Cüneyt Arkın Üzerine Bir Deneme
Sabahattin TURAN
Bazı hayatlar, gölgeleriyle zamanları örter. Cüneyt Arkın, sinema tarihimizin yalnız çınarıdır ne bir ormanın parçası ne de sadece bir yaprağın uzantısı… Kendisinin dediği gibi, “Hayatım sinemaya değil, halkıma adanmış bir destandı.” Lakin o destan sadece beyazperdede yazılmadı. Göğsüne saplanan sahte kılıçların arasından halkın gerçek acılarına ulaşmayı başarmış bir figürdü o. Bu figürün arkasında, Cumhuriyet’in kırılgan çocukluğu, taşranın açlığı, şehre akan umutlar ve modernleşmenin çatallaşmış yolları duruyordu.
Fahrettin Cüreklibatır’ın tıptan sinemaya geçişi bir "kariyer değişikliği" değil, toplumsal bir mecra değişimiydi. Bir hekimin elinden alınan neşter, halkın kalbine saplanan sembolik bir kılıca dönüşmüştü. Malkoçoğlu, Battal Gazi, Kara Murat… Bunlar sadece karakter değil, kolektif bilinçaltımızın canlanmış suretleriydi.
Bu karakterler; Osmanlı’nın yıkıntılarından doğan modern Türkiye’nin geçmişle barışma arzusu, kimlik inşası ve kahraman üretme ihtiyacının yansımalarıydı. Cüneyt Arkın’ın oynadığı her karakter, devletin halk üzerindeki boşluklarını bir başka biçimde dolduruyordu. Öyle ki, bir köyde öğretmenin yokluğunu bir Kara Murat, adaletin eksikliğini bir Malkoçoğlu kapatıyordu.
Bu yönüyle Arkın’ın sineması, Jules Michelet’nin
tarih tanımı gibi işler: “Tarih halkların ruhudur.” Cüneyt Arkın
da o ruhu ete kemiğe büründüren tarihsel bir varlık hâline gelir.
Onun filmleri çoğu zaman retorikten yoksundu;
cümleler değil, duruşlar konuşurdu. Ama bu, anlatısızlık değil, bir tür edebî sadelikti.
Gövdesinden daha büyük kılıçları taşıyan bu adamın bakışları, modern epik şiirlerdi
adeta. Halk destanları gibi: çiğ, doğrudan, ama sarsıcı.
Gölgesini ileri uzatan kahramanlar yarattı
ama kendisi hep o gölgenin gerisinde kaldı. Bu yüzden, edebiyatın "kahraman
ile anlatıcı" arasındaki mesafesi, onunla sinemada karşılığını buldu. Seyirci
bir kahramanı izledi, ama aslında bir anlatıcının iç sızısını duydu: “Siz uyuyun,
ben nöbetteyim.” Bu cümle, Arkın’ın varlığının sessiz manifestosuydu.
Modernleşen Türkiye, köklerinden kopmadan
ilerlemek isterken, onun canlandırdığı figürler hem Osmanlı’nın cesaretini hem Cumhuriyet’in
kaygılarını bir araya getiriyordu. Tıpkı bir Necip Fazıl şiirindeki gibi: “Köpük
köpük gerilerden gelen bir ses gibiydi…”
Cüneyt Arkın sadece beyazperdede değil,
halkın dilinde, davranışlarında ve çocukların hayallerinde yaşadı. O, sinema salonlarının
ötesinde, kahvehanelerde konuşulan adalet, okul duvarlarına kazınan cesaret ve gece
rüyalarına giren “koruyucu figür” haline geldi.
Sosyolojik olarak bu, Raymond Williams’ın “yaşayan kültür” dediği şeye denk gelir. Arkın hem popüler kültür ürünüdür hem de karşı-kültür kahramanıdır. Modernleşme sürecinin ürettiği yalnız, yönsüz ve sınıfsal olarak bastırılmış bireyler, onunla bir kimlik buldular.
Özellikle 1970’ler Türkiye’sinde sınıf
çatışmaları ve siyasi kutuplaşmaların keskinleştiği dönemde, onun “emekten yana”,
“sisteme karşı” ama “halktan kopmayan” bir kahraman tipi üretmesi, sosyolojik bir
uzlaşı noktası yarattı. Bir yandan Yeşilçam’ın ticari sineması içinde dövüş sahneleriyle
ilgi çekerken, diğer yandan Maden gibi filmlerde sınıf savaşımını sahiplendi.
Bu çelişkili gibi görünen denge, onun gerçek bir halk adamı olmasını sağladı.
Cüneyt Arkın, Türk sinemasının düşüşe geçtiği dönemlerde bile “kendini ciddiye almaktan vazgeçmedi.” Dünyayı Kurtaran Adam gibi eleştirilse de zamanla bir “trash-cinema” klasiği haline geldi. Çünkü mesele filmin kalitesi değil, o ruhu taşıyacak bir bedenin varlığıydı.
Yaşamının son dönemlerinde gençlerle olan temasını artırması, “tarihini bilmeyen millet yok olur” diyerek konferanslar vermesi, onun bir aktörden öte, kültürel hafızanın bekçisi olduğunu ortaya koydu. Sonuçta aramızdan sessizce ayrıldı ne büyük bir gala ne kırmızı halı… Zaten o, hep toprağın tonlarında yürüdü. Şehirli bir kahraman değildi; köylünün, işçinin, mazlumun dostuydu. Sessizliği bile bağıra bağıra konuşuyordu.
Cüneyt Arkın, sadece bir dönem aktörü değildir.
O, bir milletin bastırılmış arzularının, unutulmak istenmeyen geçmişinin ve henüz
kurulmamış adaletin sinema üzerinden haykırılmasıdır. O yüzden filmleri, sadece
izlenmez; hissedilir, taşınır ve kuşaktan kuşağa anlatılır.
İnsanların yüzüne değil, yüreğine oynayan
bu adam, en sonunda bize şu dersi verdi: “Bir kahraman olmak için büyük olmaya
değil, halkın yükünü omuzlamaya cesaretin olmalı.” Bu cesaret, hâlâ eksikliği
hissedilen bir miras olarak aramızda dolaşmaya devam ediyor.






