda. Fakat ikisi de kendi sistemlerinin
sınırına ulaşarak, kendiliklerinden feragat eder. Burada önemli olan yalnızca fiziki
benzerlik değil; epistemolojik ve varlık bilimsel bir iz düşüm:
Her ikisi de “ben artık ben değilim” dediği anda başkaları için yaşanabilir hâle
gelir. Varlığın en verimli hâli, kendi formundan çıktığı andır.
Daha da ileri gidecek olursak, bu iki
olayın ortak noktası entropidir: Yüksek düzenli bir sistemin bozulmaya doğru evirilmesidir.
Fakat bu “bozulma”, pozitivist indirgemeciliğin sandığı gibi salt bir çürüme değil,
yaratıcı dağılmadır. Balinanın bedeni, bir canlılar mozaiğine;
yıldızın kalıntısı ise elementsel bir yazılıma dönüşür. İkisi de dağılarak
kod üretir.
Şu hâlde diyebiliriz ki, doğanın kozmik
retoriğinde “yokluk” bir eksiklik değil, bir formdur. Ve bu form,
sessiz bir gramerle işler: Okyanus diplerindeki mikroorganizmaların kimyasal şiiriyle,
yıldız kalıntılarının kozmik müziği aynı ölçüde anlaşılmaz ve aynı ölçüde kurucudur.
Bilinçli bir göz için bu iki düşüş de
birer alet değil, ayettir. Okyanus dibinde çürüyen
kemiklerde de uzak bir galaksinin son ışık patlamasında da varlığa ait bir hakikat
açığa çıkar: Her şey bir iz bırakır, ama o iz yalnızca sessizlikte duyulur.
Balina düşerken konuşmaz. Yıldız patlarken kendini anlatmaz. Ama ikisi de zamanın büyük belleğine bir satır daha ekler. Ve belki biz, o satırları okumayı öğrenirsek, yaşamın sadece bir çizgide değil; bir dairede, hatta bir sonsuzluk işaretinde aktığını da kavrayabiliriz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder