Tarihsel ve Sosyolojik
Bir Deneme
Sabahattin TURAN
Toplumların tarihsel gelişimi, yalnızca maddî olaylar zinciriyle değil, aynı zamanda yöneldiği anlam merkezleriyle okunabilir. Her medeniyetin kendi rızasını aradığı bir kaynak vardır: Kimisi iktidar, kimisi servet, kimisi şöhret… Ancak İslam toplumlarının temelinde yer alan bir kavram, bu bakışları topyekûn değiştirmiştir: Allah rızası. Bu rıza, yalnızca bir inanç değil, bir toplum inşasının da temel taşıdır. Ve bu rızaya imrenmek; bireyin, toplumun ve tarihin yönünü değiştiren içsel bir kıblesel dönüşümdür.
İslam tarihi boyunca Allah rızasına yönelmek; bireyleri sadece mistik değil, aynı zamanda ahlaki ve toplumsal sorumlulukla donatmıştır. Peygamber Efendimiz’in (S.A.V) hicretini, Bedir’deki siperini, Medine vesikasını veya Mekke fethindeki affediciliğini düşünelim; hepsi dünyevî kazanım için değil, ilâhî rızaya erişme bilinciyle şekillenmiş tavırlardır. Bu bilinç, sonraki yüzyıllarda vakıf medeniyetini, ilim kurumlarını, ahilik sistemini ve Osmanlı’nın kamu ahlakını doğurmuştur.
Allah rızası, tarihin yalnızca dinî değil, toplumsal hareketlerini de yönlendiren bir ideal olarak iş görmüştür. Nizamülmülk'ün Siyasetnamesi’nde adaletin değil, "Allah rızasına uygun adaletin" altı çizilir. Gazâlî’nin ahlakî erdem anlayışı ya da Yunus Emre’nin sade ve derin aşk söylemi, hep bu rızanın farklı alanlardaki izdüşümüdür.
Fakat modern çağla birlikte bu tarihsel yönelim çözülmeye başlamıştır.
Modern toplum, Allah’ı göğe çekip yeryüzünü onun yerine koyarken; insanın yöneldiği şeyi de değiştirmiştir. Artık birey, Allah rızasını değil, toplumun onayını aramaktadır. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın "akışkan modernlik" tanımı, bu dönüşümün izlerini taşır: Sabit değerler yerine geçici onaylar, kalıcı iyilikler yerine görünür etkiler hâkimdir. Bu hâlde Allah rızasına imrenmek, yalnızca bir inanç meselesi değil; sistemin çarklarına karşı bir eylem biçimi hâline gelir.
Durkheim’a göre din, toplumsal dayanışmanın bir formudur. Ne var ki günümüz toplumunda dinin bu işlevi zayıflarken, dayanışma da çıkar merkezli hâle gelmiştir. Oysa Allah rızası için yapılan bir yardım; beklentisizdir, bireyi değil bütünü yüceltir. Bu yüzden Allah rızasına imrenen bireyler, görünürde yalnız; fakat toplumsal anlamda en bütünleyici özne hâline gelirler.
Her toplum, rol modellerini imrenilecek figürlere dönüştürerek bir tür yönlendirme yapar. Antik Yunan’da bu filozoflardı, Orta Çağ’da ruhbanlar, modern çağda ise ünlüler ve zenginlerdir. İslam toplumlarında ise sahabiler, sûfîler, âlimler, adil yöneticiler gibi Allah rızasına talip olmuş kişiler yüceltilmişti. Bu, toplumun sosyolojik "kıble"siyle doğrudan ilgilidir. Kime imrenildiği, hangi değerlerin yüceltildiğini gösterir.
Bugün toplumun çocuklarına kimler örnek gösteriliyor? YouTube fenomenleri mi, borsa spekülatörleri mi, reklam yüzleri mi? Allah rızasını gaye edinmiş mütevazı bir birey, bu sahnede görünmezdir. Fakat tarih, bu görünmeyenlerin inşa ettiği sessiz yapılarla ayakta durur. Çünkü gösterilmeyen erdem, gösterişli kötülükten daha sahicidir.
Allah rızasına imrenmek, tarihsel olarak toplumları şeffaflaştıran, vicdanı ortaklaştıran bir ilkeydi. Bu ilkenin yeniden ihyası, sadece bireysel bir dönüşüm değil; toplumsal bir yeniden inşadır. Eğitim sisteminde, medya içeriklerinde, yönetişim biçimlerinde bu rızanın yansıması görülmeden kalıcı iyilik mümkün değildir.
Bu yüzden Allah rızasına yönelen birey, geçmişin değerlerini bugünün yarasına merhem kılmak için var olmalıdır. Rızanın yerini onay, ibadetin yerini gösteri, merhametin yerini imaj aldığında toplum parçalanır. Ama rızaya imrenen bir yürek varsa, toplumun ruhu henüz ölmemiştir.






