11 Temmuz 2025 Cuma

ATIĞIN EKONOMİ DEĞERİ

Teknik Bir Deneme 

“İnsan, attığını sanarak kurtulduğunu zanneder. Oysa her atık, bir iktisat kalemi; her atık, işlenmemiş bir hammaddedir.” 

Sabahattin TURAN

Atık Sandığımız Hazine: İktisatçı Gözüyle Bir Geri Dönüşüm Hesabı

Modern toplumlar, üretim-tüketim ekseninde öyle bir noktaya geldi ki, artık atık yalnızca çevresel değil, ekonomik bir dosya haline geldi. Her gün sokaklara bırakılan, konteynerlere dökülen ya da gelişigüzel ayrıştırılan tonlarca atık, aslında yüz milyonlarca liranın toprağa gömülmesidir. Ve bu gömülme, sadece iktisadi kaynakların değil, aynı zamanda geleceğin de defin işlemidir. 

Türkiye'de yılda yaklaşık 35 milyon ton evsel atık oluştuğu tahmin edilmektedir. Bunun ortalama %30’unun geri dönüştürülebilir nitelikte olduğu kabul edilirse, her yıl yaklaşık 10 milyon tonluk ekonomik değer atığa gitmektedir. Ancak bu sadece kaba bir hacim hesabıdır. Derinleştiğimizde, atığın içeriği kadar geri dönüşüm zincirine katılım oranı, teknoloji seviyesi ve pazarlama kapasitesi de bu ekonomik potansiyelin kaderini belirler. 

Bir Ton Atık, Kaç Lira? 

Ortalama 1 ton karışık evsel atığın içeriğinde; %20 kâğıt-karton, %15 plastik, %25 cam, %8 metal, %30 organik ve %2 diğer (elektronik, tekstil, vb.) atık yer alır. Bu dağılım temel alındığında:


Ø  Kâğıttan 600–700 TL,

Ø  Plastikten 800–1.000 TL,

Ø  Camdan 100–200 TL,

Ø  Metallerden 250–400 TL,

Ø  Organikten ise kompost veya biyogaz formunda 100–200 TL

gelir elde edilebilir.



Yani bir tonluk evsel atık yaklaşık 2.000–2.500 TL arası iktisadi kazanç sağlar. Bu doğrudan parasal değerdir. Buna enerji tasarrufu, istihdam çarpanı, karbon azaltımı gibi dolaylı değerler eklendiğinde atık, iktisatla yarışan bir kalkınma modeli olur.

Atığın Makroekonomik Yüzü: Geri Dönüşüm Ekonomisinin Sessiz Devrimi 

Bugün dünya geri dönüşüm endüstrisi yaklaşık 1 trilyon dolarlık bir piyasa hacmine ulaşmıştır. Avrupa Birliği'nin döngüsel ekonomi stratejileri, kaynak verimliliğini esas alarak geri dönüşümü sanayileşmenin parçası haline getirmiştir. Türkiye’de ise atık yönetimi hâlâ “temizlik” algısıyla yönetilmekte; ekonomik aktör olarak atık, henüz tam anlamıyla tanınmamaktadır. 

Geri dönüşüm sistemleri yalnızca atığı ekonomiye geri kazandırmaz; aynı zamanda: 

Ø  İthal hammaddelere olan bağımlılığı azaltır,

Ø  İstihdam yaratır (her 1.000 ton atık için 10-20 kişi),

Ø  Karbon salımını düşürerek çevre maliyetlerini azaltır,

Ø  Enerji tüketimini %30–95 oranında düşürür. 

1 ton alüminyumun geri dönüşümü %95 enerji tasarrufu sağlar. Bu oran, camda %30, plastik ve kâğıtta %50 civarındadır. Yani her geri dönüştürülmeyen ton hem doğadan eksiltilmiş bir hammadde hem de atmosferi yükleyen bir karbon bombasıdır. 

Atığı Saymak: Yeni Bir Muhasebe Dili 

Klasik iktisat, üretim girdilerini tanımlarken atığı dışlar. Oysa modern sürdürülebilir kalkınma paradigmasında atık, üretim zincirinin yeniden başlatılabileceği bir döngü halkasıdır. Artık sorulması gereken soru şudur: 

"Ne kadar atık üretiyoruz?" değil,

"Ne kadar atık kullanıyoruz?" 

Bu bakış açısı, atığı harcama değil, yatırım olarak değerlendirme çağını başlatır. Geri dönüşüm yatırımları bir belediye için yalnızca çevresel hizmet değil, aynı zamanda iktisadi büyümenin kaldıraç noktasıdır. 

Sonuç: Atığı Atma, Say! 

Bu deneme, atığın yalnızca doğayı değil, ekonomiyi de ilgilendiren bir olgu olduğunu göstermeyi amaçladı. Atık artık sadece bir temizlik sorunu değil, iktisat politikalarının merkezine oturabilecek stratejik bir alandır. 

Her ayrıştırılmamış atık, bir vergi kaybı, bir istihdam eksikliği, bir enerji israflığı ve en önemlisi, bir gelecek yitimidir. 

Bu nedenle yerel yönetimler, sanayi ve hane halkı atığı sadece ayrıştırmakla kalmamalı; atığın değerini, karşılığını ve maliyetini de öğrenmelidir. Zira atığın hesabı, geleceğin ekonomisidir. 

Kaynakça

 

Ø  T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı (2023). Sıfır Atık Projesi Genel Raporu ve İstatistikleri, https://cevreselgosterge.gov.tr

Ø  TÜİK – Türkiye İstatistik Kurumu (2022–2023). Belediye Atık İstatistikleri, https://tuik.gov.tr

Ø  European Environment Agency (EEA). Circular Economy and Resource Efficiency Reports, https://www.eea.europa.eu/themes/waste

Ø  World Bank (2021). What a Waste 2.0 – A Global Snapshot of Solid Waste Management to 2050, https://datatopics.worldbank.org/what-a-waste

Ø  UNEP – United Nations Environment Programme (2022). Global Waste Management Outlook, https://www.unep.org/resources/report/global-waste-management-outlook

Ø  REC Türkiye (2019). Türkiye'de Atık Sektörü Değerlendirme Raporu, https://rec.org.tr

Ø  TÜDAM – Türkiye Geri Dönüşümcüler Derneği (2022). Geri Dönüşüm Ekonomisi ve Pazar Analizi Raporları,

Ø  Erdinç, M. & Demirel, B. (2021). “Türkiye’de Geri Dönüşüm Ekonomisinin Potansiyeli ve Uygulama Engelleri.”, Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Dergisi, 9(2), 145–162.

Ø  Zero Waste Europe (2023). Recycling Factsheets and Economic Impact of Waste Valorisation, https://zerowasteeurope.eu

Ø OECD (2020). Policy Approaches to Incentivise Sustainable Waste Management, https://www.oecd.org/environment/waste.

9 Temmuz 2025 Çarşamba

KESKİN SİRKENİN HİKÂYESİ

 Sözüm Meclisten Dışarı Dostlar 

Sabahattin TURAN 

Bazı sözler vardır, halk arasında gezinirken bir ağızdan diğerine geçer; kıyısından köşesinden eksilir ama özü kalır. İşte o sözlerden biriyle başlar bu şiir: "Sözüm meclisten dışarı." Yani “Kime dokunuyorsa alınsın” demek gibidir bu, ama aynı zamanda zarafetin son demidir. İncitmeden söylemek, söyleyip de karşıya bırakmak… Ne kadar azaldı, değil mi? 

Metnin içinde dolaşan imgeler bir nehir gibi: Ali yazar, Veli bozar. Yazmak, emek; bozmak, ihanet. Bu sadece bireysel bir serzeniş değil, bir düzenin resmidir. Toplum, emeği takdir etmeyi değil, hızla tüketmeyi seçmiştir. Herkesin yazarı az, bozucusu bol. Bu denklemde hakikat, el değiştirirken çatırdar. Üretenin hakkı bozanın elinde oyuncak olur. Kup suyunu azar azar çeker; yani inanç, umut, sabır kurur. Fark ettirmeden, içten içe... 

Ve sonra o keskin dize gelir: “Keskin sirke kupuna zarar.” Öfkenin, kırgınlığın ve belki de haklı isyanın bedelini yine taşıyan kap öder. Yani insan, kendi öfkesinde çatlar. Direnişin bile sınırını çizer hayat; çok sert olursan kendini yaralarsın. O zaman ne kalır geriye? Bir suskunluk… Sözlerin gürültüsüyle değil, susmanın çatlağında konuşan bir yorgunluk. 

"Gözümde yaş görseler / Erkek ağlar mı derler?"

İşte burada şiir, duygunun cinsiyetle mühürlenmiş tabusuna dokunur. Erkeklik, taş olmak zorunda değildir. Yağmur yağıyorsa, gök ağlıyorsa, neden bir adam ağlayamasın? Gök gürlerken herkes susar da bir adam ağlayınca neden hor görülür? “Ben ıslanmışım çok mu?” diyen dizelerde hem kırılganlık hem bir meydan okuma vardır. Sessiz bir başkaldırıdır bu: Gözyaşının cinsiyeti yoktur, insana aittir. 

“Bir gün dönsem sözümden / Düşerim dost gözünden.”

Sadakatle bağlandığımız ilkeler zamanla bizi esir alabilir. Bir sözden dönmek bazen bir kurtuluş, bazen bir suçtur. Ama dünya dönüyorsa, insan da döner. Değişmek, ihanete eş değildir. Fakat insanlar değişimi cezalandırmayı sever. Sabit kalanı över, dönüşeni yargılar. Oysa devran döner ve bazen dönmemek, geride kalmaktır. 

Ve en çarpıcı bölümlerden biri gelir sonunda:

“Hayat duruyor dostlar / Ben durmuşum çok mu?”

Bu bir teslimiyet değil, bir sorgudur. Belki de direnişin en rafine biçimidir. Koşanların arasında bir adım atmamak. Dönen dünyada sabit kalmak. Biten bir şey varsa, sadece insan değildir; yaşamanın kendisi de bitebilir. O zaman durmak da bitmek de çok mu? Belki de en insanca olan budur: Duruşu seçmek. 

Bu şiir, bir ağıt değildir sadece. Bir haykırış da değil. Bu metin, bir iç çekiştir.

Bir halk deyişiyle, bir ilkyardım şiiriyle, bir kırgınlıkla örülmüş toplumsal vicdan ağıdır.

Kupun dibinde kalmış son damla gibi, kurumuş umut gibi konuşur:

Azar azar çekilmişiz hayattan.

Ve şimdi geriye kalan o sorudur:

“Ben bitmişim, çok mu?”

6 Temmuz 2025 Pazar

ATIK YÖNETİMİNDE ALAFRANGALILIK

 Kopya Sistemlerin Kriz Anatomisi

Sabahattin TURAN

Atık yönetimi, çağdaş kentleşmenin kaçınılmaz çıktısı, endüstriyel üretimin arka bahçesidir. Ne var ki Türkiye gibi çevresel geçiş sürecinde olan ülkelerde atık yönetimi sadece teknik bir mesele değil; kültürel bir iç gerilim, sosyal bir görgü ve siyasi bir yönetişim krizidir. Bu krizin önemli boyutlarından biri de "alafrangalılık" hastalığıdır. Giyimde, düşüncede, mekânda görmeye alıştığımız bu Batı öykünmesi, artık atık politikalarına da sirayet etmiş, ithal edilen kavramlar, yerli bağlamın ruhunu hiçe sayar hâle gelmiştir. 

"Alafrangalık", Tanzimat’tan bu yana Türk aydınlanmasının en tartışmalı yarığıdır. Batılılaşmayı taklitçiliğe indirgeyen bu zihinsel yönelim, kendi yerli kaynaklarını değersizleştirerek dışarıdan geleni üstün varsayar. Bugün Avrupa'dan ithal edilen geri dönüşüm sistemlerinin, depozito mekanizmalarının ya da sıfır atık yaklaşımlarının, olduğu gibi Türkiye’ye uygulanması da bu alafranga yaklaşımın başka bir tezahürüdür. 

Bu sistemlerin “başarısız” olmasında ya da halk tarafından içselleştirilememesinde teknik yetersizlikler değil, kültürel çelişkiler rol oynamaktadır. Zira Batı’da bir “çevre etiği”ne oturan bu uygulamalar, bizde bir “proje dosyası”na indirgenmiş, katılım kültüründen arındırılmıştır. 

Avrupa Birliği müktesebatı gereği kabul edilen "ambalaj atığı", "organik atık", "tehlikeli atık" gibi sınıflandırmaların, köydeki tandır külünü, mahalledeki pazarcı naylonunu ya da berberin saç artıklarını tanımlamakta yetersiz kalması, kavram ithalatının tipik bir örneğidir. Yerli olan ya göz ardı edilmiş ya da dışarıdan gelenle zorlama biçimde eşleştirilmiştir. 

Depozito iade sistemleri, belediyelere verilen geri kazanım hedefleri ya da atık aktarma istasyonları gibi yapılar, Avrupa’daki disiplinli yaşam kültürü içinde doğmuş sistemlerdir. Oysa Türkiye’de halkla yönetim arasında güven uçurumu, altyapı eksikliği ve çevre eğitiminin zayıflığı, bu yapıların kök salmasını engeller. 

İsveçli bir ailenin haftalık geri dönüşüm alışkanlığı ile Diyarbakır’daki bir mahallede yaşayan aile arasındaki yaşam pratikleri farklıdır. Fakat tümü, aynı ulusal atık yönetimi şemasına dâhil edilmeye çalışılır. Bu, kültürel anlamda bir tek tipleştirmedir. Alafranga sistemler, yerli olanı düzleştirmek pahasına işler. 

Türkiye’de atık kültürü, “geri dönüşüm” adıyla değil ama "değerlendirme" ruhuyla zaten vardı. Paçavracıdan eskiciye, cam şişe toplayan çocuktan zeytinyağı tenekesini çiçekliğe çeviren ev kadınlarına kadar halkın içinde yaşayan bir “dönüştürme iradesi” vardı. Bu irade, bugün itibarsızlaştırılmış, yerine modern konteynerler ama boş kalan sistemler kurulmuştur. Modern sistemler mekaniğe, geleneksel olan ise ruha dayanıyordu. 

Bir milletin atığıyla kurduğu ilişki, onun kendisiyle kurduğu ilişkiyi de yansıtır. Eğer atıklarına yabancılaşmışsa, hayatına da yabancılaşmış demektir. Bu yüzden atık yönetiminde alafrangalıkla mücadele, aslında çevre bilincinin öze dönüşüdür. 

Ø  Kavramların yerlileştirilmesi gerekir. “Çöp” yerine “Atık” gibi halkın anlayabileceği bir dil kurulmalıdır.

Ø  Yöntemlerin kültürel zeminle buluşturulması gerekir. Mahalle imamı, öğretmeni ya da bakkalı bu sürece dâhil etmeden sistemler işlemez.

Ø  Yerli bilgi ve pratiklerin ciddiye alınması gerekir. Eskicilik, komşuluk, paylaşım, imece gibi sosyokültürel temeller, modern geri dönüşüm sisteminden daha sürdürülebilirdir. 

Atık yönetiminde Batı’dan örnek almak yanlış değildir; fakat bunu kopyalamak, yerli olanı değersizleştirmek demektir. Türkiye’nin kendi atık yönetimi paradigmasını oluşturması; kültürüne, ekonomisine, kent yapısına ve insan ilişkilerine uygun özgün sistemler kurmasıyla mümkündür. 

"Alafrangalılık", sadece bir kıyafet meselesi değildir. Bu, bir düşünce iklimidir. O iklim değişmeden ne sıfır atık mümkün olur ne de sıfır yabancılaşma.

4 Temmuz 2025 Cuma

BEN SENİN DEĞİL, SANA BAKAN KENDİMİN AŞIĞIYIM

 Kendilik İstenci, Tahakküm Dili ve Marazî Aşkın İntiharı Üzerine Bir Deneme

 Sabahattin TURAN

Aşk, modern öznelliğin en çok istismar ettiği kelimedir. İçeriği boşaltılmış, törenleşmiş ve tüketilmiş. Sevginin sahici yüzünü yitirdiği yerde, âşık artık maşuka değil, o maşuk üzerinden kendine yönelmiş bir öz-doyum çarkına dönüşür. Modern birey, sevmek isterken bile kendini yeniden üretme gayreti içindedir. İşte kötü âşık, bu çağın çocuğudur: Maşukunu sever gibi yapar, fakat esasında kendi narsistik suretine tapar.

Sosyolojik olarak bu tür aşk, benliğin kutsandığı ve ötekinin silindiği bir yapısal şemadır. Burada sevgi değil, bir tür iktidar biçimi işler. Aşkın nesnesi olan maşuk, bir özne değil, bir simgeye dönüştürülür. Simge ise anlamı aşkın değil, aşkın içinde hapsedilmiş olandır. Kötü âşık, maşuku yaşatmaz; onda kendini yaşatır. Onun acısı, onun iradesi, onun kaçışı, âşık için ancak kendi terk edilmişliğini derinleştirirse anlamlıdır. Bu, bir tür “ben-merkezci sevgi tiranlığı”dır.

Bu aşk biçimi, klasik manada mecazî aşkı da bertaraf eder. Divan şiirinin o incelikli sevgisi bile burada geçersizdir. Çünkü orada âşık, maşuk karşısında eriyen bir benlik iken; burada, kendi arzusuyla yüceltilen bir benliktir söz konusu olan. Bu sevgi, Attâr’ın Simurg’una çıkmaz; Sisyphos’un kendine dönen sonsuz çilesinde tükenir. Çünkü sevgi burada bir “diğeri için varlık” değil, “kendim için diğerinin varlığı” hâline dönüşmüştür.

Bu marazî sevgi biçimi, modern ilişkilerde patolojik derecede yaygındır. “Seni seviyorum” cümlesinin altında çoğu kez şunlar saklıdır:

“Sana ihtiyacım var.”

“Seninle daha değerli hissediyorum.”

“Beni ben yapan sensin.”

Ama dikkat: Bu cümlelerin hiçbirinde gerçek sevgi yoktur. Bunlar, kişinin kendi psikolojik boşluğunu kapatma çabasıdır. Aşk, burada bir duygusal sömürü aracıdır. Sevmek, karşıdakinin varlığını tanımak değil; onu kendi varlığının yedeği kılmaktır.

Bu noktada Michel Foucault’nun “iktidar ilişkileri” üzerine söyledikleri çarpıcıdır. Foucault, iktidarın sadece baskıyla değil, arzuyla da işlediğini söyler. Kötü âşık, maşuka aşkını itiraf ederken bile aslında bir iktidar pratiği uygulamaktadır. "Seni seviyorum" demek, "senin üzerindeki söz hakkını talep ediyorum" anlamına gelir. Aşk burada bir itiraf değil, bir işgal aracıdır. Bu nedenle, kötü âşık, sevdiğini susturmak ister. Çünkü maşukun kendi benliğine ait bir dili olması, o aşkın tekil hâkimiyetini bozar.

Simmel, modern bireyin “bireyleşme süreci” içinde yalnızlaşarak kendini tanımladığını söyler. Kötü âşık da bu yalnızlık içinde bir başkasına değil, kendine sarılır. Sevgi kisvesi altında kurduğu bağ, bir bağlılık değil, bir bağımlılıktır. Sevgiliden çok, sevme hâlinin kendi üzerindeki yansımasını arzular. Çünkü sevilmek, var olduğunu teyit eden son sığınaktır. Ve kötü âşık, maşuku kaybettiğinde sevgisini değil, kendi varlık tasdikini yitirir. 

Bir adım daha derinleşelim:

Aşk, metafizik düzeyde bir “öteki” ile karşılaşma, kendi sınırlarını aşma ve hatta erime riskini alabilme hâlidir. Ama kötü âşık, “öteki”nin varlığını yok sayar. Onu özdeşleştirir, düzleştirir, metalaştırır. Bu sevgi değil; sömürüdür. Sevilenin özgürlüğü, bu yapının en büyük tehdididir. Çünkü gerçek bir öteki, yani özgür bir maşuk, aşığın tahayyülünü bozar. O nedenle kötü âşık, ya maşukunu kırar ya da onun yerine geçer.

Bu patolojide aşk, bir “sahneleme”ye dönüşür. Maşukun gülüşü, onun sevildiğine dair bir kanıt; suskunluğu, ihanete dair bir imadır. Yani maşukun her hâli, âşığın iç dünyasında bir tercümeye maruz kalır. Onun varlığı değil; onun üzerine kurulan anlamlar sevilir. Aşk burada iletişim değil, yorumdur. Ve yorum, çoğu kez anlamı bastırır.

Netice?

Kötü âşık sevmez. O, kendi sevme hâlini sever. Ve bu yüzden onun aşkı hiçbir zaman maşuka ulaşamaz. Çünkü maşuk onun için sadece bir duvardır: Kendi duygularını, kendi yokluk korkusunu, kendi değersizlik hissini üzerine yansıttığı bir duvar. Ve o duvar bir gün konuşsa, şöyle derdi:

"Ben senin beni sevdiğin kişi değilim. Sen de benim seni sandığım kişi değilsin."

Aşk, iki varlığın karşılaşmasıdır. Kötü âşık ise, kendine bakarken ötekini siler. Ve bu silme eylemi, aşk değil; tahakkümün en edebi biçimidir.

30 Haziran 2025 Pazartesi

TAKVÂNIN YERİ, YÜZÜ VE YÜKÜ

 Sabahattin TURAN

 

Kalp, görünmezliğini koruyarak hükmeden bir sultandır. Ne eli vardır ne sesi; fakat yön verir, şekil verir, hüküm verir. Takvânın yeri kalpse, o hâlde takvâ da görünmezdir. Görünmeyen bir erdemin, görünür bir hayata nasıl sirayet ettiğini anlamaya çalışmak, insanın içinden dışına doğru akan bir nehri gözle izlemeye benzer — kıyısı yok, yatağı gizli, yönü sezgidir. 

Hz. Peygamber’in mübarek ifadesiyle: "Takvâ buradadır," diyerek göğsünü üç kere işaret etmesi, bedenin değil, kalbin eylemle yoğrulan bir bilinç merkezi olduğunu ortaya koyar. Lakin burada “burada” olanın nerede olmadığı sorusu önemlidir. Takvâ gözde değildir; çünkü göz süsü sever. Kulakta değildir; çünkü kulak şikâyet duymaya meyillidir. Dilde hiç değildir; çünkü dil, hakikati eğip bükmekte ustadır. Takvâ, her şeyin saklandığı yerin saklısında, her kelimenin niyetinin doğduğu kuytudadır: Kalpte. 

Modern sosyolojinin kalp diye bir meselesi yoktur. O, bireyi ölçer; kalbi değil. O, davranışa bakar; niyete değil. Oysa geleneksel toplumlarda kalp, bireyin içtimâî mesuliyetinde de bir mihenk taşıydı. Yunus’un dediği gibi: "Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil." Çünkü kalp, sadece bireyin kendi ahlâkî tutarlılığı değil, aynı zamanda toplumla olan ilişkilerinde de ölçüdür. Kalp yıkmak; bina yıkmak değildir, zamanla telafi olmaz. Kalbin kıblesi kayarsa, yön pusulası da sapar. Takvâ, bir yön tutturma meselesidir — görünmeyenin yönü. 

Felsefenin kalbi, akılla çatışır. Platon’a göre kalp, nefsi duyguların merkeziydi; akılla dizginlenmesi gerekirdi. Descartes, kalbi dışladı; düşünen şeyi yüceltti. Modernitenin bu kartografisinde, kalp yerinden edildi. Halbuki İslâm düşüncesinde kalp, sadece bir duygu merkezi değil, bilgi kaynağıdır. "Onların kalpleri vardır; fakat onunla anlamazlar" (A'râf, 179) ayeti, kalbin aklın bir alternatifi değil, tamamlayıcısı olduğunu gösterir. Takvâ da bu kalbî idrakin ışığıdır. Ne akıl tek başına yeter ne dış görünüş; ikisinin ortasında kalbî bir farkındalık gerekir: İç bilinç. 

Tarih ise bize kalbiyle yaşayanların, zamanı kalbiyle yönlendirenlerin izini sunar. Ömer ibn Abdülaziz’in zulme karşı kalbî direnişi, Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye ettiği dua, Hallaç’ın idama giderken kalbine dokunarak söylediği “Aşk” kelimesi... Bunlar takvânın görünmeyen yüzünü tarihî yazıya değil, tarihî hissiyata nakşeder. Zira takvâ, tarihe damga vurmaz; gönüllerde iz bırakır. Tarihin görünür satır aralarına değil, yaşanan zamanın görünmez tınısına sızar. 

Kalbe odaklanmak, bedenin değil, niyetin arınmasıdır. Bu bir göz eğitimi değil, yön eğitimi meselesidir. Takvâ, ibadetin ruhudur; ibadet şekli taklittir, ruhu kalpten gelir. O hâlde takvâ sahibi olmak, görünenin değil, görenin terbiyesidir. Gören, gözüyle değil, kalbiyle görendir. Çünkü takvâ, tanık olunmayanın farkında olarak yaşamak demektir.

Ve belki de en derin korku, takvâsız bir kalple dışa takvâlı görünmektir. Zira kalp yalan söylemez, ama susar. Dışın yalanı, içte yankı bulmazsa, sadece bir gürültüdür. Oysa takvâ, sessizliğin ahlâkıdır. 

Son söz: Kalbe odaklanmak, dışı temizleyip içi kirli bırakmamak değil; dışı kirli bile olsa, içi saf tutmaktır. Çünkü Allah, kalplere bakar — yüzlere değil. Takvâ, o bakışa hazır olmak için içte kurulmuş bir mizaç, bir mihraptır. Yüzünü kıbleye dönmek yetmez, kalbini de döndürmek gerekir.

 Zira kıble, yön değil; yönelmedir.

Takvâ, hâl değil; yönelimdir.

Ve kalp...

En çok, kendine dönmeyeni unutur.

29 Haziran 2025 Pazar

SOĞUK BİR HATIRANIN ERİME NOKTASI

 Sabahattin TURAN

 

Buzun havuza düşmesiyle başlayan o sessiz çöküş, yalnızca fiziksel bir dönüşüm değildir; aslında modern benliğin trajedisidir. Çünkü buzun suya karışması, her zaman yüceltilen bir teslimiyetin değil, çoğu zaman iradesiz bir çözülmenin habercisidir. Evet, buz kendi varlığını terk eder; ama ya bu terk ediş bir arayış değil de bir unutkanlıksa? Ya çözülmek, aslında dağılmaksa?

 

Günümüz insanı da tıpkı o buz gibi, ait olmadığı kalıplara düşüyor. Soğuk bir çevrede şekil bulmuş, dış dünyanın çizdiği formlarla kimlik kazanmış. O sertlik, onun özü değil; başkasının eliyle çizilmiş bir siluettir. Ve havuza —yani sıcak, yumuşak, şekilsiz bir çoğulluğa— düştüğünde, kendini koruyamıyorsa, bu onun erdemi değil zayıflığıdır.



 

Bugün biz, kendini suya bırakmayı “olgunluk” sayıyoruz. Oysa çoğu zaman bu, kişiliğin çözülmesidir. Bireyin, kendi soğukluğunu anlamadan, mücadele etmeden, direnç göstermeden, düşüncesizce yok oluşudur. Evet, buzun erimesi doğaldır. Ama her doğallık fazilet değildir. Çözülmek bir meziyet sayılacaksa, önce neyin çözüldüğü sorulmalıdır.

 

Çünkü buz da bir hafızadır. Geçmişin, direnişin, sınırın maddi karşılığıdır. Onun erimesi sadece fiziksel bir yumuşama değil, bir tarihin silinmesidir. Ve bu silinme övülüyorsa, belki de biz artık şekilsizliğe fazlaca övgü diziyoruzdur. Netlikten, biçimden, hatta acıdan korkuyoruzdur. Oysa buzun sertliği bazen adaletin ta kendisidir. Soğukluk, ölçülülüğün maskesi değil, bizzat ölçünün kendisi olabilir.

 

Buz suya karışınca, evet, görünmez olur. Ama bu görünmezlik bir kabulleniş mi, yoksa bir silinme mi? Belki de havuz, her düşeni yutar; onu özgürleştirmez, sadece belirsizleştirir. Kim bilir kaç buz parçası, “özgürleşiyorum” sanarak kendini bırakmış, sonra bir daha asla ayırt edilememiştir o suyun içinde?

 

Bu yüzden, buzun suya dönüşmesi yalnızca bir dönüşüm değil, bir kimlik testidir. Kimileri için bu, hakikate yaklaşmaktır. Kimileri içinse, kendi hakikatinden uzaklaşmak. Dönüşümün değeri, yalnızca son hâlde değil, dönüşümün ne uğruna gerçekleştiğinde saklıdır.

 

Belki de sorulması gereken asıl soru şudur:

"Ben eridim" demek mi yüce olan?

Yoksa "Erimemek için nedenim var" demek mi?

27 Haziran 2025 Cuma

KILIÇLA YAZILMIŞ HAYAT

 Cüneyt Arkın Üzerine Bir Deneme

Sabahattin TURAN

 

Bazı hayatlar, gölgeleriyle zamanları örter. Cüneyt Arkın, sinema tarihimizin yalnız çınarıdır ne bir ormanın parçası ne de sadece bir yaprağın uzantısı… Kendisinin dediği gibi, “Hayatım sinemaya değil, halkıma adanmış bir destandı.” Lakin o destan sadece beyazperdede yazılmadı. Göğsüne saplanan sahte kılıçların arasından halkın gerçek acılarına ulaşmayı başarmış bir figürdü o. Bu figürün arkasında, Cumhuriyet’in kırılgan çocukluğu, taşranın açlığı, şehre akan umutlar ve modernleşmenin çatallaşmış yolları duruyordu.


Fahrettin Cüreklibatır’ın tıptan sinemaya geçişi bir "kariyer değişikliği" değil, toplumsal bir mecra değişimiydi. Bir hekimin elinden alınan neşter, halkın kalbine saplanan sembolik bir kılıca dönüşmüştü. Malkoçoğlu, Battal Gazi, Kara Murat… Bunlar sadece karakter değil, kolektif bilinçaltımızın canlanmış suretleriydi.


Bu karakterler; Osmanlı’nın yıkıntılarından doğan modern Türkiye’nin geçmişle barışma arzusu, kimlik inşası ve kahraman üretme ihtiyacının yansımalarıydı. Cüneyt Arkın’ın oynadığı her karakter, devletin halk üzerindeki boşluklarını bir başka biçimde dolduruyordu. Öyle ki, bir köyde öğretmenin yokluğunu bir Kara Murat, adaletin eksikliğini bir Malkoçoğlu kapatıyordu.


Bu yönüyle Arkın’ın sineması, Jules Michelet’nin tarih tanımı gibi işler: “Tarih halkların ruhudur.” Cüneyt Arkın da o ruhu ete kemiğe büründüren tarihsel bir varlık hâline gelir.

 

Onun filmleri çoğu zaman retorikten yoksundu; cümleler değil, duruşlar konuşurdu. Ama bu, anlatısızlık değil, bir tür edebî sadelikti. Gövdesinden daha büyük kılıçları taşıyan bu adamın bakışları, modern epik şiirlerdi adeta. Halk destanları gibi: çiğ, doğrudan, ama sarsıcı.

 

Gölgesini ileri uzatan kahramanlar yarattı ama kendisi hep o gölgenin gerisinde kaldı. Bu yüzden, edebiyatın "kahraman ile anlatıcı" arasındaki mesafesi, onunla sinemada karşılığını buldu. Seyirci bir kahramanı izledi, ama aslında bir anlatıcının iç sızısını duydu: “Siz uyuyun, ben nöbetteyim.” Bu cümle, Arkın’ın varlığının sessiz manifestosuydu.

 

Modernleşen Türkiye, köklerinden kopmadan ilerlemek isterken, onun canlandırdığı figürler hem Osmanlı’nın cesaretini hem Cumhuriyet’in kaygılarını bir araya getiriyordu. Tıpkı bir Necip Fazıl şiirindeki gibi: “Köpük köpük gerilerden gelen bir ses gibiydi…

 

Cüneyt Arkın sadece beyazperdede değil, halkın dilinde, davranışlarında ve çocukların hayallerinde yaşadı. O, sinema salonlarının ötesinde, kahvehanelerde konuşulan adalet, okul duvarlarına kazınan cesaret ve gece rüyalarına giren “koruyucu figür” haline geldi.

 

Sosyolojik olarak bu, Raymond Williams’ın “yaşayan kültür” dediği şeye denk gelir. Arkın hem popüler kültür ürünüdür hem de karşı-kültür kahramanıdır. Modernleşme sürecinin ürettiği yalnız, yönsüz ve sınıfsal olarak bastırılmış bireyler, onunla bir kimlik buldular.

 

Özellikle 1970’ler Türkiye’sinde sınıf çatışmaları ve siyasi kutuplaşmaların keskinleştiği dönemde, onun “emekten yana”, “sisteme karşı” ama “halktan kopmayan” bir kahraman tipi üretmesi, sosyolojik bir uzlaşı noktası yarattı. Bir yandan Yeşilçam’ın ticari sineması içinde dövüş sahneleriyle ilgi çekerken, diğer yandan Maden gibi filmlerde sınıf savaşımını sahiplendi. Bu çelişkili gibi görünen denge, onun gerçek bir halk adamı olmasını sağladı.


Cüneyt Arkın, Türk sinemasının düşüşe geçtiği dönemlerde bile “kendini ciddiye almaktan vazgeçmedi.” Dünyayı Kurtaran Adam gibi eleştirilse de zamanla bir “trash-cinema” klasiği haline geldi. Çünkü mesele filmin kalitesi değil, o ruhu taşıyacak bir bedenin varlığıydı.

 

Yaşamının son dönemlerinde gençlerle olan temasını artırması, “tarihini bilmeyen millet yok olur” diyerek konferanslar vermesi, onun bir aktörden öte, kültürel hafızanın bekçisi olduğunu ortaya koydu. Sonuçta aramızdan sessizce ayrıldı ne büyük bir gala ne kırmızı halı… Zaten o, hep toprağın tonlarında yürüdü. Şehirli bir kahraman değildi; köylünün, işçinin, mazlumun dostuydu. Sessizliği bile bağıra bağıra konuşuyordu.

 

Cüneyt Arkın, sadece bir dönem aktörü değildir. O, bir milletin bastırılmış arzularının, unutulmak istenmeyen geçmişinin ve henüz kurulmamış adaletin sinema üzerinden haykırılmasıdır. O yüzden filmleri, sadece izlenmez; hissedilir, taşınır ve kuşaktan kuşağa anlatılır.

 

İnsanların yüzüne değil, yüreğine oynayan bu adam, en sonunda bize şu dersi verdi: “Bir kahraman olmak için büyük olmaya değil, halkın yükünü omuzlamaya cesaretin olmalı.” Bu cesaret, hâlâ eksikliği hissedilen bir miras olarak aramızda dolaşmaya devam ediyor.

MEMENTO MORİ “ÖLECEĞİNİ HATIRLA”

  Sosyolojik Bir Deneme Sabahattin TURAN   Toplumların kendilerini nasıl kurduklarını anlamanın ince yollarından biri, onların ölümle ku...