30 Temmuz 2025 Çarşamba

ÖLÜLER DE ZANNEDİYOR DİRİLER HER GÜN HELVA YİYOR

 Sosyolojik Yönü Ağır Basan Bir Deneme

Sabahattin TURAN

 

Ölülerin zannı, dirilerin unutuşuyla çelişir. Ölüm, toplumun hafızasında kısa vadeli bir sarsıntı, uzun vadede ise yer açma işlemidir. Toplumlar, sürekli akan bir nehir gibi, kayıplarını ardında bırakmadan ilerleyemez. Bu yüzden yas, törenselleşir; acı, ritüele bağlanır. Helva, bu ritüelin en tatlı ironisidir.

 

Her ölüm erkendir” diyen birey, kaybın öznesidir. Oysa toplum için her ölüm, yer açan, devreden bir işlevdir. İnsan ölür, ardından dualar edilir, helva kavrulur, taziye yapılır ve sonra... unutulur. Buradaki “ölüler de zannediyor” kısmı, sadece bir aldanışa değil, aynı zamanda toplumsal gerçekliğin inşa ettiği aldatıcı bir düzene işaret eder: Toplum, ölüye gösterdiği kısa süreli merasimle kendi vicdanını rahatlatır. Bu merasim, aslında dirilerin kendi sürekliliklerini güvence altına alma pratiğidir.

 

Sosyolojik açıdan baktığımızda, ölüm bir bitişten çok bir düzenin sürmesi için gereken zorunlu boşaltım mekanizmasıdır. Modern toplumlarda bu süreç hızlandırılmıştır: Cenaze işleri hızla halledilir, mezar taşları sipariş edilir, ardından gündelik hayata dönüş başlar. Ne taziye evleri ne de mezar başı ziyaretleri, ölüyle sahici bir bağ kurmaya yöneliktir artık. Ritüel, simgesel bir borcun ödenmesidir yalnızca.

 

Ölüler, yaşarken umut bağladıkları toplumsal aidiyetin ölümle de süreceğini sanırlar. Oysa toplum, ölünün ardından yalnızca bir süreliğine duraklar. Sonra yeniden başlar: pazartesi mesaisi, sabah trafiği, çocukların okulu, haber bültenleri… Helva, bir kez kavrulur; sonra rafa kaldırılır.

 

İşin trajik boyutu şudur: Diriler de farkında olmadan aynı yanılgıyı sürdürür. Kendi ölümlerinden sonra da hatırlanacaklarını, isimlerinin sokaklara verileceğini, fotoğraflarının duvarlarda kalacağını umarlar. Ancak toplumun belleği, kolektif bir unutuş mekanizmasıdır. Yalnızca çok azı hatırlanır; o da bir sonraki kuşak bitene kadar.

 

Bu söz, "ölüler zannediyor" diyerek yalnızca ölünün değil, toplumun kendini avutma biçimini de açığa çıkarır. Toplumlar, ölülerini unuturken, aslında kendilerini unutur. Çünkü kim olduğunu, kimle birlikte olduğunu, kimleri toprağa gömdüğünü unutmak; belki de ayakta kalmanın en acı ama en etkili yollarından biridir.


28 Temmuz 2025 Pazartesi

İNSAN ALLAH RIZASINA İMRENMELİ

 Tarihsel ve Sosyolojik Bir Deneme 

Sabahattin TURAN

Toplumların tarihsel gelişimi, yalnızca maddî olaylar zinciriyle değil, aynı zamanda yöneldiği anlam merkezleriyle okunabilir. Her medeniyetin kendi rızasını aradığı bir kaynak vardır: Kimisi iktidar, kimisi servet, kimisi şöhret… Ancak İslam toplumlarının temelinde yer alan bir kavram, bu bakışları topyekûn değiştirmiştir: Allah rızası. Bu rıza, yalnızca bir inanç değil, bir toplum inşasının da temel taşıdır. Ve bu rızaya imrenmek; bireyin, toplumun ve tarihin yönünü değiştiren içsel bir kıblesel dönüşümdür. 

İslam tarihi boyunca Allah rızasına yönelmek; bireyleri sadece mistik değil, aynı zamanda ahlaki ve toplumsal sorumlulukla donatmıştır. Peygamber Efendimiz’in (S.A.V) hicretini, Bedir’deki siperini, Medine vesikasını veya Mekke fethindeki affediciliğini düşünelim; hepsi dünyevî kazanım için değil, ilâhî rızaya erişme bilinciyle şekillenmiş tavırlardır. Bu bilinç, sonraki yüzyıllarda vakıf medeniyetini, ilim kurumlarını, ahilik sistemini ve Osmanlı’nın kamu ahlakını doğurmuştur. 

Allah rızası, tarihin yalnızca dinî değil, toplumsal hareketlerini de yönlendiren bir ideal olarak iş görmüştür. Nizamülmülk'ün Siyasetnamesi’nde adaletin değil, "Allah rızasına uygun adaletin" altı çizilir. Gazâlî’nin ahlakî erdem anlayışı ya da Yunus Emre’nin sade ve derin aşk söylemi, hep bu rızanın farklı alanlardaki izdüşümüdür. 

Fakat modern çağla birlikte bu tarihsel yönelim çözülmeye başlamıştır. 

Modern toplum, Allah’ı göğe çekip yeryüzünü onun yerine koyarken; insanın yöneldiği şeyi de değiştirmiştir. Artık birey, Allah rızasını değil, toplumun onayını aramaktadır. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın "akışkan modernlik" tanımı, bu dönüşümün izlerini taşır: Sabit değerler yerine geçici onaylar, kalıcı iyilikler yerine görünür etkiler hâkimdir. Bu hâlde Allah rızasına imrenmek, yalnızca bir inanç meselesi değil; sistemin çarklarına karşı bir eylem biçimi hâline gelir. 

Durkheim’a göre din, toplumsal dayanışmanın bir formudur. Ne var ki günümüz toplumunda dinin bu işlevi zayıflarken, dayanışma da çıkar merkezli hâle gelmiştir. Oysa Allah rızası için yapılan bir yardım; beklentisizdir, bireyi değil bütünü yüceltir. Bu yüzden Allah rızasına imrenen bireyler, görünürde yalnız; fakat toplumsal anlamda en bütünleyici özne hâline gelirler. 

Her toplum, rol modellerini imrenilecek figürlere dönüştürerek bir tür yönlendirme yapar. Antik Yunan’da bu filozoflardı, Orta Çağ’da ruhbanlar, modern çağda ise ünlüler ve zenginlerdir. İslam toplumlarında ise sahabiler, sûfîler, âlimler, adil yöneticiler gibi Allah rızasına talip olmuş kişiler yüceltilmişti. Bu, toplumun sosyolojik "kıble"siyle doğrudan ilgilidir. Kime imrenildiği, hangi değerlerin yüceltildiğini gösterir. 

Bugün toplumun çocuklarına kimler örnek gösteriliyor? YouTube fenomenleri mi, borsa spekülatörleri mi, reklam yüzleri mi? Allah rızasını gaye edinmiş mütevazı bir birey, bu sahnede görünmezdir. Fakat tarih, bu görünmeyenlerin inşa ettiği sessiz yapılarla ayakta durur. Çünkü gösterilmeyen erdem, gösterişli kötülükten daha sahicidir. 

Allah rızasına imrenmek, tarihsel olarak toplumları şeffaflaştıran, vicdanı ortaklaştıran bir ilkeydi. Bu ilkenin yeniden ihyası, sadece bireysel bir dönüşüm değil; toplumsal bir yeniden inşadır. Eğitim sisteminde, medya içeriklerinde, yönetişim biçimlerinde bu rızanın yansıması görülmeden kalıcı iyilik mümkün değildir. 

Bu yüzden Allah rızasına yönelen birey, geçmişin değerlerini bugünün yarasına merhem kılmak için var olmalıdır. Rızanın yerini onay, ibadetin yerini gösteri, merhametin yerini imaj aldığında toplum parçalanır. Ama rızaya imrenen bir yürek varsa, toplumun ruhu henüz ölmemiştir.


26 Temmuz 2025 Cumartesi

AĞAÇLAR BİZİ AFFEDER Mİ?

 Bir Varlık Hafızasının Eşiğinde Sessiz Bir Sorgulama 

Sabahattin TURAN

“Bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine…” Nazım Hikmet 

İnsan, doğayı kelimelerle kuşattığını sandığında onu anlamaktan ne kadar uzaksa, ormanı bir manzara olarak görmek de o kadar yabancılaştırıcıdır. Çünkü ağaç bir manzara değildir; bir canlıdır, bir hafızadır, bir tanıktır. "Ağaçlar bizi affeder mi?" sorusu, dışsal bir ekolojik mesele değil, içsel ve ontolojik bir yarılmanın yankısıdır. Bu soruyu sormak, insanın kendi varlığının doğaya karşı işlediği suçları fark etmesiyle mümkündür; ama soruyu sormak yeterli midir? 

Ağaç, zamanın dile gelmemiş biçimidir. O, tarih yazmaz; yaş halkalarıyla hatırlar. Her bir halkası bir mevsim, bir kuraklık, bir tufan, bir kuş yuvasıdır. Bu anlamda ağaç, sadece doğaya değil, insanlığa da tanıktır. Ne var ki bu tanıklık, insanın tanıklığı gibi bağıran değil, susarak konuşan bir tanıklıktır. 

İbn Arabi, varlığın her parçasını "kelimeler" olarak görür. Ona göre Allah, kâinatı harflerle değil, varlıklarla yazmıştır. Bu durumda ağaç, Allah'ın suskun kelimelerinden biridir. Ve insan, bu kelimenin üstünü kazıyıp beton döktüğünde aslında kutsal bir metni tahrif etmektedir.

Ağaç, bize karşı suç işlemez. Rüzgârda devrilse de mazur sayılır; kökleriyle toprağı kavrarken bir yere tecavüz etmez. Oysa insan, toprağa sadece basmaz; onu parçalar, ezer, formatlar. Suç tek taraflıdır. Ağaç insanı barındırır, insan ağacı biçer. 

Martin Heidegger, teknolojiyi "varlığı gizleyen bir açıklama biçimi" olarak tanımlar. Betonlaşma, asfalt, hızlı tüketim döngüsü: hepsi ağacın varlık biçimini görmezden gelen, onu sadece "malzeme"ye indirgeyen bir modern tapınaktır. Ağaç burada artık bir ruh değil, bir nesne, bir ölçü birimidir. 

Ağacı keserken sadece gövdesini değil, hafızasını, sessizliğini ve bizi biz yapan ilksel yuvayı da biçeriz. İnsan uygarlığı ağacı katlederken, kendi köklerini de kurutur. 

Peki, ağaç affeder mi? 

Bu soru hem doğaya hem de varlık felsefesine dair kadim bir ikilemi içinde barındırır. Affetmek için bir bilinç gerekir mi? Ya da bilinç, yalnızca insana mı mahsustur? Ağaç, belki bilinciyle değil ama varoluşuyla affeder. Her ilkbahar yeniden yeşermesi, her sonbahar hüzünle dökülen yaprakları, aslında insanı sessizce bağışlamaya dair bir teklif midir? 

Yoksa affetmek onun doğasında mıdır? Affediş değil de unutamayış mıdır onun yeşilliği? 

İmam Gazali’ye göre "affetmek, gücü yettiği hâlde cezalandırmaktan vazgeçmektir." O halde ağaç affetmez belki de çünkü cezalandırmaz. Ama cezasızlık, suçun yokluğu değildir. Belki de bu dünyadaki en büyük ceza, affedilmeyi hiç istemeyen bir varlık tarafından bile affedilmeyi beklemektir. 

İnsan ağaçtan uzaklaştıkça yalnızlaştı. Kentin sert geometrisinde köksüzleşen varlık, artık gölge ararken bile onun bedelini unutur oldu. Ağaç sadece oksijen değil, anlam üretir. Onu kesmek, bir anlamı susturmaktır. Bir dilin kelimesini silmek gibi... 

Ve biz, her ağacı keserken aslında kendimizden bir kelimeyi daha eksiltiyoruz. Bu yüzden dilsizleştik, bu yüzden yalnızlaştık, bu yüzden içimiz çölleşti. 

"Ağaçlar bizi affeder mi?" sorusu, affedilmek isteyen bir varlığın fısıltısıdır. Ama belki de yanlış soru bu. Belki de sormamız gereken şudur: Biz kendimizi affedebilecek miyiz? 

Çünkü ağaçlar, belki affeder. Belki unuturlar. Belki her ilkbahar yeni bir umut gibi açarlar. Ama insan, bir gün kendine dönüp baktığında, her katledilmiş ağacın gölgesinde kendi ruhunun kurumuş tohumlarını bulacaktır. 

Ve o zaman, asıl hesap başlayacaktır.

24 Temmuz 2025 Perşembe

HOLODOMOR

 Hafızasızlığın Anatomisi

Sabahattin TURAN

Unutmak: tarihsel olanın en estetik ve en korkunç biçimidir. Giorgio AGAMBEN

Holodomor, açlıktan çok daha fazla bir şeydir: bir kavram boşluğu, bir ses kaybı, bir anlam mezarlığı. 1932-33 Ukrayna’sında yaşanan bu yapay kıtlık, milyonlarca insanı ölüme sürükledi. Ancak bu ölüm sıradan değildi; doğadan değil, emirle gelmişti. Açlık planlanmış, hesaplanmış, dağıtılmıştı. 

Bu metin, Holodomor’u yalnızca “hatırlanması gereken bir tarihî olay” olarak değil, bugünün düşünsel karanlığına düşen bir etik aydınlatma fişeği olarak ele alır. Çünkü Holodomor, yalnızca Ukrayna’nın değil, bütün insanlığın arşivlenmiş utancıdır. 

Michel Foucault, modern iktidarın özünü “biyopolitika” kavramıyla açıklar: yaşamın kendisi, bir yönetim nesnesine dönüşmüştür. Holodomor, tam da bu noktada yer alır. Burada beden, artık sadece “yaşayan” değil, yönetilen, ölçülen ve cezalandırılan bir varlıktır. 

Sovyet rejimi, Ukrayna köylüsünü biyopolitik bir haritaya dönüştürmüştür. Kalori miktarları belirlenir. Hangi köye ne kadar tahıl gönderileceği, kimin yaşayıp kimin öleceği tıpkı bir mühendislik projesi gibi planlanır. Ölüm artık tesadüf değil; bir formül, bir grafik ve bir normtur. 

Sergi Alanı: "Biyopolitik Sofra" 

Ø  Bir cam masanın üzerine dağılmış kalori cetvelleri.

Ø  Masanın ortasında bir kaşık ve çatal: biri altından, biri paslı demirden.

Ø  Masanın altında şu yazı: “Aynı beden. Farklı rejim. Biri doyuyor, diğeri ölüyor.” 

Arendt’in "totaliter rejim" tanımı, Holodomor için bir mercek değil, bir ışıldayan pusula gibidir. Arendt’e göre totaliterizm, insanı birey olmaktan çıkarır; onu kitleye, rakam haline, istatistiğe dönüştürür. 

Holodomor’da köylüler sadece aç bırakılmadı; isimlerinden soyulup rakama çevrildiler. Ölüm belgelerinde “doğal nedenler” yazıldı. Oysa doğa susuyordu; konuşan sadece emirlerdi. Toprak, o yıl da verimliydi. Ancak Stalin’in planında aç kalması gereken milyonlar vardı. Bu, bir doğa olayının değil, ideolojik bir cezanın sonucuydu. 

Sergi Alanı: "Kimliksiz Kayıplar 

Ø  Üzerinde yalnızca rakam yazan mezar taşları: “№ 3189”, “№ 5021”, “№ 7760”

Ø  Taşların altına şu cümle işlenmiş: “İsimlerini unuttuk. Açlıklarını değil.” 

Agamben’in “Homo Sacer” kavramı, hukuk dışı ama öldürülmesi serbest bedenleri tanımlar. Holodomor’da Ukrayna köylüsü, bu statünün ta kendisidir. Ne bir mahkeme onları yargılar ne bir yasa korur. 

Köylü, artık devletin gözünde bir vatandaş değil, müdahale edilmesi gereken bir sorundur. Agamben'in “çıplak hayat” dediği şey, burada aç bir çocuğun mezarsız cesediyle görünür hâle gelir. 

Bu insanlar öldürülmez; ama yaşatılmaz da. İktidar, bir tür “yaşatmama hakkı” talep eder. Ve bu hak, Holodomor’da topyekûn uygulanır. 

Sergi Alanı: "Yas Hakkı Bile Verilmeyenler" 

Ø  Siyah tüllerle kaplı bir alan. Hiçbir cenaze, hiçbir ağıt sesi yok.

Ø  Tavandan sarkan boş beşikler.

Ø  Duvarda şu yazı:Bazen ölüm değil, ölülere hak tanımamak öldürür insanı. 

Derrida, hafızanın politik olduğunu söyler. Arşiv, bir şeyleri korumaz; diğerlerini dışlar. Holodomor bu dışlamanın en trajik örneğidir. 

Fotoğraflar yoktur. Belge yoktur. Mezarlık yoktur. Çünkü Sovyetler, bu kıyımı kayda geçirmemeyi seçmiştir. Unutma, burada sadece pasif bir ihmalkârlık değil, aktif bir silme politikasıdır. 

Holodomor, Derrida’nın “arşivin laneti” kavramına dönüşür: ne zaman arşivden silersen, o zaman gerçek başlar bağırmaya. 

Sergi Alanı: "Kayıt Dışı" 

Ø  Duvarlar boyunca boş çerçeveler.

Ø  Her çerçevenin altında şu ifade: Bu fotoğraf hiç çekilmedi. Çünkü çekilseydi, suç olurdu. 

Holodomor bir ekolojik felaketi değil, ekolojik imajın manipülasyonunu da içerir. Toprak bereketlidir. Tarlalar altın sarısıdır. Fakat buğday sadece ihracat için taşınır. Köylü, kendi ektiği buğdaya düşman ilan edilir. 

Burada doğa, insan eliyle ihanete uğrar. Bu, bir tür “toprak ihaneti”dir. Holodomor, yalnızca insanı değil, doğanın döngüsünü de kırar. 

Sergi Alanı: "Tarlalar ve Tabutlar" 

Ø  Gerçek buğday saplarından yapılmış tabutlar.

Ø  Tabanlarında şu söz: Ektiğimiz bizi doyurmadı. Üzerimize örtüldü. 

Holodomor’un tanınmaması, yalnızca bir siyasi inat değildir; küresel vicdanın çürümüşlüğünün delilidir.

Bugün hâlâ bazı devletler Holodomor’u “soykırım” olarak tanımaktan çekiniyor. Çünkü tanımak, sadece geçmişe değil, bugüne de bakmayı gerektirir. 

Eğer bir halkın açlıktan ölmesi hâlâ “politik tartışma” konusuysa, orada tarih değil, çıkar konuşuyordur. Holodomor, yalnızca açlıktan ölmenin değil, gerçekle bağımızın da ölümüdür. 

“Bir halkı açlıktan öldürebilirsin. Ama onun hatırasını gömemezsin.” Anonim Holodomor tanığı

“Tarlalar sarıydı. Ellerimiz toprağa gömülüydü. Karnımız boğuktu. Tanrının değil, insanın kıtlığıydı bu.” (Sergi şiir panosundan)

22 Temmuz 2025 Salı

İKİNCİ NEFES İSTASYONU

 Atığın Sosyolojisi Üzerine Derin Bir Deneme

Sabahattin TURAN

 

Modern toplumun görünmeyen anatomisinde, atık sadece fiziksel bir kalıntı değil, toplumsal hafızanın ve ahlakın da iz düşümüdür. Biz bir şeyi çöpe atarken, aslında sadece bir nesneyi değil, ona yüklediğimiz tüm anlamları da dışlıyoruz. İşte tam bu noktada devreye girer: İkinci Nefes İstasyonu. 

Bu kavram; medeniyetin unuttuğu, sistemin görmezden geldiği, bireyin ise gündelik hayatın telaşı içinde savuşturduğu bir meseleyi, yeniden nefes alabilir hale getirme arzusudur. Çünkü her atık, bir zamanlar bir ihtiyaçtı; her ihtiyaç bir arzu, her arzu ise sistemin bize biçtiği bir kimliktir. Ve biz o kimliği yitirdiğimizde, onun nesnesini de dışlarız. Oysa dışladığımız sadece bir nesne değil, aynı zamanda kendimizin de bir parçasıdır. 

Sosyolog Zygmunt Bauman, modern toplumları "akışkan modernlik" olarak tanımlar. Bu bağlamda insanlar gibi eşyalar da hızla yaşlanır, anlamını yitirir, dışlanır. Atık, bu sistemde bir “artık” değil; bir “ayrık”tır. Toplumun işleyişine ayak uyduramayan her şey gibi; yaşlılar, yoksullar, engelliler ya da işlevini yitirmiş bir nesne… Hepsi sistem dışına atılır. 

İkinci Nefes İstasyonu, bu dışlamanın mekânsal ve zihinsel karşıtıdır. Toplumun marjinallerine, atıklarına ve unutulmuşlarına bir başka gözle bakmayı önerir. Geri dönüşüm burada sadece çevresel değil, aynı zamanda sosyolojik bir devinimdir: Kimin artık olduğu, kimin yeniden işe yarayabileceği, hangi nesnenin ya da bireyin ikinci bir şansa layık görüldüğü gibi etik soruları da içinde barındırır. 

İstasyonlar, duraklardır. Hareketin içinde bir “mola”dır. Toplumların istasyonlara ihtiyacı vardır; sadece trenler değil, düşünceler de bir yerde durmalıdır. İkinci Nefes İstasyonu bu yüzden bir düşünce istasyonudur:

Bizden hızlıca kaçıp giden zamanın, tüketimin ve unutmanın ortasında bir durup bakma çağrısıdır. 

Burada sadece nesneler değil, değerler de geri kazanılır:

  • Sadeliğin değeri,
  • Dayanıklılığın erdemi,
  • Paylaşmanın, tamir etmenin ve sahip çıkmanın ahlâkı… 

Tüketim toplumunun ideolojisi, nesneleri hızla değersizleştirir. Hatta öyle ki, bir şeyin değeri onun “yeniliği” ile doğru orantılı hale gelir. Eski olan değersiz, yavaş olan gereksiz, dayanıklı olan demode sayılır. Oysa İkinci Nefes İstasyonu, bu hıza karşı bir toplumsal yavaşlama çağrısıdır. Tıpkı “yavaş şehirler”, “yavaş gıda” gibi, bu da “yavaş atık” fikrini gündeme getirir: Nesnelerin de onurlu yaşlanma hakkı olduğunu hatırlatır. 

İkinci Nefes İstasyonu, sadece çöplerin değil, vicdanların da ayrıştırıldığı bir mekândır. Çöp kutusuna attığımız bir defter kapağının ardında, binlerce litre su, saatlerce emek ve bir orman dalının izi vardır. Ama biz onu, sanki hiçbiri olmamış gibi, göz kırpmadan yok sayarız.


Bu istasyon, bizi bu yok sayışla yüzleştirir. Bir tür toplumsal vicdan egzersizidir bu. Çünkü tüketimin tekabül ettiği şey sadece nesne değil, aynı zamanda değer kaybıdır.

Geri dönüşüm tesisleri çoğu zaman kentlerin dışında, gözlerden ırak bir yerdedir. Tıpkı toplumun istemediği her şey gibi. Oysa İkinci Nefes İstasyonu, kentlerin kalbinde olmalıdır.

Çünkü dönüşüm, merkezin dışında değil, merkezde başlamalıdır. 

Bu istasyonlar; okullarda, camilerde, belediyelerde, kültür merkezlerinde, meydanlarda yer almalı; yalnızca atığı değil, atığın ardındaki anlamı da konuşmaya açmalıdır. Atık üzerine düşünmeyen bir toplum, kendisi üzerine de düşünemez. 

Toplumu anlamak, sadece insanı anlamak değildir; insanın elini sürdüğü her nesnenin hikâyesini de bilmektir. Ve her hikâye, bir durakta yeniden yazılabilir. İkinci Nefes İstasyonu, sadece bir geri dönüşüm kutusu değil, bir farkındalık mahfazasıdır. 

Bu istasyonlar çoğaldıkça toplum sadece daha az çöp üretmeyecek; daha az ayrımcılık, daha az unutkanlık ve daha fazla merhamet üretmeye başlayacaktır. Çünkü her nesneye ikinci bir nefes veren toplum, bir gün kendisine de ikinci bir nefes sunabilir.


20 Temmuz 2025 Pazar

EXODUS

 Hz. Musa’nın Asasıyla Kendinden Kaçan İnsanlığa Bir Sesleniş

اِذْهَبْ اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۘ”

Git Firavun’a, çünkü o azdı.”
Kur’an-ı Kerim, Tâ-Hâ Sûresi (20) 24. Ayet 

Sabahattin TURAN

 

Hz. Musa’nın asası, yalnızca doğayı yararak mucize gösteren bir sembol değildir. O, sarsılmayan hakikatin kendisidir. Asanın yere vurulması, adaletsizliğe karşı bir direniştir. O asa yere her vurulduğunda, sarsılan sadece deniz değil, zulmün sessizliğidir.

Peki ya bugün?

Hz. Musa'nın asası şimdi hangi topraklarda suskun?

Hangi kurak kalplerin taşlaşmış toprağında yankısız kalıyor?

 

Modern çağın insanı asayı unuttu. Onu “mucizeye” indirgedi, sonra da “masala” çevirdi. Artık bir sisteme başkaldıran peygamber değil, çizgi film karakteri gibi görünüyor bize. Çünkü hakikate kulak verildiğinde rahatımız bozulacak. Çünkü eğer Hz. Musa hâlâ konuşuyorsa, bizler Firavun’un sarayında yemek yiyoruz demektir.

Exodus’un en ironik yanıdır:

Kölelikten kurtulan halk özgürlükten korkar.

Mısır’dan çıkmak kolaydır; ama Mısır’ı içinden çıkarmak yıllar alır. Çölde sabır biter, iman çözülür, geçmiş yüceltilir. Çünkü özgürlük sorumluluk ister, belirsizlik getirir.

Ve insan, özgür olmaktan çok güvende olmayı arzular.

 

Bugün de böyledir.

Modern insan, kendi "Mısır"ını bırakıp çöle çıkmak istemez.

Konforun kölesi olmayı, hakikatin belirsizliğine tercih eder.

Spotify listesi hazır, market kartı dolu, Netflix oturumda… Hz. Musa mı?

Hz. Musa rahatsız eder. Hz. Musa çöldür. Hz. Musa açlıktır, arayıştır, boşlukta yürüme cesaretidir.

Modern insanın en büyük Exodus'u, çölü terk edememesidir. O hâlde şunu sormak gerek:

Özgürlük, hâlâ arzulanacak kadar kutsal mı? Yoksa sadece özgür görünmek mi yetiyor bize?

 

Kızıldeniz'in yarılması, fizik yasalarının aşılması değil, korkunun aşılmasıdır.

Tam arkada ordular, önde ölüm. Hz. Musa durur, dövüşmez, bağırmaz, asa ile denize vurur.

Bu bir teslimiyet değil, varoluşun kırılma anıdır.

Bir halk ilk kez tarihin yükünü sırtına alır ve yürür.

 

Peki biz bugün hangi denizin kenarındayız?

Göçmenler Akdeniz’de boğuluyor, Filistinli çocuklar enkaz altında kalıyor, işçiler fabrikalarda parçalanıyor, Holodomor (planlanmış kıyım) en üst seviyede.

Biz hangi Hz. Musa’nın asasını bekliyoruz?

 

Ama deniz açılmıyor artık. Çünkü artık yürümeye inanmıyoruz.

Mucize, algoritmaya dönüştü; dua, tüketime yenildi.

Denizi yaracak asa yoksa, biz kıyıya zincirlenmiş bir halkız.

Firavun ordusu gelmeden ölüyoruz.

 

Firavun artık kâh bir diktatör, kâh CEO’dur. Ama en korkuncu şudur:

Hepimiz biraz Firavun olduk.

 

Evde hizmetlisine bağıran bir patron, alışveriş merkezinde mülteciye hor bakan bir turist, ekran karşısında zalimin tarafını seçen bir seçmen... Hepimiz, Hz. Musa’nın karşısında değil miyiz bir parçamızla?

 

Çünkü modern çağ, Firavunluğu bölüştürdü.

Artık bir tek zalim yok, milyonlarca küçük zalim var.

Ve biz, Hz. Musa olmayı yük gibi görüp, Firavun olmayı başarı sanıyoruz.

 

Mısır’da sarayda yaşamak, çölde aç kalmaktan iyidir bize göre.

Ama insanın özü çöldür, saray değil.

Hz. Musa da çölden doğar.

 

Kutsal kitapların Yaratıcısı, ezilenin yanındadır.

Ama bugün Yaratıcısı, politik kampanyalarda, borsa açılışlarında, militer ajandalarda kullanılmaktadır.

Yaratıcı artık sadece kimin yanındaysa o haklıdır argümanına dönüşmüştür.

 

Oysa Hz. Musa'nın Allah’ı, sadece hakikatin yanındadır.

Ne sarayda konuşur ne de bakanlıklarda görünür.

O, yalnızca çöldeki bir çocuğun aç duasında, deniz kıyısındaki korkuda, köle zincirini kıran ilk adımda vardır.

 

Yaratıcının adını çağırdığımızda hangi Musa’yı çağırıyoruz?

Hakikati mi istiyoruz, yoksa yaratıcıya bir meşruiyet mi arıyoruz?

Eğer Allah’ı çağırdığımızda ilk olarak "ben haklıyım" diyorsak, biz Firavun’un aynasında kendimize bakıyoruzdur.

 

Ve belki de en büyük Exodus, içsel olandır.

Her birimizde bir Hz. Musa vardır: özgürlük isteyen, hakikati haykıran, sorularla çarpışan...

Her birimizde bir Firavun: statükoyu koruyan, korkan, susturan...

 

Exodus, dış dünyada değil artık, içimizde yaşanıyor.

Bu içsel göçü başlatmak için cesarete ihtiyacımız var.

Bir gecede başlayan, ama kırk yıl süren bu içsel yürüyüşte çöl, bizim geçmişimizdir.

Ve vadedilen toprak, bir benliğe yeniden doğuştur.

 

Hz. Musa, halkını kurtardı ama vadeye giremedi. Çünkü her EXODUS, bedel ister.

Bugünün insanı bedel ödemek istemiyor.

Sosyal medya çığlıkları, dijital aktivizm, görsel yaslar...

Ama kim asayı yere vuracak?

 

Belki de bu soruyu, her sabah kendimize sormalıyız:

“Bugün asamı yere vuracak cesaretim var mı?”

Belki o zaman, deniz bir kez daha yarılır…

İçimizdeki Hz. Musa, nihayet kendi halkına önderlik eder.


17 Temmuz 2025 Perşembe

MADDENİN HAFİFLİĞİ, GELECEĞİN AĞIRLIĞI “AEROGEL”

 Bilimsel, Ekolojik ve Döngüsel Bir Bakışla 

Sabahattin TURAN

 

Bir madde düşünün; neredeyse bütünüyle havadan oluşmuş ama yangına, soğuğa, vakuma, radyasyona dayanıklı. Yüzeyi kırılgan ama içyapısı güçlü; hafifliğiyle şaşırtan ama işlevselliğiyle devrim yaratan. Aerogel, çağımızın en sıra dışı maddelerinden biri olarak yalnızca bilimsel değil, aynı zamanda ekolojik ve döngüsel bir devrimin eşiğinde duran sessiz bir kahramandır. 

Aerogel ilk kez 1931 yılında Steven Kistler tarafından keşfedildi. En dikkat çekici özelliği, %99’a varan oranda gözenekli olması. Yani çoğunlukla... boşluk. Bu özellik onu uzaydan bina izolasyonuna, biyomedikalden elektronik sistemlere kadar sayısız alanda vazgeçilmez kılıyor. NASA’nın uzay görevlerinde kullandığı bu malzeme, artık dünya üzerinde de sürdürülebilirliğe hizmet ediyor. Ancak bu noktada sorulması gereken yeni bir soru ortaya çıkıyor: Aerogel bir gün atık olursa, onunla ne yapacağız? 

Aerogel, doğası gereği çevreye zarar vermeyen bir malzeme gibi görünse de üretim süreci oldukça enerji yoğun ve belirli kimyasallar içeriyor. Özellikle silika temelli aerogeller üretim sırasında süperkritik kurutma gibi yüksek teknoloji isteyen işlemlerden geçiyor. Bu, karbon ayak izini artırabiliyor. Dahası, kullanım ömrü sona erdiğinde geri dönüşüm süreci henüz tam anlamıyla oturmuş değil. 

Silika aerogeller esasen kuvars türevli olduğu için doğada çözünürlük açısından tehlikeli sayılmaz. Ancak geri dönüşüm için önümüzde üç temel yol bulunuyor: 

Ø  Yeniden Kullanım (ReUse): Aerogel birçok alanda fiziksel bozulmaya uğramadan işlevini sürdürebildiğinden, farklı sektörlerde yeniden değerlendirilmesi mümkündür. Örneğin bir bina izolasyonundan sökülen aerogel paneller, konteyner evlerde, küçük yalıtım odalarında tekrar kullanılabilir.

Ø  Kimyasal Geri Kazanım: Gelişmekte olan bazı sistemlerde aerogelin içeriğindeki silikanın çözücü veya ısıtıcı yöntemlerle ayrıştırılması ve tekrar üretim döngüsüne kazandırılması hedeflenmektedir. Bu alandaki çalışmalar henüz başlangıç düzeyinde olsa da döngüsel ekonomi açısından umut vericidir.

Ø  Enerji Geri Kazanımı ve Bertaraf: Organik bazlı karbon aerogeller (örneğin selülozdan üretilenler), yüksek sıcaklıkta kontrollü yakma ile enerji elde etme potansiyeline sahiptir. Ancak bu da son çare olarak düşünülmelidir. Çünkü bu, malzemenin ömrünü sonlandırmak anlamına gelir. 

Bugün dünyada her malzeme ister ileri teknoloji ürünü olsun ister basit bir ambalaj, bir soru ile yargılanıyor: “Atık olduğunda ne yapacağız?” Eğer bu sorunun cevabı net değilse, o ürün sürdürülebilir değildir. Aerogel bu anlamda hâlâ yolun başında olan ama dönüşüme açık bir malzeme. 

Düşünelim: 100 yıl önce plastik mucizeydi, bugün kriz. Aerogel bu kaderi yaşamamalı. Şimdi bilim insanlarının, endüstri liderlerinin ve politika yapıcıların görevi, bu malzemenin sadece üretimini değil, atık yönetimini de planlamak. Aerogeli sadece “hafif” kılmak yetmez, onu aynı zamanda ekolojik hafızaya sahip kılmak gerekir. 

Aerogel bize çok şey öğretiyor: Maddeyi nasıl daha işlevsel kılabileceğimizi, enerjiyi nasıl tutabileceğimizi, yapıyı nasıl görünmez ama etkili inşa edebileceğimizi... Ancak en kıymetli dersi şudur: Hafif olmak, etkisiz olmak demek değildir; hafif ama sürdürülebilir olmak ise gerçek bir meziyettir. 

Geleceğin teknolojileri, sadece inovasyonla değil, sorumlulukla da ölçülecektir. Aerogel, bu yolculukta insanlığa hem bir araç hem bir aynadır. İçinde boşluk vardır ama anlamla doludur. Yük değildir ama yük taşır. Görünmezdir ama iz bırakır. 

Ve bizler, onunla birlikte yeni bir madde anlayışına değil, yeni bir yaşam anlayışına doğru yürümekteyiz.


MEMENTO MORİ “ÖLECEĞİNİ HATIRLA”

  Sosyolojik Bir Deneme Sabahattin TURAN   Toplumların kendilerini nasıl kurduklarını anlamanın ince yollarından biri, onların ölümle ku...