3 Haziran 2025 Salı

İNSANIN VE DOĞANIN HAFIZASINDA 5 HAZİRAN

 Sabahattin TURAN

 

Zaman, insanın icadıdır; doğa ise hafızadır. Her yaprağın çizgisi, her taşın suskunluğu, her rüzgârın yönü... Hepsi geçmişin sessiz yankısıdır. Ve insan, bu yankıların içinden geçen bir bilinçtir yalnızca. 5 Haziran Dünya Çevre Günü, takvimde bir gün değil, bu bilinçle yüzleşmenin eşiğidir. Belki de günlerden çok, iç zamanın metafiziğinde açılan bir kapıdır. 

Doğayı anlamak, biyolojiyi öğrenmek değildir sadece. Doğayı anlamak, varlığın özüyle bir konuşmaya girmektir. Ağacı bir organizma değil de bir zaman taşıyıcısı gibi görmek... Taşı sadece bir kütle değil, bir sessizliği anlatan varlık olarak duymak... İnsan, doğayı dışsal bir obje olarak değil, içsel bir eşlikçi olarak kavradığında; işte o zaman “çevre” diye adlandırdığı şeyin aslında kendi varoluşsal topografyası olduğunu anlar. 

Doğa, yaşanacak bir mekân değil; düşünülecek bir dildir. Sokrates'in Atina sokaklarında yürürken değil de İkaria kıyılarında rüzgârı dinlerken daha iyi düşündüğünü bilirdik. Heidegger’in “varlık”ı anlamaya çalıştığı orman kulübesi, doğanın insan düşüncesine nasıl bir iç mekân sunduğunun kanıtıdır. 

5 Haziran bu anlamda bir çevre bilinci değil, bir varlık bilincidir. Doğaya dönmek değil, zaten hiçbir zaman ondan çıkmadığımızı fark etmektir. Ağaçlar büyüdükçe zamanın nasıl da derinleştiğini; toprak çatladıkça hafızanın nasıl sızdığını anlamaktır. 

İnsan, doğadan ayrı değil; doğanın kendi üzerine düşündüğü bir tezahürdür. Belki de doğa, bir bilinç yaratmak istedi ve insanı inşa etti. Göz, rüzgârı anlamak için açıldı; el, toprağı hissetmek için oluştu; kalp, göğün sonsuzluğunu duyumsamak için attı. 

Bu yüzden 5 Haziran yalnızca bir çevresel farkındalık değil, doğanın kendini insanda duyma arzusunun fark edilmesidir. Her insan, doğanın kendi içindeki şiirini yazdığı bir metindir. Ve bu metin ne kadar plastikle ne kadar asfaltla ne kadar dijital dikkatle örtülürse örtülsün, derinlerde hâlâ toprağın ilk kelimesi çınlar. 

Çevre sorunlarını teknik terimlerle, karbon ayak izleriyle, sürdürülebilirlik metrikleriyle tartışmak kolaydır. Ama asıl zor olan, insanın kendine dönmesidir. Çünkü gerçek sorun, doğayı tüketmek değil, kendini unutmaktır. Tükenen orman değil; unutulan sezgidir. Kuruyan göl değil; boğulan bilinçtir. 

5 Haziran bu anlamda bir doğaya dönüş değil; insanın içindeki doğayı anımsama günüdür. Yeryüzüyle kurduğumuz ilişkiyi gözden geçirmek değil; yeryüzü olduğumuzu idrak etmektir.

Bir ağacın altında durmak. Bir taşı avuçlamak. Bir nehrin kıyısında oturmak. Tüm bunlar ritüel değilse nedir? İnsan, her zaman doğayla sessiz ritüeller kurmuştur. Gözle değil, bilinçle görmeye çalışmıştır. İşte bu yüzden 5 Haziran, bir etkinlik günü değil; bir iç sessizliğe çekilme çağrısıdır. 

Bazen bir yaprağın titreyişi, bir kitaplık dolusu bilgiden daha çok şey söyler. Çünkü bilgi zihinle duyulur, ama anlam, doğanın gövdesinde saklıdır. 

5 Haziran, yalnızca bir günü işaret etmez. O, insanın doğaya değil, kendi iç varlığına dönme günüdür. Plastiklerin sayımıyla değil, bilinçle başlar. Ölçülebilir verilerle değil, sessizlikle anlaşılır. Çünkü doğa, sadece korunacak bir sistem değil; kendi içimizde yankılanan bir varoluş aynasıdır. 

Bu aynaya bakmaya cesareti olan herkes için 5 Haziran, bir gün değil, bir uyanıştır.

2 Haziran 2025 Pazartesi

EŞEĞİN GÖLGESİNDE KALAN ZAMAN

 Sabahattin TURAN

“Bir Çocukluk Hatırası Olarak ‘Arkadaşım Eşek’” 


Kaç yıl oldu saymadım…

Çünkü bazı ayrılıkların kaç yıl sürdüğü sayılmaz. Bazı gidişlerin içinde zaman durur. Sayılar, takvimler, mevsimler… Hepsi bir şey söylemeye çalışır ama hiçbir şey anlatamaz. Zaman, sadece geçip gitmez çünkü; bazen insanın içinde bir yerde kalır ve orada sonsuz bir bekleyişe dönüşür. 



Barış MANÇO’nun o şarkısını ilk kez ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum ama her duyduğumda ne hissettiğimi biliyorum: Kaybolmuş bir şeyin ardından gelen tarifsiz bir sızı… Bir çocuğun yitirdiği köy, bir adamın kendini kaybettiği şehir… Ve ortasında, bir eşek.

Evet, bir eşek.

Ne garip... Yüzyıllardır sessizce bizimle yaşayan, sırtında yük taşıyan, dudaklarında saman ezgisiyle hayata katlanan o varlık, bir gün bir şarkıda gözyaşına dönüşüverdi. Çünkü o eşek, aslında bizdik. Sessizdik, sabırlıydık, dayanırdık. Bir yük vardı omzumuzda: geçmişin yükü, hatıraların yükü, terk edilmişliğin yükü… 

“Yoksa bana küstün mü? Unuttun mu beni?”

Bu bir sitem değil, bir yakarıştır. Çünkü unutulmak, terk edilmekten daha ağırdır. Terk ediliş bir andır ama unutuluş bir süreç. Sessizce, azar azar eksilirsin. Adın önce rüzgârda savrulur, sonra ağızdan düşer, sonra kalpten… Ve bir sabah uyanırsın, bir zamanlar ait olduğun her şey senden uzaklaşmış. Sen hâlâ oradasın ama artık kimse seni beklemiyor. 

O yüzden “Arkadaşım Eşek” bir şarkıdan çok daha fazlasıdır. O, içimizde yarım kalan bir vedadır. Söylenmemiş son sözlerin, gidilmemiş son yolların, sarılmamış son dostlukların sesidir. Çocukluğumuzu toprağa gömdüğümüz günlerin hatırasıdır. 

“Yaban tayları çayırda tepişiyor mu?”

Bilmiyorum.
Çünkü artık yaban taylarının koştuğu çayırlarda apartmanlar yükseliyor.
 

“Çilli horoz kedilerle dövüşüyor mu?”

Sanmam. Çünkü artık horozlar bile doğmadan kesiliyor.

Ve kuzularla oğlaklar sevişmiyor artık; çünkü biz doğanın dilini unuttuk.

Eşek burada bir sembolse eğer — ki öyledir — o zaman en çok biz benziyoruz ona. Katlandığımız ayrılıklar, içine gömdüğümüz sevgiler, yüklenip de taşımaktan yorgun düştüğümüz hatıralar… Hepsi bir eşek kadar sessiz, bir çocuk kadar masum. 

Ama işte sorun şu ki: biz bu sessizliği unuttuk. Şehir bize çok şey öğretti belki ama en çok da susmayı unutturdu. Eskiden bir göz süzüşüyle anlatırdık derdimizi, şimdi üç ekran, beş bildirim yetmiyor kalbimizi açmaya. Köyü terk ettiğimiz gün, sadece evi değil, dili de duyguyu da insanlığı da bıraktık ardımızda. 

Ve şimdi, bir şarkı duyduğumuzda gözümüz doluyor. Çünkü o şarkı, bizi biz yapan şeyin çok uzağında bıraktığımızı hatırlatıyor. 

“Arkadaşım eşek” demek kolay; ama bir zamanlar gerçekten eşekle arkadaş olmuş bir çocuk olarak kalmak zor. 

Belki de artık yapabileceğimiz tek şey var:

Uzun kulaklarını son bir kez sallayan o eşeğe bir selam göndermek.

Ve itiraf etmek: Seni değil, kendimizi unuttuk.

Sana değil, en çok kendimize küstük.

HUZURU ARARKEN KURALLARDA KAYBOLMAK

 Sabahattin TURAN

İnsanın en eski sorularından biri, en yenisi olarak karşısına çıkmaya devam ediyor: Huzur mu istiyoruz gerçekten, yoksa sadece düzenli bir kayboluşun güvenini mi? Bu soru, çağlar boyunca değişmedi; sadece biçim değiştirdi. Antik çağda evrenin logos’unu ararken de modern birey Google’da “sade yaşam tüyoları” ararken de bu ikilik yerli yerindeydi: Huzur mu, kural mı?

Huzur, bir iç durumu temsil eder: karmaşanın ortasında bir iç ritim, gürültünün içinde bir anlam yankısı. Kural ise dış dünyanın çerçevesidir: neyin doğru, neyin yasak, neyin kabul edilebilir olduğunu belirleyen bir sınır dizgesi. Fakat modern birey, çoğu zaman bu iki olguyu karıştırır. Huzuru, düzenle; düzeni, mutlak kurallarla eşitler. Oysa felsefe, bu denklemdeki gizli hatayı yüzeye çıkarır. Zira kural, tek başına anlam taşımaz; anlamlandırılmadıkça da huzur doğurmaz.



Immanuel Kant, kuralsız bir özgürlüğün anlamsız olduğunu savunur. Ona göre birey, ancak kendi aklının koyduğu yasaya itaat ettiğinde özgür olabilir. Dışarıdan gelen bir kural değil, içeriden gelen bir ödev duygusu vardır burada. İşte bu nedenle Kant’ta huzur, körü körüne kuralcılıkla değil, ahlâkî özerklikle ilişkilidir. Kategorik imperatif, bireyin evrensel bir yasa koyucu gibi davranmasını ister; çünkü yalnızca o zaman birey, kendi vicdanında huzura erebilir.

Ancak Kant’ın akılcılığı, insanın içindeki başka gerilimleri unutur: Kaygıyı, inancı, absürdü...

Søren Kierkegaard, insanı "sonsuzluk ile sonluluk arasında gerilmiş bir varlık" olarak tanımlar. Bu gerilim, huzurun düşmanı değil, ön koşuludur. Kaygı, insanın özgürlükle karşılaştığında duyduğu varoluşsal çırpınmadır. Ve bu çırpınma, kişiyi kurallardan uzaklaştırıp Allah’a atılacak iman sıçrayışına hazırlar. Huzur, Kierkegaard için düzenin içinde değil, paradoksun kalbindedir. Kurallar burada anlamını yitirir; çünkü inanç, akıl dışı ama ruhsal olarak zorunlu bir atılımdır. Yani gerçek huzur, bir şeyin doğru olup olmadığından çok, onun uğruna titreyerek yaşanıp yaşanmadığıyla ilgilidir.

Albert Camus’a göre ise huzur ne inançta ne de kurallarda bulunabilir. Evrenin sessizliği karşısında insanın anlam arayışı saçmadır, der Camus. Ama bu saçmalık, bir umutsuzluk değil; tam tersine bir uyanıştır. Kuralların tesellisi, Allah’ın varlığına dair inanç, hatta sistemli felsefe bile bu saçmalığı gideremez. O hâlde insanın görevi, bütün bunlara rağmen yaşamaya devam etmektir. Mutlu Sisyphos, taşı her defasında tepeye yuvarlamaya devam eder — çünkü anlam onun dışsal sonucunda değil, bilinçli tekrarındadır. Camus’un huzuru, teslimiyet değil, bilinçli direniştir.

İslam düşüncesinde İbn Arabi, tüm bu tartışmayı aşkın bir boyuta taşır. Ona göre varlık birdir (vahdetü’l-vücûd), insan ise bu birliğin farkına vardıkça kemale erer. Kurallar, şeriatın yüzeyinde bir nehir gibi akar; ama marifet, o nehrin derinliklerinde gizlidir. Huzur, dışsal kurallara körü körüne itaate değil; bu kuralların arkasındaki ilahi hikmete erişebilmekle mümkündür. Varlığın her an tecelli ettiğini bilmek, kişiyi korkudan özgürleştirir. İbn Arabi’nin huzuru, teslimiyetle değil, hakikatin idrakiyle elde edilir.

Huzur, varoluşun kolay yolu değildir. Kuralın rahatlatıcı çerçevesine sığınmak, belirsizlikle yüzleşmekten kaçmanın bir biçimi olabilir. Oysa gerçek huzur, belirsizliğin içinde bir yön bulabilmektir. Kant’ın akılcılığıyla, Kierkegaard’ın kaygısıyla, Camus’nün isyanıyla ve İbn Arabi’nin tefekkürüyle şekillenmiş çok katmanlı bir iç yolculuktur bu.

Kurallar, yaşamı kolaylaştırır; ama bazen de ruhu daraltır. Huzur, kuralın gölgesinde değil; insanın kendi iç pusulasını bulmasında, kendi ahlâkını, inancını, isyanını ve marifetini bir dengeye oturtabilmesindedir. Ve belki de en çok da şurada gizlidir: Sessizliğe gömülmeden susabilmekte, düzene körü körüne boyun eğmeden sebat edebilmekte...

30 Mayıs 2025 Cuma

KENDİNİ BİR YERE KOYMAK VE ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN KAYNAĞI

 Sabahattin TURAN 

İnsanın kendini bir yere koyması, sıradan bir varoluşsal tavır gibi görünse de İslam felsefesi ve kelâmında bu tutum, benliğin mutlaklaşması ve dolayısıyla hakikatle arasına giren perde olarak okunur. İmam Gazâlî’nin “Tehâfütü’l-Felâsife” (Felsefecilerin Tutarsızlığı) eserinde belirttiği üzere, hakikat ancak nefsin ilahi rızaya teslimiyetiyle erişilir. Kendini bir yere koymak, Gazâlî’ye göre nefsin bencillik ve gururla öne çıkmasıdır; bu da kalbin en temel hastalığıdır. Nitekim Gazâlî, benliğin sultasını kaldırmadıkça ilim ve marifetin çözümsüz kalacağını söyler. Çünkü nefs, “ben buradayım” dediği an, ilim bir yere sabitlenmiş, dinamik ve esnek olma gücünü yitirmiştir. 

Bu mesele, İbn Arabî’nin “Vahdet-i Vücud” anlayışıyla yeni bir boyut kazanır. O’na göre, gerçek varlık ancak Allah’tır ve tüm mahlûkat, O’nun yansımasıdır. İnsan kendini bir yere koyduğunda, bu yansımanın sabit ve ayrık bir parçası olduğunu düşünür. Oysa İbn Arabî, insanın varlığının hakikatte sürekli akan bir deniz olduğunu vurgular; durağanlaşmak, yani kendini yerleştirmek, varlığın özüne yabancılaşmaktır. Çözümsüzlük burada, insanın varlıkla olan süreksiz bağının kopmasıdır; kendini sabitlemek, mutlak olanın akışını reddetmektir.



Fahreddin Râzî ise bu düşünceleri kelâmî usul ile yoğurarak, akıl ve nakil arasında hassas bir denge kurar. Ona göre, insanın yerini bilmesi ancak Allah’a mutlak teslimiyetle mümkündür; zira insan ne mutlak akıl ne de mutlak varlık değildir. Kendini bir yere koymak, aklın sınırlarını aşmak anlamına gelir ve böylece fikirler sertleşir, çözüm olanakları kapanır. Râzî, tevhidin ‘tevhîd-i rubûbiyet’ boyutuna dikkat çekerek, insanın kendini merkeze koymasının, Allah’ın rubûbiyetini inkâr etmekle eş anlamlı olduğunu belirtir. Oysa gerçek çözüm, insanın kendi konumunu sorgulayıp mutlak sahibin iradesi önünde tevazu göstermesinde gizlidir. 

Bu üç düşünürün ışığında; “bir insan kendini bir yere koyarsa sorun çözümsüz hale gelir mi?” sorusu, benliğin ve varlığın sabitlenmesi, mutlaklaşma arzusuyla hakikatten kopuş olarak anlaşılır. Sorun, dışsal değil, içseldir; insanın kendini merkeze koyması, varlığın dinamizmini ve hakikatin çoklu katmanlarını inkâr etmesidir. Bu durum, çözümün önündeki en büyük engeldir çünkü hakikat, sabit bir yerde değil, sürekli bir hareket ve teslimiyet halinde ortaya çıkar. 

Sonuç olarak çözüm; benliğin kendine ait sınırlarını bilmesi, aklın Allah’a bağlılığını kavraması ve varlığın akışkan doğasını idrak etmesinde yatar. Kendini bir yere koymak, varlıkla ve ilahi hakikatle bağların kopmasıdır; bu yüzden sorunların çözümsüzlüğü kaçınılmazdır. Hakikate erişmek, yersizlikte barışmayı, kendini aşmayı ve tevhit ufkuna yönelmeyi gerektirir.



28 Mayıs 2025 Çarşamba

VEFAYA VEFAYLA CEVAP VERİLİR

 Sadakatin Unutulan Ahlâkı Üzerine Bir Düşünce Yazısı

 

Sabahattin TURAN

 


Hayat dediğimiz şey, büyük anlardan çok küçük izlerden oluşur. Bir tebessüm, bir dokunuş, bir zamanlar verilen bir söz… Ve bazen de tam unutulacakken hatırlanan bir dostluk. İşte tam da bu nedenle, “vefaya vefayla cevap verilir” cümlesi beni hep derinden etkiler. Çünkü vefa, günümüzde kaybolmaya yüz tutmuş değerlerin en sessiz ama en güçlü olanıdır. 

Vefa dediğimiz şey aslında bir tür içsel hafıza, bir sadakat biçimi. Ama sadece bir kişiye değil; bir zamana, bir hatıraya, bir iyiliğe sadakat. Artık çoğumuz “güncel”in peşinden koşarken, geçmişte bize el uzatanları hatırlamak şöyle dursun, onlardan rahatsızlık bile duyar hale geldik. Oysa bir dostluğun kıymeti, ihtiyacımız olduğunda değil; ihtiyaç hissetmediğimizde de hatırlayabilmemizdedir. 



Bugünün dünyasında vefa göstermek, neredeyse zamanın ruhuna karşı gelmek gibi. Ama tam da bu yüzden kıymetli. Çünkü değerler, azaldıkça daha çok parlamaya başlar. Tıpkı gece karanlığında parlayan tek bir yıldız gibi. Vefaya vefayla cevap vermek de işte böyle bir yıldızdır. Işığı az, ama yönü bellidir. 

Unutmamak; işte tüm mesele bu. İnsanı insan yapan şey sadece ne bildiği değil, neyi unutmamayı seçtiğidir. Vefasızlık, bilginin değil, hafızanın ve kalbin eksikliğidir. 

Ve belki de bu yüzden hâlâ bir dostun halini soruyorsak, hâlâ eski bir iyiliği unutmadıysak, hâlâ bir ismi sevgiyle anabiliyorsak — bu çağda hâlâ insan kalabilmişiz demektir. 

Çünkü vefaya en güzel cevap, yine vefadır.

DIRAL DEDE’NİN DÜDÜĞÜ MASALININ İÇİNDEN YÜKSELEN VİCDANIN SESİ

 Barış MANÇO’nun Efsanevi Fablında Ahlak, Otorite ve Anlam Arayışı Üzerine Bir Deneme 

Sabahattin TURAN


 

Her çocuk masalı, gizli bir felsefî metindir aslında. Her fıkra, karanlık bir dehlizde parlayan adalet kıvılcımıdır. Barış MANÇO’nun “Dral Dede’nin Düdüğü” adlı şarkısı ise yalnızca bir çocuk şarkısı değil, modern toplumun ahlaki bunalımına dair metaforik bir yankıdır. Bu şarkı, masal diliyle anlatılan bir uyarıdır; düdükle temsil edilen ses, yalnızca bir ihtiyarın uyarı aracı değil, toplumun bastırılmış vicdanının acı bir çığlığıdır.

 Masalın Yapısı: Birey, Toplum ve Ahlaki Denetim

“Dral Dede” figürü, masalsı karakter olmasının ötesinde, geleneksel bilgeliğin cisimleşmiş halidir. Yaşlı, sakallı, sıradışı özelliklere sahip ve yalnız yaşayan bir figür olarak karşımıza çıkan bu karakter, modern dünyanın kaybettiği “ortak akıl” ve “ortak değer” anlayışını temsil eder. O, Tanpınar’ın saatleri ayarlayan adamı gibi bir düzenleyicidir; ama teknolojik saatleri değil, ahlaki saatleri ayarlayan bir zaman ustasıdır.

Dral Dede’nin çocuklara dağıttığı düdük, bu bağlamda basit bir oyuncak değil; adaletin, sorumluluğun ve vicdani muhasebenin sembolüdür. Bu düdüğü öttürmek, sadece bir davranış bildirisi değil, kişinin kendi iç sesiyle yüzleşmesidir. Düdük, sadece bir uyarı değil, aynı zamanda “gördüğünü söyleme”nin değil, “doğruyu haykırma”nın aracıdır. Toplumsal yapının giderek bireyselleştiği, susmanın erdem sayıldığı bir çağda, Dral Dede'nin düdüğü bir direniş sesidir.


Çocuk ve Denetim: Ahlaki Otonomi Meselesi

Barış MANÇO’nun metni, çocuklara dışsal bir otoritenin (Dral Dede’nin) verdiği ahlaki bir yetkiyi işlerken, aynı zamanda o yetkinin içselleşmesini de talep eder. Şarkının ilerleyen dizelerinde çocukların düdüğü nasıl kullandıkları, aslında onların toplumsal rolleri ve ahlaki gelişimleriyle doğrudan ilişkilidir. Kimi çocuğun düdüğü çıkarıp dürüstçe öttürmesi, kimi çocuğun onu saklaması ya da unutması, modern insanın vicdanla olan mesafesini gözler önüne serer.

Bu noktada düdük, Freud’un “üstbenlik” (superego) kavramını çağrıştırır. Superego, bireyin içselleştirdiği otoritedir. Dral Dede’nin düdüğü de benzer biçimde, içselleştirilen ahlaki denetimi temsil eder. Bu nedenle çocukların düdüğü çalmadaki tutumları, yalnızca Dral Dede'ye değil, kendi içsel yargıçlarına da verdikleri bir cevaptır.

Masalın Altmetni: Otorite Krizi ve Modern Anomi

“Dral Dede’nin Düdüğü”, 1980’li yılların Türkiye’sinde yazılmış olmasına rağmen, evrensel ve zamansız bir tema taşır: Otoritenin çözülmesi ve değerlerin buharlaşması. Michel Foucault’nun “iktidarın mikro düzeyde işleyişi”ne dair analizleriyle örtüşen bir biçimde, bu şarkı da merkezi olmayan bir denetim önerir: Her birey kendi düdüğünü taşımalı, ama onun ne zaman ve nasıl öttürüleceğine kendi karar vermelidir.

Bu bağlamda Dral Dede'nin dağıttığı düdükler, bir tür “ahlak nesnesi” olarak dolaşımdadır. Bu nesne, yalnızca bireyi değil, toplumu da şekillendiren bir kültürel sermayeye dönüşür. Düdüğün bireysel elde bulunması, otoritenin bireysel düzeyde içselleştirilmesini; ama onun doğru zamanda kullanılması, toplumsal düzenin korunmasını ifade eder.

Barış MANÇO’nun Epistemolojisi: Müzikte Felsefe Arayışı

Barış MANÇO’nun “Dral Dede’nin Düdüğü”nde yaptığı şey, masal aracılığıyla modern etik sorunları tartışmaktır. O, müziği yalnızca estetik bir alan olarak değil, aynı zamanda pedagojik ve felsefi bir mecra olarak kullanır. Anlatımda kullanılan sade ve ritmik dil, aslında son derece karmaşık ve derinlikli kavramları çocukların dünyasına uygun bir biçimde kodlar: Sorumluluk, dürüstlük, cesaret ve hesap verebilirlik…

Barış MANÇO burada yalnızca bir sanatçı değil, bir ethos mimarıdır. O, melodik yapı üzerinden bir değerler sistemi inşa eder. Her çocuk, bu şarkıyla birlikte, bir düdük taşır aslında. Ve her yetişkin, o düdüğün sorumluluğunu unutarak büyümüş bir çocuktur belki de…

Sonuç: Düdüğü Kim Üfler?

Dral Dede’nin masalı, sonu gelmeyen bir soru bırakır ardında: Düdüğü kim üfler? Ya da daha derin biçimiyle sorarsak: Kim ne zaman ve nasıl konuşur? Toplumun hangi noktasında birey, susmaktan çok konuşmanın doğru olduğunu hisseder? Ve o an geldiğinde, hâlâ elinde bir düdük var mıdır?

Barış MANÇO bu masalıyla, yalnızca çocuklara değil, vicdanını yitirmiş yetişkinlere de seslenir. Dral Dede’nin düdüğü, her sabah aynaya baktığımızda duyduğumuz ama çoğunlukla bastırdığımız iç sesin ta kendisidir.

 

Barış MANÇO’ya rahmetle…
Dral Dede’ye selamla…
Düdüğü unutanlara ise bir hatırlatma niyetiyle…

25 Mayıs 2025 Pazar

ÇÖPE GİDEN HAYATLAR, KEFENE SARILAN EŞYALAR (GASSAL BİR GERİ DÖNÜŞÜMCÜ MÜDÜR?)

 Bir deneme yazısı

Sabahattin TURAN



İnsan hayatının son durağında sessizce belirir gassal. Ne bir alkışla karşılanır ne de bir törenle uğurlanır. Onun varlığı, hayatın görünmeyen yüzüne ait, suskun bir bilgeliği temsil eder. Elinde su, yüreğinde dua, aklında ise son temizlik... Öyle bir temizlik ki; bedenin dünyevi izlerinden arınması, kalanın hakikatle yüzleşmeye hazırlanmasıdır.

Peki bir gassal ne yapar?

Aslında sadece yıkamaz; arınmaya eşlik eder, yükleri hafifletir. Toprağa kavuşacak bedenin dünyadan son ayrılığını zarafetle sağlar. Sessizdir, ama konuşur. Suyu dökerken zamanın tortularını da akıtır. Kefeni sararken kimliğin, servetin, rütbenin o ince bezin altında ne kadar hükümsüz olduğunu fısıldar.

Düşünürüm bazen…

Bir geri dönüşümcü de bir tür gassal değil midir?

Elinde eldiven, gözünde koruyucu gözlükle yürür o da kirli, atılmış, dışlanmış şeylerin arasında. Kimsenin artık bakmak istemediği, yok saydığı, "atık" dediği şeylere yönelir. Onları ayırır, temizler, sınıflandırır. Geri döndürülebilecek olanla, artık geri dönüşü olmayanı birbirinden ayırır. Tıpkı gassalın, kefene saracağı bedeni ayırdığı gibi.



Birinin karşısında bir hayat sessizce son bulmuş, diğerinin karşısında ise bir tüketim çağı sona ermiştir.

Gassal bedenle ilgilenir, geri dönüşümcü maddenin ruhuyla.

Biri ölenin izini siler, diğeri tüketilenin değerini arar.

İkisi de sonla uğraşır, ama işlevleri yeniden başlatmaktır.

Biri ahirete, biri dünyaya dair bir umut taşır.

 

Belki de bu yüzden ikisini birbirine benzetiyorum.

İnsan öldüğünde gassala, eşya tükendiğinde geri dönüşümcüye teslim edilir.

İkisi de görünmeyen bir etik duruşu temsil eder:

"Hiçbir şey, hiçbir kimse, layıkıyla uğurlanmadan bırakılmamalı."

 

Biz hayattayken ne çok şey atıyoruz;

Kelimeler, eşyalar, insanlar...

Gassal bize bedenin,

Geri dönüşümcü ise dünyanın emanet olduğunu hatırlatır.

 

Biri toprağa hazırlar,

Diğeri toprağı korur.

 

Belki bu yüzden;

Gassal bir geri dönüşümcü değildir, ama her geri dönüşümcü biraz gassaldır.

İkisi de bir veda işçisidir.

İkisi de değerli olanı çürümekten kurtarır.

MEMENTO MORİ “ÖLECEĞİNİ HATIRLA”

  Sosyolojik Bir Deneme Sabahattin TURAN   Toplumların kendilerini nasıl kurduklarını anlamanın ince yollarından biri, onların ölümle ku...