16 Temmuz 2025 Çarşamba

SIFIR ATIK ENSTİTÜSÜ

 Unutulmuş ve Toplanmamış Atıklar Akademisi

Sabahattin TURAN

 

Bir medeniyetin çürümeye yüz tuttuğu en bariz an, atıkları neden biriktirdiğini, neden attığını unutmasıyla başlar. Tüketim, bir süre sonra sadece ihtiyacı değil, hafızayı da öğütür. Bu sebeple, herhangi bir sıfır atık programı değil, Sıfır Atık Enstitüsü kurulmalıdır. Çünkü mesele plastik poşet değildir. Mesele, unuttuğumuz bir şeyi hatırlamak için hangi çöpü nereye koymamız gerektiğidir. 

Sıfır Atık Enstitüsü, yalnızca geri dönüşüm kutularının yerini öğretmez; nelerin dönüştürülemediğini, nelerin bir ömre eklenemeyeceğini öğretir. Bu enstitü, israfın fiziksel değil, ontolojik izini sürer. Varlığın boşluklarına düşen kırıntıları, zamanın dev atık kutularında biriken isyanı, vicdanla tartan bir bilgi mabedidir. 

Hiçbir atık kutusu yalnız değildir. Onun içine bırakılan her şey, bir kararın sessizce haykırılmasıdır. Birikmiş dergiler, kırık çerçeveler, eskimiş oyuncaklar… Bir zamanlar sevilmiş, sonra unutulmuş her nesne, bu enstitünün öğrencisidir. 

Sıfır Atık Enstitüsü, bu unutulmuşlara ses verir. Atıkla konuşmayı öğretir. Atık poşetini açar, içinden dökülen kelimeleri analiz eder. Hangi kavramlar yıpranmış, hangi değerler kullanılmış ve atılmış? Hangi alışkanlıklar tüketimle kamufle edilmiş? Enstitü, bu sessiz moloz yığınında semantik bir kazı yapar. 

Atığın dilini çözmeden hiçbir yasa yürürlükte değildir. Geri dönüşüm tesisi inşa etmek kolaydır; ama insanı, bir daha atmamak üzere eğitmek, işte o bir enstitü işidir. 

Sıfır Atık Enstitüsü, çöpü azaltmaktan öte, ihtiyaçları azaltmanın bilgisini üretir. Modern üniversite bilginin niceliğine odaklanırken, bu enstitü bilgiyi arındırmanın yollarını araştırır. Çünkü en büyük atık, çoğu zaman fazlalık bilgiyle oluşur. 

Burada Aristoteles’in dört nedeninden değil, beşinci neden olan "neden her şeyi bu kadar çok istiyoruz?" sorusundan başlar dersler. Kant’ın kategorik imperatifinden (zorunluluğundan), İbn Arabî’nin varlık mertebelerine; Marx’ın metalaşma eleştirisinden, Mevlânâ’nın kanaat öğütlerine kadar uzanan bir atık felsefesi okutulur. Öğrencilere, yalnızca atık değil, anlamın da geri dönüştürülebileceği öğretilir. 

Bu enstitü, bir bina değil, bir yürüyüştür. Betonarme değil, bilgelikle örülmüş duvarları vardır. Derslikleri, geri dönüşüm kutularının yanında değil, vicdanın hemen altında yer alır. Kantininde tek kullanımlık ürün bulunmaz; çünkü burada yalnızca ürün değil, düşünce de tekrar kullanılır. 

Kütüphanesinde en çok okunan kitaplar değil, en az israf edilen düşünceler saklıdır. Belki bir rafında şu yazar: "Burada tüm tezler, en az kelimeyle en çok anlamı taşımayı hedefler. En çok cümle kuran değil, en az çöp üreten düşünce mezun olur." 

Burada mezuniyet törenleri olmaz. Çünkü hakikat okulu, öğrencisini sürekli eksik bırakır. Her mezun, aslında kendini henüz baştan başlatandır. Enstitü, bu yüzden bir diploma değil, bir utanç mektubu verir: “Şu kadar yıl boyunca şu kadar atık bıraktınız. Ama şu kadar azalmayı da başardınız. 

Enstitünün en çarpıcı bölümü, “Dönüştürülemeyen Atıklar Arşivi”dir. Bu arşivde hem fizikî nesneler hem de kültürel olgular saklanır: 

Ø  Geri dönmeyen bir aşk mektubu,

Ø  Bir daha kullanılmayan bir çocukluk inancı,

Ø  Mahalle kültüründen geriye kalan son iftar davetiyesi,

Ø  1980 sonrası tek kullanımlık vicdanlar… 

Bu bölüm, yalnızca nesne değil, zamanın çöpü üzerine kuruludur. İnsanlığın topluca terk ettiği her şey burada sergilenir. Ziyaretçiler, buharlanmış vitrinlerin önünde kendi terk edilmişliklerine rastlarlar. 

Çünkü Sıfır Atık Enstitüsü, yalnızca çöpü azaltmaz; varlığı hatırlatır. Kaybedilen anlamı, dökülen zamanı, susan eşyayı... 

Her atık, yaratılışın tanzimine atılmış bir taş gibidir. Enstitü, bu taşları tek tek yerinden söker, zemini süpürür, sonra da insanı kendi içinde yeniden kurar. İsraf, sadece bir tüketim değil, bir unutuş biçimidir. Ve her unutma, bir varlık intiharıdır. 

Sıfır Atık Enstitüsü, tam da bu nedenle kurulmalıdır: 

Ø  Hatırlamak için,

Ø  Azaltmak için,

Ø  İnsanı, tekrar eşyanın yanında ama onun efendisi değil; onunla beraber, onunla sınırlı, onunla saygılı olarak yaşamaya davet etmek için… 

Sıfır Atık Enstitüsü, medeniyetin enkazına kurulan bir hatırlama yapısıdır. Atık kutularına atılan şeyler sadece nesneler değil, zamanın ve zihnin kullanılıp atılmış kırıntılarıdır. Enstitü, o kırıntılardan yeni bir hikâye yazmaya çalışan bir fısıltıdır: Az, sadedir; sade, anlamlıdır; anlam, kalıcıdır.


13 Temmuz 2025 Pazar

HÜRRİYET “ALLAH’A KUL OLMAKTAN GEÇER”

 Sabahattin TURAN

 

Özgürlük, modern bireyciliğin en kutsal değerlerinden biri olarak görünse de tarih boyunca insanlık hürriyeti salt dışsal sınırlardan kurtulmak olarak değil, içsel sorumluluk ve bilinçli teslimiyetle anlamlandırmıştır. “Hürriyet, Allah’a kul olmaktan geçer” sözü, bu derin hakikatin kapılarını aralar; çünkü gerçek özgürlük, bireyin kendini aşması ve mutlak hakikate bağlanmasıyla mümkün olur. 

Sosyolojik olarak özgürlük, toplumun kolektif düzeni içinde şekillenen bir olgudur. Toplumda bireyin sınırsız hareket alanı kaos doğururken, kulluk bilinci toplumsal düzenin temeli olur. İslam medeniyetinde bireyin hürriyeti, ilahi yasalar çerçevesinde sorumluluk bilinciyle var olur. Farabi, El-Medinetü’l-Fazıla’da erdemli bireyin tanımını yaparken, özgürlüğü “aklın yönetimi altında nefsin disipline edilmesi” olarak ifade eder. Ona göre özgürlük, şehvet (arzu) ve gadab (öfke) kuvvelerinin aklî merkezde terbiye edilmesidir. 

Felsefede özgürlük çoğunlukla irade meselesiyle birlikte düşünülür. İbn Sina’ya göre insanın fiilleri iki kaynağa dayanır: ihtiyar (seçim) ve irade. “İnsan, meyletmeden önce bilir; bilmeden meyletmez.” diyerek ahlaki fiilin bilinçli yönüne dikkat çeker. İbn Rüşd ise “Mutlak özgürlük yalnızca hakikatin içinde mümkündür.” der. Bu, özgürlüğün başıboşluk değil, anlamlı bir yönelme olduğunu gösterir. 

Modern felsefede Sartre, “İnsan mahkûm edilmiştir özgür olmaya.” derken, özgürlüğü insanın üstüne yıkılmış bir yük gibi tanımlar. Camus ise, “Özgürlük, isyan eden insanın bilinçli farkındalığıdır” diyerek bir etik boyut ekler. Ancak bu özgürlük anlayışları genellikle Allah fikrinden bağımsızdır. Halbuki İslam düşüncesinde özgürlük, “ubudiyet”le (kulluk) derinleşir. 

Kelam ilminde hürriyet konusu, kader ve irade tartışmaları bağlamında ele alınır. Mutezile’nin “el-insân hâliku ef’âlihî” (İnsan fiillerinin yaratıcısıdır) anlayışı, Allah’ın adaleti fikrinden doğar. Onlara göre insan özgür değilse, Allah’ın onu cezalandırması da adil değildir. 

Eşarî mezhebinde ise özgürlük kavramı kesb (kazanım) terimiyle açıklanır. Kasb, kişinin bir fiili yaratmaması ama onu kendi tercihiyle “kazanması”dır. Ebu’l Hasan el-Eşarî’ye göre, “Fiil Allah tarafından yaratılır, ama kul tarafından kesb edilir.” Bu modelde özgürlük, Allah’ın iradesiyle çatışmaz; kulun iradesi Allah’ın iradesiyle birlikte işler. 

Gazali, İhya’da insan iradesini şöyle anlatır: “Kendi içinden neye yönelirse, Allah onun yolunu açar.” Burada özgürlük, ilahi inayetle açılan bir yoldur. Sorumluluk, bu yönelmenin ahlaki değerle birleştiği noktada başlar. 

Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh’te “Gerçek köle, nefsine tutsak olan kişidir.” diyerek, nefse kulluğun asıl esaret olduğunu hatırlatır. Niyazi Mısrî de “Gerçek hür, nefsinden kurtulandır.” der. Tasavvufun özgürlük tanımı, “fenâ fillah” (Allah’ta yok oluş) ile zirveye çıkar. Bu anlayışta birey, benliğinden soyundukça hakiki bir varlığa ulaşır. 

Burada “hürriyet” kelimesi Arapça’da “hurr” kökünden gelir; bu, esaretten çıkmak demektir. Ancak sufiler bu esareti dışsal değil, içsel kabul eder. Abd (kul) kelimesiyle karşılanan kulluk, zannedilenin aksine zillet değil, izzet doğurur. Zira Kur'an’da en büyük övgü, “abd” oluşa yöneliktir: "Subhâne’llezî esrâ bi abdihî leylen..." (İsra, 1). Miraç gibi en büyük tecrübe, kulluk nispetiyle tanımlanmıştır. 

Tarihsel, felsefi, kelamî ve edebi bütünlük içinde hürriyet, Allah’a kul olmanın bilinçli iradesiyle anlam kazanır. Modern bireyin benlik arayışı, yalnızca nefsî tatminle değil, sınırlarını bilerek ve onları aşkın bir iradeye teslim ederek çözülebilir. Özgürlük, nefsin arzularına esir olmaktan kurtulup, sorumluluk ve teslimiyet içinde kendi varlığını anlamlandırmakla mümkündür. Bu yüzden “Hürriyet, Allah’a kul olmaktan geçer” ifadesi, yalnızca bir söz değil; insan varoluşunun en derin ve en dengeli özüdür.


11 Temmuz 2025 Cuma

ATIĞIN EKONOMİ DEĞERİ

Teknik Bir Deneme 

“İnsan, attığını sanarak kurtulduğunu zanneder. Oysa her atık, bir iktisat kalemi; her atık, işlenmemiş bir hammaddedir.” 

Sabahattin TURAN

Atık Sandığımız Hazine: İktisatçı Gözüyle Bir Geri Dönüşüm Hesabı

Modern toplumlar, üretim-tüketim ekseninde öyle bir noktaya geldi ki, artık atık yalnızca çevresel değil, ekonomik bir dosya haline geldi. Her gün sokaklara bırakılan, konteynerlere dökülen ya da gelişigüzel ayrıştırılan tonlarca atık, aslında yüz milyonlarca liranın toprağa gömülmesidir. Ve bu gömülme, sadece iktisadi kaynakların değil, aynı zamanda geleceğin de defin işlemidir. 

Türkiye'de yılda yaklaşık 35 milyon ton evsel atık oluştuğu tahmin edilmektedir. Bunun ortalama %30’unun geri dönüştürülebilir nitelikte olduğu kabul edilirse, her yıl yaklaşık 10 milyon tonluk ekonomik değer atığa gitmektedir. Ancak bu sadece kaba bir hacim hesabıdır. Derinleştiğimizde, atığın içeriği kadar geri dönüşüm zincirine katılım oranı, teknoloji seviyesi ve pazarlama kapasitesi de bu ekonomik potansiyelin kaderini belirler. 

Bir Ton Atık, Kaç Lira? 

Ortalama 1 ton karışık evsel atığın içeriğinde; %20 kâğıt-karton, %15 plastik, %25 cam, %8 metal, %30 organik ve %2 diğer (elektronik, tekstil, vb.) atık yer alır. Bu dağılım temel alındığında:


Ø  Kâğıttan 600–700 TL,

Ø  Plastikten 800–1.000 TL,

Ø  Camdan 100–200 TL,

Ø  Metallerden 250–400 TL,

Ø  Organikten ise kompost veya biyogaz formunda 100–200 TL

gelir elde edilebilir.



Yani bir tonluk evsel atık yaklaşık 2.000–2.500 TL arası iktisadi kazanç sağlar. Bu doğrudan parasal değerdir. Buna enerji tasarrufu, istihdam çarpanı, karbon azaltımı gibi dolaylı değerler eklendiğinde atık, iktisatla yarışan bir kalkınma modeli olur.

Atığın Makroekonomik Yüzü: Geri Dönüşüm Ekonomisinin Sessiz Devrimi 

Bugün dünya geri dönüşüm endüstrisi yaklaşık 1 trilyon dolarlık bir piyasa hacmine ulaşmıştır. Avrupa Birliği'nin döngüsel ekonomi stratejileri, kaynak verimliliğini esas alarak geri dönüşümü sanayileşmenin parçası haline getirmiştir. Türkiye’de ise atık yönetimi hâlâ “temizlik” algısıyla yönetilmekte; ekonomik aktör olarak atık, henüz tam anlamıyla tanınmamaktadır. 

Geri dönüşüm sistemleri yalnızca atığı ekonomiye geri kazandırmaz; aynı zamanda: 

Ø  İthal hammaddelere olan bağımlılığı azaltır,

Ø  İstihdam yaratır (her 1.000 ton atık için 10-20 kişi),

Ø  Karbon salımını düşürerek çevre maliyetlerini azaltır,

Ø  Enerji tüketimini %30–95 oranında düşürür. 

1 ton alüminyumun geri dönüşümü %95 enerji tasarrufu sağlar. Bu oran, camda %30, plastik ve kâğıtta %50 civarındadır. Yani her geri dönüştürülmeyen ton hem doğadan eksiltilmiş bir hammadde hem de atmosferi yükleyen bir karbon bombasıdır. 

Atığı Saymak: Yeni Bir Muhasebe Dili 

Klasik iktisat, üretim girdilerini tanımlarken atığı dışlar. Oysa modern sürdürülebilir kalkınma paradigmasında atık, üretim zincirinin yeniden başlatılabileceği bir döngü halkasıdır. Artık sorulması gereken soru şudur: 

"Ne kadar atık üretiyoruz?" değil,

"Ne kadar atık kullanıyoruz?" 

Bu bakış açısı, atığı harcama değil, yatırım olarak değerlendirme çağını başlatır. Geri dönüşüm yatırımları bir belediye için yalnızca çevresel hizmet değil, aynı zamanda iktisadi büyümenin kaldıraç noktasıdır. 

Sonuç: Atığı Atma, Say! 

Bu deneme, atığın yalnızca doğayı değil, ekonomiyi de ilgilendiren bir olgu olduğunu göstermeyi amaçladı. Atık artık sadece bir temizlik sorunu değil, iktisat politikalarının merkezine oturabilecek stratejik bir alandır. 

Her ayrıştırılmamış atık, bir vergi kaybı, bir istihdam eksikliği, bir enerji israflığı ve en önemlisi, bir gelecek yitimidir. 

Bu nedenle yerel yönetimler, sanayi ve hane halkı atığı sadece ayrıştırmakla kalmamalı; atığın değerini, karşılığını ve maliyetini de öğrenmelidir. Zira atığın hesabı, geleceğin ekonomisidir. 

Kaynakça

 

Ø  T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı (2023). Sıfır Atık Projesi Genel Raporu ve İstatistikleri, https://cevreselgosterge.gov.tr

Ø  TÜİK – Türkiye İstatistik Kurumu (2022–2023). Belediye Atık İstatistikleri, https://tuik.gov.tr

Ø  European Environment Agency (EEA). Circular Economy and Resource Efficiency Reports, https://www.eea.europa.eu/themes/waste

Ø  World Bank (2021). What a Waste 2.0 – A Global Snapshot of Solid Waste Management to 2050, https://datatopics.worldbank.org/what-a-waste

Ø  UNEP – United Nations Environment Programme (2022). Global Waste Management Outlook, https://www.unep.org/resources/report/global-waste-management-outlook

Ø  REC Türkiye (2019). Türkiye'de Atık Sektörü Değerlendirme Raporu, https://rec.org.tr

Ø  TÜDAM – Türkiye Geri Dönüşümcüler Derneği (2022). Geri Dönüşüm Ekonomisi ve Pazar Analizi Raporları,

Ø  Erdinç, M. & Demirel, B. (2021). “Türkiye’de Geri Dönüşüm Ekonomisinin Potansiyeli ve Uygulama Engelleri.”, Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Dergisi, 9(2), 145–162.

Ø  Zero Waste Europe (2023). Recycling Factsheets and Economic Impact of Waste Valorisation, https://zerowasteeurope.eu

Ø OECD (2020). Policy Approaches to Incentivise Sustainable Waste Management, https://www.oecd.org/environment/waste.

9 Temmuz 2025 Çarşamba

KESKİN SİRKENİN HİKÂYESİ

 Sözüm Meclisten Dışarı Dostlar 

Sabahattin TURAN 

Bazı sözler vardır, halk arasında gezinirken bir ağızdan diğerine geçer; kıyısından köşesinden eksilir ama özü kalır. İşte o sözlerden biriyle başlar bu şiir: "Sözüm meclisten dışarı." Yani “Kime dokunuyorsa alınsın” demek gibidir bu, ama aynı zamanda zarafetin son demidir. İncitmeden söylemek, söyleyip de karşıya bırakmak… Ne kadar azaldı, değil mi? 

Metnin içinde dolaşan imgeler bir nehir gibi: Ali yazar, Veli bozar. Yazmak, emek; bozmak, ihanet. Bu sadece bireysel bir serzeniş değil, bir düzenin resmidir. Toplum, emeği takdir etmeyi değil, hızla tüketmeyi seçmiştir. Herkesin yazarı az, bozucusu bol. Bu denklemde hakikat, el değiştirirken çatırdar. Üretenin hakkı bozanın elinde oyuncak olur. Kup suyunu azar azar çeker; yani inanç, umut, sabır kurur. Fark ettirmeden, içten içe... 

Ve sonra o keskin dize gelir: “Keskin sirke kupuna zarar.” Öfkenin, kırgınlığın ve belki de haklı isyanın bedelini yine taşıyan kap öder. Yani insan, kendi öfkesinde çatlar. Direnişin bile sınırını çizer hayat; çok sert olursan kendini yaralarsın. O zaman ne kalır geriye? Bir suskunluk… Sözlerin gürültüsüyle değil, susmanın çatlağında konuşan bir yorgunluk. 

"Gözümde yaş görseler / Erkek ağlar mı derler?"

İşte burada şiir, duygunun cinsiyetle mühürlenmiş tabusuna dokunur. Erkeklik, taş olmak zorunda değildir. Yağmur yağıyorsa, gök ağlıyorsa, neden bir adam ağlayamasın? Gök gürlerken herkes susar da bir adam ağlayınca neden hor görülür? “Ben ıslanmışım çok mu?” diyen dizelerde hem kırılganlık hem bir meydan okuma vardır. Sessiz bir başkaldırıdır bu: Gözyaşının cinsiyeti yoktur, insana aittir. 

“Bir gün dönsem sözümden / Düşerim dost gözünden.”

Sadakatle bağlandığımız ilkeler zamanla bizi esir alabilir. Bir sözden dönmek bazen bir kurtuluş, bazen bir suçtur. Ama dünya dönüyorsa, insan da döner. Değişmek, ihanete eş değildir. Fakat insanlar değişimi cezalandırmayı sever. Sabit kalanı över, dönüşeni yargılar. Oysa devran döner ve bazen dönmemek, geride kalmaktır. 

Ve en çarpıcı bölümlerden biri gelir sonunda:

“Hayat duruyor dostlar / Ben durmuşum çok mu?”

Bu bir teslimiyet değil, bir sorgudur. Belki de direnişin en rafine biçimidir. Koşanların arasında bir adım atmamak. Dönen dünyada sabit kalmak. Biten bir şey varsa, sadece insan değildir; yaşamanın kendisi de bitebilir. O zaman durmak da bitmek de çok mu? Belki de en insanca olan budur: Duruşu seçmek. 

Bu şiir, bir ağıt değildir sadece. Bir haykırış da değil. Bu metin, bir iç çekiştir.

Bir halk deyişiyle, bir ilkyardım şiiriyle, bir kırgınlıkla örülmüş toplumsal vicdan ağıdır.

Kupun dibinde kalmış son damla gibi, kurumuş umut gibi konuşur:

Azar azar çekilmişiz hayattan.

Ve şimdi geriye kalan o sorudur:

“Ben bitmişim, çok mu?”

6 Temmuz 2025 Pazar

ATIK YÖNETİMİNDE ALAFRANGALILIK

 Kopya Sistemlerin Kriz Anatomisi

Sabahattin TURAN

Atık yönetimi, çağdaş kentleşmenin kaçınılmaz çıktısı, endüstriyel üretimin arka bahçesidir. Ne var ki Türkiye gibi çevresel geçiş sürecinde olan ülkelerde atık yönetimi sadece teknik bir mesele değil; kültürel bir iç gerilim, sosyal bir görgü ve siyasi bir yönetişim krizidir. Bu krizin önemli boyutlarından biri de "alafrangalılık" hastalığıdır. Giyimde, düşüncede, mekânda görmeye alıştığımız bu Batı öykünmesi, artık atık politikalarına da sirayet etmiş, ithal edilen kavramlar, yerli bağlamın ruhunu hiçe sayar hâle gelmiştir. 

"Alafrangalık", Tanzimat’tan bu yana Türk aydınlanmasının en tartışmalı yarığıdır. Batılılaşmayı taklitçiliğe indirgeyen bu zihinsel yönelim, kendi yerli kaynaklarını değersizleştirerek dışarıdan geleni üstün varsayar. Bugün Avrupa'dan ithal edilen geri dönüşüm sistemlerinin, depozito mekanizmalarının ya da sıfır atık yaklaşımlarının, olduğu gibi Türkiye’ye uygulanması da bu alafranga yaklaşımın başka bir tezahürüdür. 

Bu sistemlerin “başarısız” olmasında ya da halk tarafından içselleştirilememesinde teknik yetersizlikler değil, kültürel çelişkiler rol oynamaktadır. Zira Batı’da bir “çevre etiği”ne oturan bu uygulamalar, bizde bir “proje dosyası”na indirgenmiş, katılım kültüründen arındırılmıştır. 

Avrupa Birliği müktesebatı gereği kabul edilen "ambalaj atığı", "organik atık", "tehlikeli atık" gibi sınıflandırmaların, köydeki tandır külünü, mahalledeki pazarcı naylonunu ya da berberin saç artıklarını tanımlamakta yetersiz kalması, kavram ithalatının tipik bir örneğidir. Yerli olan ya göz ardı edilmiş ya da dışarıdan gelenle zorlama biçimde eşleştirilmiştir. 

Depozito iade sistemleri, belediyelere verilen geri kazanım hedefleri ya da atık aktarma istasyonları gibi yapılar, Avrupa’daki disiplinli yaşam kültürü içinde doğmuş sistemlerdir. Oysa Türkiye’de halkla yönetim arasında güven uçurumu, altyapı eksikliği ve çevre eğitiminin zayıflığı, bu yapıların kök salmasını engeller. 

İsveçli bir ailenin haftalık geri dönüşüm alışkanlığı ile Diyarbakır’daki bir mahallede yaşayan aile arasındaki yaşam pratikleri farklıdır. Fakat tümü, aynı ulusal atık yönetimi şemasına dâhil edilmeye çalışılır. Bu, kültürel anlamda bir tek tipleştirmedir. Alafranga sistemler, yerli olanı düzleştirmek pahasına işler. 

Türkiye’de atık kültürü, “geri dönüşüm” adıyla değil ama "değerlendirme" ruhuyla zaten vardı. Paçavracıdan eskiciye, cam şişe toplayan çocuktan zeytinyağı tenekesini çiçekliğe çeviren ev kadınlarına kadar halkın içinde yaşayan bir “dönüştürme iradesi” vardı. Bu irade, bugün itibarsızlaştırılmış, yerine modern konteynerler ama boş kalan sistemler kurulmuştur. Modern sistemler mekaniğe, geleneksel olan ise ruha dayanıyordu. 

Bir milletin atığıyla kurduğu ilişki, onun kendisiyle kurduğu ilişkiyi de yansıtır. Eğer atıklarına yabancılaşmışsa, hayatına da yabancılaşmış demektir. Bu yüzden atık yönetiminde alafrangalıkla mücadele, aslında çevre bilincinin öze dönüşüdür. 

Ø  Kavramların yerlileştirilmesi gerekir. “Çöp” yerine “Atık” gibi halkın anlayabileceği bir dil kurulmalıdır.

Ø  Yöntemlerin kültürel zeminle buluşturulması gerekir. Mahalle imamı, öğretmeni ya da bakkalı bu sürece dâhil etmeden sistemler işlemez.

Ø  Yerli bilgi ve pratiklerin ciddiye alınması gerekir. Eskicilik, komşuluk, paylaşım, imece gibi sosyokültürel temeller, modern geri dönüşüm sisteminden daha sürdürülebilirdir. 

Atık yönetiminde Batı’dan örnek almak yanlış değildir; fakat bunu kopyalamak, yerli olanı değersizleştirmek demektir. Türkiye’nin kendi atık yönetimi paradigmasını oluşturması; kültürüne, ekonomisine, kent yapısına ve insan ilişkilerine uygun özgün sistemler kurmasıyla mümkündür. 

"Alafrangalılık", sadece bir kıyafet meselesi değildir. Bu, bir düşünce iklimidir. O iklim değişmeden ne sıfır atık mümkün olur ne de sıfır yabancılaşma.

4 Temmuz 2025 Cuma

BEN SENİN DEĞİL, SANA BAKAN KENDİMİN AŞIĞIYIM

 Kendilik İstenci, Tahakküm Dili ve Marazî Aşkın İntiharı Üzerine Bir Deneme

 Sabahattin TURAN

Aşk, modern öznelliğin en çok istismar ettiği kelimedir. İçeriği boşaltılmış, törenleşmiş ve tüketilmiş. Sevginin sahici yüzünü yitirdiği yerde, âşık artık maşuka değil, o maşuk üzerinden kendine yönelmiş bir öz-doyum çarkına dönüşür. Modern birey, sevmek isterken bile kendini yeniden üretme gayreti içindedir. İşte kötü âşık, bu çağın çocuğudur: Maşukunu sever gibi yapar, fakat esasında kendi narsistik suretine tapar.

Sosyolojik olarak bu tür aşk, benliğin kutsandığı ve ötekinin silindiği bir yapısal şemadır. Burada sevgi değil, bir tür iktidar biçimi işler. Aşkın nesnesi olan maşuk, bir özne değil, bir simgeye dönüştürülür. Simge ise anlamı aşkın değil, aşkın içinde hapsedilmiş olandır. Kötü âşık, maşuku yaşatmaz; onda kendini yaşatır. Onun acısı, onun iradesi, onun kaçışı, âşık için ancak kendi terk edilmişliğini derinleştirirse anlamlıdır. Bu, bir tür “ben-merkezci sevgi tiranlığı”dır.

Bu aşk biçimi, klasik manada mecazî aşkı da bertaraf eder. Divan şiirinin o incelikli sevgisi bile burada geçersizdir. Çünkü orada âşık, maşuk karşısında eriyen bir benlik iken; burada, kendi arzusuyla yüceltilen bir benliktir söz konusu olan. Bu sevgi, Attâr’ın Simurg’una çıkmaz; Sisyphos’un kendine dönen sonsuz çilesinde tükenir. Çünkü sevgi burada bir “diğeri için varlık” değil, “kendim için diğerinin varlığı” hâline dönüşmüştür.

Bu marazî sevgi biçimi, modern ilişkilerde patolojik derecede yaygındır. “Seni seviyorum” cümlesinin altında çoğu kez şunlar saklıdır:

“Sana ihtiyacım var.”

“Seninle daha değerli hissediyorum.”

“Beni ben yapan sensin.”

Ama dikkat: Bu cümlelerin hiçbirinde gerçek sevgi yoktur. Bunlar, kişinin kendi psikolojik boşluğunu kapatma çabasıdır. Aşk, burada bir duygusal sömürü aracıdır. Sevmek, karşıdakinin varlığını tanımak değil; onu kendi varlığının yedeği kılmaktır.

Bu noktada Michel Foucault’nun “iktidar ilişkileri” üzerine söyledikleri çarpıcıdır. Foucault, iktidarın sadece baskıyla değil, arzuyla da işlediğini söyler. Kötü âşık, maşuka aşkını itiraf ederken bile aslında bir iktidar pratiği uygulamaktadır. "Seni seviyorum" demek, "senin üzerindeki söz hakkını talep ediyorum" anlamına gelir. Aşk burada bir itiraf değil, bir işgal aracıdır. Bu nedenle, kötü âşık, sevdiğini susturmak ister. Çünkü maşukun kendi benliğine ait bir dili olması, o aşkın tekil hâkimiyetini bozar.

Simmel, modern bireyin “bireyleşme süreci” içinde yalnızlaşarak kendini tanımladığını söyler. Kötü âşık da bu yalnızlık içinde bir başkasına değil, kendine sarılır. Sevgi kisvesi altında kurduğu bağ, bir bağlılık değil, bir bağımlılıktır. Sevgiliden çok, sevme hâlinin kendi üzerindeki yansımasını arzular. Çünkü sevilmek, var olduğunu teyit eden son sığınaktır. Ve kötü âşık, maşuku kaybettiğinde sevgisini değil, kendi varlık tasdikini yitirir. 

Bir adım daha derinleşelim:

Aşk, metafizik düzeyde bir “öteki” ile karşılaşma, kendi sınırlarını aşma ve hatta erime riskini alabilme hâlidir. Ama kötü âşık, “öteki”nin varlığını yok sayar. Onu özdeşleştirir, düzleştirir, metalaştırır. Bu sevgi değil; sömürüdür. Sevilenin özgürlüğü, bu yapının en büyük tehdididir. Çünkü gerçek bir öteki, yani özgür bir maşuk, aşığın tahayyülünü bozar. O nedenle kötü âşık, ya maşukunu kırar ya da onun yerine geçer.

Bu patolojide aşk, bir “sahneleme”ye dönüşür. Maşukun gülüşü, onun sevildiğine dair bir kanıt; suskunluğu, ihanete dair bir imadır. Yani maşukun her hâli, âşığın iç dünyasında bir tercümeye maruz kalır. Onun varlığı değil; onun üzerine kurulan anlamlar sevilir. Aşk burada iletişim değil, yorumdur. Ve yorum, çoğu kez anlamı bastırır.

Netice?

Kötü âşık sevmez. O, kendi sevme hâlini sever. Ve bu yüzden onun aşkı hiçbir zaman maşuka ulaşamaz. Çünkü maşuk onun için sadece bir duvardır: Kendi duygularını, kendi yokluk korkusunu, kendi değersizlik hissini üzerine yansıttığı bir duvar. Ve o duvar bir gün konuşsa, şöyle derdi:

"Ben senin beni sevdiğin kişi değilim. Sen de benim seni sandığım kişi değilsin."

Aşk, iki varlığın karşılaşmasıdır. Kötü âşık ise, kendine bakarken ötekini siler. Ve bu silme eylemi, aşk değil; tahakkümün en edebi biçimidir.

BUGÜN BAYRAM-BARIŞ MANÇO

  Sabahattin TURAN Sen gittin gideli İçimde öyle bir sızı var ki Yalnız sen anlarsın Sen şimdi uzakta Cennette meleklerle Bizi...