Sabahattin TURAN
Cehalet, tutkunun en derin esaretidir; insan ne kadar
bağlanırsa, o kadar kaybolur.
Cehalet, bilgiden mahrumiyetin ötesinde, bir varlık ve
bilinç meselesi olarak ortaya çıkar; bu, insanın ontolojik eksikliğinin bir yansımasıdır.
Bir insan, cehaletini fark ettiği anda, aynı zamanda içsel bir boşluk duygusu ile
karşı karşıya gelir. Bu boşluk, onun varlık alanını daraltan bir kısıtlamadır ve
bu daralmanın karşısında duyduğu huzursuzluk, bir tür tutku arayışına dönüşür. Cahil
olan, sadece bilmemekle kalmaz; bilmediğinin farkında olmamak da onu daha büyük
bir arayışa sevk eder.
İronik bir biçimde, tutku, cehaletin kendini aşma arzusunun
ifadesidir; ancak bu aşma, aslında daha derin bir tutsaklığa dönüşür. Cehalet, çoğu
zaman bir illüzyon üretir; insanın kendini mutlak bir doğruya bağlama çabası, düşünsel
bir özgürlükten çok, bir düşünsel hapsi işaret eder. Çünkü tutkunun doğası gereği,
insanın bağlandığı nesne, bir tür bağımlılık ilişkisi yaratır. Bu bağlanma, bireyi
kendisinden öte bir şeye yönlendirirken, aslında onu kendi içsel karanlıklarına,
bilinç dışı arzularına hapseder.
Bu bağlanmanın entelektüel bir çerçevede okunması, insanın
varlık mücadelesindeki iki katmanlı bir dilemi ortaya koyar: biri, arzunun her şeyin
ötesine geçmesi gerektiği
inancı; diğeri ise, bu arzunun ontolojik temelden yoksun
bir biçimde şekillenmesidir. Cehalet, her şeyin nihai bir anlam taşıması gerektiği
düşüncesine dayanır; oysa bu düşünce, yalnızca ontolojik olarak eksik bir varlığın
kendisini doğrulama çabasını gösterir. Bu noktada, insan, tutkusunun yöneldiği objeye
adanır; ancak hiçbir zaman onun gerçekliğini, doğruluğunu veya evrenselliğini sorgulama
lüksüne sahip değildir. Çünkü bu sorgulama, cehaletini ortaya çıkaracak ve kendisini
bir ontolojik açmazla karşı karşıya bırakacaktır.
Cehaletin tutku ile birleşen bu izafi ilişkisi, çoğu zaman
bir kimlik oluşturma çabası olarak da tezahür eder. Ancak bu kimlik, son tahlilde,
bir yarım kimliktir. Kendisini bütünsel olarak tanımayan; ancak sürekli bir şeylere
tutkulu bir biçimde bağlanan bir birey, sürekli bir arayış içindedir; fakat bu arayış,
ona nihai bir huzur, bir tamamlanmışlık duygusu sunmaz. Her nesneye duyulan bu tutku,
yalnızca kişinin içinde bir tür felsefi boşluk yaratır, çünkü o, bu dünyayı bir
anlam haritası gibi şekillendirmeye çalışırken, bir adım geriye çekilip kendisini
bir bütün olarak görmekten acizdir.
Bu bağlamda, cehalet ve tutku arasındaki ilişkiyi daha
derin bir şekilde anlamak için, insanın hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ne
kadar kendisini yabancılaştırabileceğini irdelemek gerekir. Cehalet, sadece bireyi
değil, aynı zamanda toplumsal yapıları da şekillendirir. İnsanlar, cehaletlerini
başkalarına ve ideolojik formlara tutkulu bir şekilde yansıtarak bir tür kolektif
illüzyon yaratırlar. Bu illüzyon, onların dünyayı yalnızca bireysel arzu ve tutkularına
dayalı olarak anlamalarına olanak tanır; ancak bu anlam, ontolojik olarak boş bir
yapıdır.
Sonuç olarak, cahil bir adamın tutkusu, onun varlık ve bilgi arasındaki uçurumu aşma çabasıdır; fakat bu çaba, genellikle başka bir uçurumu derinleştirir: içsel bir boşluk. Çünkü tutku, nihayetinde cehaletin koyduğu sınırları aşmak yerine, onları derinleştirir. Bu bağlanma, bir tür entelektüel esaret halini alır ve bir kişi, ne kadar tutkulu bir biçimde bağlansa da bilgiye dair gerçek bir kavrayıştan uzak kalır.






