Sabahattin TURAN
Bir sorunla karşı karşıya
kaldığımızda, onu çözmek için önce nerede durduğumuzu, kim olarak baktığımızı ve
neyi amaçladığımızı sorgulamalıyız. Çünkü bazen mesele, çözülmesi gereken bir problemden
çok, probleme yüklediğimiz anlamdan ibarettir. Bu noktada şu soru bir felsefi
labirent gibi karşımıza çıkar:
“Bir insan kendini bir yere koyarsa sorun çözümsüz
hale gelir mi?”
Bu soru, yüzeyde psikolojik ya da toplumsal bir tespiti andırsa da derinine indiğimizde özne ile nesne, benlik ile öteki, algı ile gerçeklik arasındaki gerilime dokunur. İnsan, kendini bir yere koyduğunda aslında yalnızca fiziki bir konum almaz; anlamsal bir merkez de kurar. Ne gariptir ki merkeze yerleşen özne, tüm doğruların mihenk taşı olmaya başlar. “Ben haklıyım”, “ben incindim”, “ben anlaşılamıyorum” gibi cümleler, çoğu zaman bir gerçeklik inşasının değil, bir yanılsamanın yansımalarıdır.
Jean-Paul Sartre, insanın “özgürlüğe mahkûm” olduğunu
söylerken, aslında bireyin kendi anlamını kendi inşa etmesi gerektiğini vurgular.
Ancak bu inşa süreci, kimi zaman benlik putuna tapınma hâline dönüşür. Bir
sorun karşısında kişi kendisini mutlak hakikatin temsilcisi olarak konumlandırırsa,
artık orada karşılıklı anlayış değil, tek taraflı mutlaklık vardır. Bu da
diyaloğu değil, monoloğu doğurur. Ve monologda çözüm yoktur, yalnızca yankı vardır.
Öte yandan, Heidegger'in deyimiyle insan “Dasein”dır;
yani varoluşu sorgulayan, anlam arayan bir varlıktır. Sorunun içinde yer almak,
dışsal bir müdahaleden çok, varlığın kendisini o sorun içinde konumlandırmasıdır.
Bu konumlanma, özne olmanın sorumluluğunu üstlenmek anlamına gelir. O hâlde
kendini bir yere koymak bazen çözümü doğurur; çünkü insan artık seyirci değil, faildir.
Ama bu yer, sabit değil akışkan, katı değil esnek, buyurgan değil mütevazıysa...
Kendini bir yere koymak, eğer bir “ben merkezcilik”
hâline gelmişse sorun çözümsüzleşir. Ama bu koyuş, kendini hakikatin yerine değil,
hakikatin izleyicisi olarak konumlandırıyorsa, o zaman mesele değişir. Burada Kierkegaard’ın
“birey olma” vurgusu önemlidir. Birey olmak, kendi varoluşunun farkında olmakla
başlar ama bu farkındalık başkalarının varlığını silmek için değil, onlarla birlikte
bir hakikat arayışına çıkmak içindir.
Bu nedenle sorunun çözülüp çözülmeyeceği, kişinin kendini bir yere koymasından çok, kendini nereye ve nasıl koyduğuna bağlıdır. Eğer kişi benliğini mutlaklaştırır, kendi hakikatini evrensel hakikat zannederse, her çözüm ihtimali bir çöküşe dönüşür. Ama kişi kendini anlamaya çalışan, kendi sınırlarının farkında bir varlık olarak konumlandırırsa, sorunlar çatışmanın değil anlamın kapısını aralayabilir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder