7 Haziran 2025 Cumartesi

BALİNANIN DÜŞÜŞÜ VE SÜPERNOVA

 Sabahattin TURAN

 

Varlık, çoğu zaman gürültüyle değil, sessizlikle açığa çıkar. Balinanın su altındaki düşüşü ile yıldızın kendini patlatarak süpernovaya dönüşmesi, zamanın farklı örgülerinde yazılmış iki yok oluş cümlesidir. İlki sessizliğe gömülerek çoğalır, ikincisi çığlıkla parçalanarak dağılır. Ama her ikisi de bir şeyi sabitler: Çöküş, bir son değil; başka formlara açılan bir ontolojik geçittir.


Balinanın düşüşü— “whale fall” olarak adlandırılır modern bilimde—biyolojinin en dramatik metaforudur belki de. Kendi kütlesinin ağırlığını okyanusun en derin sessizliğine emanet eden bir beden düşünün. Bu düşüş, birkaç yıl içinde bir ekosisteme dönüşür. Ölü beden, yaşamı çoğaltan bir platforma evrilir. Bu, Heidegger’in “varlık ve zaman” ilişkisinde üstü örtük kalan şeyi ifşa eder: Varlık, çürümeden de var olabilir; ama çürüme, varlığı çoğaltır.




Süpernova ise daha teatral bir yıkımdır. Yıldız, kendi içine çökerek kendi dışına fırlar. Işık hızında dağılırken aslında kendini iptal etmez, aksine kendini çoğul formlarda yeniden yazar: nötron yıldızları, kara delikler, element bulutları… O patlama anı, Pascal’ın deyişiyle “sessizliğin sonsuz boşluğu”nu bile bir anlığına susturur. Bu da bize şunu düşündürür: Evrenin en yaratıcı anları, onun kendi kendini yıkıma uğrattığı anlardır.


Peki balina ile yıldız neden benzeşir? Biri okyanusun karanlığında, diğeri kozmosun boşluğunda. Fakat ikisi de kendi sistemlerinin sınırına ulaşarak, kendiliklerinden feragat eder. Burada önemli olan yalnızca fiziki benzerlik değil; epistemolojik ve varlık bilimsel bir iz düşüm: Her ikisi de “ben artık ben değilim” dediği anda başkaları için yaşanabilir hâle gelir. Varlığın en verimli hâli, kendi formundan çıktığı andır.


Daha da ileri gidecek olursak, bu iki olayın ortak noktası entropidir: Yüksek düzenli bir sistemin bozulmaya doğru evirilmesidir. Fakat bu “bozulma”, pozitivist indirgemeciliğin sandığı gibi salt bir çürüme değil, yaratıcı dağılmadır. Balinanın bedeni, bir canlılar mozaiğine; yıldızın kalıntısı ise elementsel bir yazılıma dönüşür. İkisi de dağılarak kod üretir.


Şu hâlde diyebiliriz ki, doğanın kozmik retoriğinde “yokluk” bir eksiklik değil, bir formdur. Ve bu form, sessiz bir gramerle işler: Okyanus diplerindeki mikroorganizmaların kimyasal şiiriyle, yıldız kalıntılarının kozmik müziği aynı ölçüde anlaşılmaz ve aynı ölçüde kurucudur.


Bilinçli bir göz için bu iki düşüş de birer alet değil, ayettir. Okyanus dibinde çürüyen kemiklerde de uzak bir galaksinin son ışık patlamasında da varlığa ait bir hakikat açığa çıkar: Her şey bir iz bırakır, ama o iz yalnızca sessizlikte duyulur.


Balina düşerken konuşmaz. Yıldız patlarken kendini anlatmaz. Ama ikisi de zamanın büyük belleğine bir satır daha ekler. Ve belki biz, o satırları okumayı öğrenirsek, yaşamın sadece bir çizgide değil; bir dairede, hatta bir sonsuzluk işaretinde aktığını da kavrayabiliriz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

BUGÜN BAYRAM-BARIŞ MANÇO

  Sabahattin TURAN Sen gittin gideli İçimde öyle bir sızı var ki Yalnız sen anlarsın Sen şimdi uzakta Cennette meleklerle Bizi...