Bir Varlık Hafızasının
Eşiğinde Sessiz Bir Sorgulama
Sabahattin TURAN
İnsan, doğayı kelimelerle kuşattığını sandığında onu anlamaktan ne kadar uzaksa, ormanı bir manzara olarak görmek de o kadar yabancılaştırıcıdır. Çünkü ağaç bir manzara değildir; bir canlıdır, bir hafızadır, bir tanıktır. "Ağaçlar bizi affeder mi?" sorusu, dışsal bir ekolojik mesele değil, içsel ve ontolojik bir yarılmanın yankısıdır. Bu soruyu sormak, insanın kendi varlığının doğaya karşı işlediği suçları fark etmesiyle mümkündür; ama soruyu sormak yeterli midir?
Ağaç, zamanın dile gelmemiş biçimidir. O, tarih yazmaz; yaş halkalarıyla hatırlar. Her bir halkası bir mevsim, bir kuraklık, bir tufan, bir kuş yuvasıdır. Bu anlamda ağaç, sadece doğaya değil, insanlığa da tanıktır. Ne var ki bu tanıklık, insanın tanıklığı gibi bağıran değil, susarak konuşan bir tanıklıktır.
İbn Arabi, varlığın her parçasını "kelimeler" olarak görür. Ona göre Allah, kâinatı harflerle değil, varlıklarla yazmıştır. Bu durumda ağaç, Allah'ın suskun kelimelerinden biridir. Ve insan, bu kelimenin üstünü kazıyıp beton döktüğünde aslında kutsal bir metni tahrif etmektedir.
Ağaç, bize karşı suç işlemez. Rüzgârda devrilse de mazur sayılır; kökleriyle toprağı kavrarken bir yere tecavüz etmez. Oysa insan, toprağa sadece basmaz; onu parçalar, ezer, formatlar. Suç tek taraflıdır. Ağaç insanı barındırır, insan ağacı biçer.
Martin Heidegger, teknolojiyi "varlığı gizleyen bir açıklama biçimi" olarak tanımlar. Betonlaşma, asfalt, hızlı tüketim döngüsü: hepsi ağacın varlık biçimini görmezden gelen, onu sadece "malzeme"ye indirgeyen bir modern tapınaktır. Ağaç burada artık bir ruh değil, bir nesne, bir ölçü birimidir.
Ağacı keserken sadece gövdesini değil, hafızasını, sessizliğini ve bizi biz yapan ilksel yuvayı da biçeriz. İnsan uygarlığı ağacı katlederken, kendi köklerini de kurutur.
Peki, ağaç affeder mi?
Bu soru hem doğaya hem de varlık felsefesine dair kadim bir ikilemi içinde barındırır. Affetmek için bir bilinç gerekir mi? Ya da bilinç, yalnızca insana mı mahsustur? Ağaç, belki bilinciyle değil ama varoluşuyla affeder. Her ilkbahar yeniden yeşermesi, her sonbahar hüzünle dökülen yaprakları, aslında insanı sessizce bağışlamaya dair bir teklif midir?
Yoksa affetmek onun doğasında mıdır? Affediş değil de unutamayış mıdır onun yeşilliği?
İmam Gazali’ye göre "affetmek, gücü yettiği hâlde cezalandırmaktan vazgeçmektir." O halde ağaç affetmez belki de çünkü cezalandırmaz. Ama cezasızlık, suçun yokluğu değildir. Belki de bu dünyadaki en büyük ceza, affedilmeyi hiç istemeyen bir varlık tarafından bile affedilmeyi beklemektir.
İnsan ağaçtan uzaklaştıkça yalnızlaştı. Kentin sert geometrisinde köksüzleşen varlık, artık gölge ararken bile onun bedelini unutur oldu. Ağaç sadece oksijen değil, anlam üretir. Onu kesmek, bir anlamı susturmaktır. Bir dilin kelimesini silmek gibi...
Ve biz, her ağacı keserken aslında kendimizden bir kelimeyi daha eksiltiyoruz. Bu yüzden dilsizleştik, bu yüzden yalnızlaştık, bu yüzden içimiz çölleşti.
"Ağaçlar bizi affeder mi?" sorusu, affedilmek isteyen bir varlığın fısıltısıdır. Ama belki de yanlış soru bu. Belki de sormamız gereken şudur: Biz kendimizi affedebilecek miyiz?
Çünkü ağaçlar, belki affeder. Belki unuturlar. Belki her ilkbahar yeni bir umut gibi açarlar. Ama insan, bir gün kendine dönüp baktığında, her katledilmiş ağacın gölgesinde kendi ruhunun kurumuş tohumlarını bulacaktır.
Ve o zaman, asıl
hesap başlayacaktır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder