Sabahattin TURAN
İnsanın en eski sorularından biri, en yenisi olarak karşısına
çıkmaya devam ediyor: Huzur mu istiyoruz gerçekten, yoksa sadece düzenli bir
kayboluşun güvenini mi? Bu soru, çağlar boyunca değişmedi; sadece biçim değiştirdi.
Antik çağda evrenin logos’unu ararken de modern birey Google’da “sade yaşam tüyoları”
ararken de bu ikilik yerli yerindeydi: Huzur mu, kural mı?
Huzur, bir iç durumu temsil eder: karmaşanın ortasında bir iç ritim, gürültünün içinde bir anlam yankısı. Kural ise dış dünyanın çerçevesidir: neyin doğru, neyin yasak, neyin kabul edilebilir olduğunu belirleyen bir sınır dizgesi. Fakat modern birey, çoğu zaman bu iki olguyu karıştırır. Huzuru, düzenle; düzeni, mutlak kurallarla eşitler. Oysa felsefe, bu denklemdeki gizli hatayı yüzeye çıkarır. Zira kural, tek başına anlam taşımaz; anlamlandırılmadıkça da huzur doğurmaz.
Immanuel Kant, kuralsız bir özgürlüğün anlamsız olduğunu
savunur. Ona göre birey, ancak kendi aklının koyduğu yasaya itaat ettiğinde
özgür olabilir. Dışarıdan gelen bir kural değil, içeriden gelen bir ödev duygusu
vardır burada. İşte bu nedenle Kant’ta huzur, körü körüne kuralcılıkla değil, ahlâkî
özerklikle ilişkilidir. Kategorik imperatif, bireyin evrensel bir yasa koyucu
gibi davranmasını ister; çünkü yalnızca o zaman birey, kendi vicdanında huzura erebilir.
Ancak Kant’ın akılcılığı, insanın içindeki başka gerilimleri
unutur: Kaygıyı, inancı, absürdü...
Søren Kierkegaard, insanı "sonsuzluk ile sonluluk
arasında gerilmiş bir varlık" olarak tanımlar. Bu gerilim, huzurun düşmanı
değil, ön koşuludur. Kaygı, insanın özgürlükle karşılaştığında duyduğu varoluşsal
çırpınmadır. Ve bu çırpınma, kişiyi kurallardan uzaklaştırıp Allah’a atılacak iman
sıçrayışına hazırlar. Huzur, Kierkegaard için düzenin içinde değil, paradoksun
kalbindedir. Kurallar burada anlamını yitirir; çünkü inanç, akıl dışı ama ruhsal
olarak zorunlu bir atılımdır. Yani gerçek huzur, bir şeyin doğru olup olmadığından
çok, onun uğruna titreyerek yaşanıp yaşanmadığıyla ilgilidir.
Albert Camus’a göre ise huzur ne inançta ne de kurallarda
bulunabilir. Evrenin sessizliği karşısında insanın anlam arayışı saçmadır, der Camus.
Ama bu saçmalık, bir umutsuzluk değil; tam tersine bir uyanıştır. Kuralların tesellisi,
Allah’ın varlığına dair inanç, hatta sistemli felsefe bile bu saçmalığı gideremez.
O hâlde insanın görevi, bütün bunlara rağmen yaşamaya devam etmektir. Mutlu Sisyphos,
taşı her defasında tepeye yuvarlamaya devam eder — çünkü anlam onun dışsal sonucunda
değil, bilinçli tekrarındadır. Camus’un huzuru, teslimiyet değil, bilinçli direniştir.
İslam düşüncesinde İbn Arabi, tüm bu tartışmayı aşkın bir
boyuta taşır. Ona göre varlık birdir (vahdetü’l-vücûd), insan ise bu birliğin
farkına vardıkça kemale erer. Kurallar, şeriatın yüzeyinde bir nehir gibi akar;
ama marifet, o nehrin derinliklerinde gizlidir. Huzur, dışsal kurallara körü körüne
itaate değil; bu kuralların arkasındaki ilahi hikmete erişebilmekle mümkündür.
Varlığın her an tecelli ettiğini bilmek, kişiyi korkudan özgürleştirir. İbn Arabi’nin
huzuru, teslimiyetle değil, hakikatin idrakiyle elde edilir.
Huzur, varoluşun kolay yolu değildir. Kuralın rahatlatıcı
çerçevesine sığınmak, belirsizlikle yüzleşmekten kaçmanın bir biçimi olabilir. Oysa
gerçek huzur, belirsizliğin içinde bir yön bulabilmektir. Kant’ın akılcılığıyla,
Kierkegaard’ın kaygısıyla, Camus’nün isyanıyla ve İbn Arabi’nin tefekkürüyle şekillenmiş
çok katmanlı bir iç yolculuktur bu.
Kurallar, yaşamı kolaylaştırır; ama bazen de ruhu daraltır.
Huzur, kuralın gölgesinde değil; insanın kendi iç pusulasını bulmasında, kendi ahlâkını,
inancını, isyanını ve marifetini bir dengeye oturtabilmesindedir. Ve belki de en
çok da şurada gizlidir: Sessizliğe gömülmeden susabilmekte, düzene körü körüne boyun
eğmeden sebat edebilmekte...







