Kopya Sistemlerin Kriz Anatomisi
Sabahattin TURAN
Atık yönetimi,
çağdaş kentleşmenin kaçınılmaz çıktısı, endüstriyel üretimin arka bahçesidir. Ne
var ki Türkiye gibi çevresel geçiş sürecinde olan ülkelerde atık yönetimi sadece
teknik bir mesele değil; kültürel bir iç gerilim, sosyal bir görgü ve siyasi bir
yönetişim krizidir. Bu krizin önemli boyutlarından biri de "alafrangalılık"
hastalığıdır. Giyimde, düşüncede, mekânda görmeye alıştığımız bu Batı öykünmesi,
artık atık politikalarına da sirayet etmiş, ithal edilen kavramlar, yerli bağlamın
ruhunu hiçe sayar hâle gelmiştir.
"Alafrangalık", Tanzimat’tan bu yana Türk aydınlanmasının en tartışmalı yarığıdır. Batılılaşmayı taklitçiliğe indirgeyen bu zihinsel yönelim, kendi yerli kaynaklarını değersizleştirerek dışarıdan geleni üstün varsayar. Bugün Avrupa'dan ithal edilen geri dönüşüm sistemlerinin, depozito mekanizmalarının ya da sıfır atık yaklaşımlarının, olduğu gibi Türkiye’ye uygulanması da bu alafranga yaklaşımın başka bir tezahürüdür.
Bu sistemlerin
“başarısız” olmasında ya da halk tarafından içselleştirilememesinde teknik yetersizlikler
değil, kültürel çelişkiler rol oynamaktadır. Zira Batı’da bir “çevre etiği”ne
oturan bu uygulamalar, bizde bir “proje dosyası”na indirgenmiş, katılım
kültüründen arındırılmıştır.
Avrupa Birliği
müktesebatı gereği kabul edilen "ambalaj atığı", "organik
atık", "tehlikeli atık" gibi sınıflandırmaların,
köydeki tandır külünü, mahalledeki pazarcı naylonunu ya da berberin saç artıklarını
tanımlamakta yetersiz kalması, kavram ithalatının tipik bir örneğidir. Yerli olan
ya göz ardı edilmiş ya da dışarıdan gelenle zorlama biçimde eşleştirilmiştir.
Depozito iade
sistemleri, belediyelere verilen geri kazanım hedefleri ya da atık aktarma istasyonları
gibi yapılar, Avrupa’daki disiplinli yaşam kültürü içinde doğmuş sistemlerdir. Oysa
Türkiye’de halkla yönetim arasında güven uçurumu, altyapı eksikliği ve çevre eğitiminin
zayıflığı, bu yapıların kök salmasını engeller.
İsveçli bir ailenin haftalık geri dönüşüm alışkanlığı ile Diyarbakır’daki bir mahallede yaşayan aile arasındaki yaşam pratikleri farklıdır. Fakat tümü, aynı ulusal atık yönetimi şemasına dâhil edilmeye çalışılır. Bu, kültürel anlamda bir tek tipleştirmedir. Alafranga sistemler, yerli olanı düzleştirmek pahasına işler.
Türkiye’de atık
kültürü, “geri dönüşüm” adıyla değil ama "değerlendirme"
ruhuyla zaten vardı. Paçavracıdan eskiciye, cam şişe toplayan çocuktan zeytinyağı
tenekesini çiçekliğe çeviren ev kadınlarına kadar halkın içinde yaşayan bir “dönüştürme
iradesi” vardı. Bu irade, bugün itibarsızlaştırılmış, yerine modern konteynerler
ama boş kalan sistemler kurulmuştur. Modern sistemler mekaniğe, geleneksel olan
ise ruha dayanıyordu.
Bir milletin atığıyla kurduğu ilişki, onun kendisiyle kurduğu ilişkiyi de yansıtır. Eğer atıklarına yabancılaşmışsa, hayatına da yabancılaşmış demektir. Bu yüzden atık yönetiminde alafrangalıkla mücadele, aslında çevre bilincinin öze dönüşüdür.
Ø Kavramların yerlileştirilmesi gerekir. “Çöp” yerine “Atık” gibi halkın anlayabileceği bir dil kurulmalıdır.
Ø Yöntemlerin kültürel zeminle buluşturulması gerekir. Mahalle imamı, öğretmeni ya da bakkalı bu sürece dâhil etmeden sistemler işlemez.
Ø Yerli bilgi ve pratiklerin ciddiye alınması gerekir. Eskicilik, komşuluk, paylaşım, imece gibi sosyokültürel temeller, modern geri dönüşüm sisteminden daha sürdürülebilirdir.
Atık yönetiminde Batı’dan örnek almak yanlış değildir; fakat bunu kopyalamak, yerli olanı değersizleştirmek demektir. Türkiye’nin kendi atık yönetimi paradigmasını oluşturması; kültürüne, ekonomisine, kent yapısına ve insan ilişkilerine uygun özgün sistemler kurmasıyla mümkündür.
"Alafrangalılık",
sadece bir kıyafet meselesi değildir. Bu, bir düşünce iklimidir. O iklim değişmeden
ne sıfır atık mümkün olur ne de sıfır yabancılaşma.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder