14 Mayıs 2025 Çarşamba

CAHİL ADAM VE TUTKUNUN HİYERARŞİK İLİŞKİSİ

 

Sabahattin TURAN


Cehalet, tutkunun en derin esaretidir; insan ne kadar bağlanırsa, o kadar kaybolur.

Cehalet, bilgiden mahrumiyetin ötesinde, bir varlık ve bilinç meselesi olarak ortaya çıkar; bu, insanın ontolojik eksikliğinin bir yansımasıdır. Bir insan, cehaletini fark ettiği anda, aynı zamanda içsel bir boşluk duygusu ile karşı karşıya gelir. Bu boşluk, onun varlık alanını daraltan bir kısıtlamadır ve bu daralmanın karşısında duyduğu huzursuzluk, bir tür tutku arayışına dönüşür. Cahil olan, sadece bilmemekle kalmaz; bilmediğinin farkında olmamak da onu daha büyük bir arayışa sevk eder.



İronik bir biçimde, tutku, cehaletin kendini aşma arzusunun ifadesidir; ancak bu aşma, aslında daha derin bir tutsaklığa dönüşür. Cehalet, çoğu zaman bir illüzyon üretir; insanın kendini mutlak bir doğruya bağlama çabası, düşünsel bir özgürlükten çok, bir düşünsel hapsi işaret eder. Çünkü tutkunun doğası gereği, insanın bağlandığı nesne, bir tür bağımlılık ilişkisi yaratır. Bu bağlanma, bireyi kendisinden öte bir şeye yönlendirirken, aslında onu kendi içsel karanlıklarına, bilinç dışı arzularına hapseder.

Bu bağlanmanın entelektüel bir çerçevede okunması, insanın varlık mücadelesindeki iki katmanlı bir dilemi ortaya koyar: biri, arzunun her şeyin ötesine geçmesi gerektiği
inancı; diğeri ise, bu arzunun ontolojik temelden yoksun bir biçimde şekillenmesidir. Cehalet, her şeyin nihai bir anlam taşıması gerektiği düşüncesine dayanır; oysa bu düşünce, yalnızca ontolojik olarak eksik bir varlığın kendisini doğrulama çabasını gösterir. Bu noktada, insan, tutkusunun yöneldiği objeye adanır; ancak hiçbir zaman onun gerçekliğini, doğruluğunu veya evrenselliğini sorgulama lüksüne sahip değildir. Çünkü bu sorgulama, cehaletini ortaya çıkaracak ve kendisini bir ontolojik açmazla karşı karşıya bırakacaktır.

Cehaletin tutku ile birleşen bu izafi ilişkisi, çoğu zaman bir kimlik oluşturma çabası olarak da tezahür eder. Ancak bu kimlik, son tahlilde, bir yarım kimliktir. Kendisini bütünsel olarak tanımayan; ancak sürekli bir şeylere tutkulu bir biçimde bağlanan bir birey, sürekli bir arayış içindedir; fakat bu arayış, ona nihai bir huzur, bir tamamlanmışlık duygusu sunmaz. Her nesneye duyulan bu tutku, yalnızca kişinin içinde bir tür felsefi boşluk yaratır, çünkü o, bu dünyayı bir anlam haritası gibi şekillendirmeye çalışırken, bir adım geriye çekilip kendisini bir bütün olarak görmekten acizdir.

Bu bağlamda, cehalet ve tutku arasındaki ilişkiyi daha derin bir şekilde anlamak için, insanın hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ne kadar kendisini yabancılaştırabileceğini irdelemek gerekir. Cehalet, sadece bireyi değil, aynı zamanda toplumsal yapıları da şekillendirir. İnsanlar, cehaletlerini başkalarına ve ideolojik formlara tutkulu bir şekilde yansıtarak bir tür kolektif illüzyon yaratırlar. Bu illüzyon, onların dünyayı yalnızca bireysel arzu ve tutkularına dayalı olarak anlamalarına olanak tanır; ancak bu anlam, ontolojik olarak boş bir yapıdır.

Sonuç olarak, cahil bir adamın tutkusu, onun varlık ve bilgi arasındaki uçurumu aşma çabasıdır; fakat bu çaba, genellikle başka bir uçurumu derinleştirir: içsel bir boşluk. Çünkü tutku, nihayetinde cehaletin koyduğu sınırları aşmak yerine, onları derinleştirir. Bu bağlanma, bir tür entelektüel esaret halini alır ve bir kişi, ne kadar tutkulu bir biçimde bağlansa da bilgiye dair gerçek bir kavrayıştan uzak kalır.


14 MAYIS ÇİFTÇİLER GÜNÜ: TOPRAĞIN BİLGELİK MİRASI

 

Sabahattin TURAN



14 Mayıs… Bir tarih, bir hatırlatma, bir çağrı. Çiftçiler Günü. Hepimizin sofralarına emekleriyle ulaşan, ancak birçoğumuzun yalnızca tarlalarda çalıştığını bildiği, ama çoğu zaman göz ardı ettiği bir meslek. Oysa bu "meslek" yalnızca bir iş değil; bir varoluş biçimi, bir felsefe, bir yaşam şeklidir. Tarım, insanoğlunun doğa ile kurduğu ilk ve en derin ilişkiyi temsil eder. Çiftçiler, toprağa ekin ekmekle kalmazlar; aslında toprağın dilini konuşurlar. Her tohum, her filiz, birer öğreti, birer bilgi taşır.

İnsanın doğayla ilişkisi tarih boyunca kesintisiz bir evrimsel süreç izledi. Tarımın doğuşu, sadece gıda üretiminden ibaret değildi; insanlık, toprağa, suya, havaya olan bağımlılığını fark etti. Bu farkındalık, çiftçilerin en eski mesleklerinden birini, ekosistemin kalbine dokunan bir sanat formuna dönüştürdü. Bir çiftçi, tarlasında her gün ekmek yerine, aslında insanlığın beslenme biçiminden, sürdürülebilirlikten, çevresel adaletten sorumludur. O, yalnızca bir üretici değil; doğal döngülerin ve biyolojik çeşitliliğin koruyucusudur.

Ancak, bugün, bu kutsal işin ne yazık ki giderek daha fazla unutulduğu bir çağda yaşıyoruz. Küresel iklim değişikliği, toprak erozyonu, su krizleri… Bunlar, yalnızca doğanın bağrından gelen tehditler değil, aynı zamanda modern yaşam biçiminin çiftçilerle ve toprakla kurduğu zayıf bağların bedelidir. Çiftçilerin emeği, her geçen yıl daha fazla göz ardı edilmekte, daha fazla küçümsenmektedir. Oysa bu emek hem doğanın hem de insanlığın geleceği için kritik öneme sahiptir.

Çiftçiler, çok yönlü birer kahramandır. Onlar yalnızca fiziksel olarak toprağa dokunmakla kalmazlar, aynı zamanda bu toprakların sırrını da çözmeye çalışırlar. Çünkü her ekilen tohum, bir soruyu içerir; her filizlenen bitki, bir cevaptır. Çiftçiler, bu sorulara cevap bulmaya çalışırken, yaşamla kurdukları ilişkiyi bir anlamda sürekli olarak yeniden şekillendirirler. Her yılın hasadı, bir ömre sığacak kadar uzun, her mevsim bir öğrenme sürecidir. Bu, yalnızca ekmek ve sebze yetiştirmek değil, bir tür felsefi diyalogdur. Bir çiftçi, toprağının dilini duyduğunda, onu sadece ekim yapmak için değil, bir anlam arayışı içinde de okur.

Bugün, Çiftçiler Günü’nde onların emeklerini kutlamak, sadece bir ritüel olmanın çok ötesine geçmelidir. Çiftçilerin, dünyanın en zor koşullarında bile toprakla kurdukları ilişkiyi anlamak, aslında insanlığın doğayla nasıl bir denge içinde var olabileceğine dair bize ipuçları sunar. Toprak, insanın doğayla barış içinde yaşaması için sunduğu ilk öğretmendir. Ve bu öğretinin öğrencisi olan çiftçiler hem birer üretici hem de bu bilginin taşınmasında kritik bir rol oynayan bilgelerdir.

Bunu görmek, sadece bugünle sınırlı kalmamalıdır. Çiftçilerin yaşamı, onlara karşı duyduğumuz minnettarlık, yalnızca bu özel günde değil, her zaman hatırlanması gereken bir sorumluluktur. Onların mücadeleleri, bizlere bir hatırlatmadır: Doğa ile uyum içinde olmak, sadece hayatta kalmak değil, aynı zamanda daha iyi bir gelecek inşa etmektir. Bizler, doğayla olan bağımızı zayıflattıkça, bu toprakların gerçek sahiplerini, çiftçileri daha çok unuturuz. Ancak onların emekleri, yalnızca bugünü değil, yarının geleceğini de şekillendiren bir mirası oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, Çiftçiler Günü, bir kutlamadan öte, insanlığın doğayla kurduğu ilişkiyi sorgulama günüdür. Çiftçilerimizin emeğine duyduğumuz saygı, yalnızca sofralarımıza gelen ekmek için değil, bu dünyada her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğuna dair farkındalığımızı artırmak içindir. O yüzden, bugünü bir kutlama olarak değil, bir hatırlatma, bir anlama çabası olarak görmek gerekir: Toprağımız, kültürümüz, geleceğimiz, çiftçilerimizin ellerindedir.

12 Mayıs 2025 Pazartesi

YUTULAN SESSİZLİK: GIDA GÖRÜNÜMLÜ ATIKLAR ÇAĞINDA YAŞAMAK

Bugünün görünmeyen lokmaları, yarının görünür krizleri olacaktır.

 

Sabahattin TURAN

“İnsan ne yerse odur” derler. Bu kadim deyiş, bugünün dünyasında çok daha karanlık bir anlam kazanıyor. Çünkü artık insan, yalnızca protein, karbonhidrat ve vitamin değil; mikroplastik, toksik kimyasallar ve endüstriyel atık da yiyor. Ve bu ‘yemek’ eylemi, sadece fiziksel değil, aynı zamanda kültürel, politik ve hatta varoluşsal bir problem hâline gelmiş durumda.


 Sofra: Bir Estetik Nesne mi, Endüstriyel Mezar mı?

Kahvaltı sofrasında açılan beyaz masa örtüsü… Üzerinde tereyağı, domates, zeytin, reçel… Ve bir tür yanılsama: doğallık, saflık, temizlik.

Ama artık sofralarımız, gıdanın değil, gıda illüzyonunun sergilendiği alanlara dönüştü. Ambalajlanmış domates suyu, parlatılmış elma, raf ömrü uzatılmış peynir… Estetik olarak doğal görünen her şey, aslında endüstriyel birer manipülasyon ürünü. Yani yediğimiz şeyin içeriği değil, formu pazarlanıyor.

Sofralar, artık “beslenme” değil; normalleştirilmiş bir atık tüketimi ritüeli.

Mikroplastikler: Modern Zamanların Görünmeyen Zehri

2023’te yayımlanan (WHO, FAO, EFSA) çok sayıda araştırma, ortalama bir insanın günde 5 gram mikroplastik yuttuğunu ortaya koyuyor. Bu, haftada bir kredi kartı, yılda yaklaşık 250 gram plastik demek.

Peki bu mikroplastikler nereden geliyor?

Ø  Musluk suyu

Ø  Konserve kutuları

Ø  Pet şişeler

Ø  Plastik saklama kapları

Ø  Sofra tuzu

Ø  Deniz ürünleri

Ø  Hava

Evet, hava. İnsan artık yalnızca yemekle değil, nefesle de atık alıyor. Plastik; doğada çözünmeyen ama yaşamımıza çözülmeden sızan bir zehir.


Üstelik bu mikroplastikler; beyin-kanı bariyerini aşabiliyor, endokrin sistemimizi etkileyebiliyor, hatta genetik düzeyde epigenetik miraslara bile etki edebiliyor. Yani yediğimiz mikroplastik, sadece bizi değil, geleceğimizi de şekillendiriyor.

“Temiz Gıda” Mitinin Çöküşü

Organik gıdalar hâlâ umut veriyor mu?

Kısmen. Ama bu umut da fazlasıyla kirlilikle kuşatılmış durumda. Çünkü artık “organik” kavramı da bir pazarlama stratejisine dönüşmüş halde. Toprakta mikroplastik var. Yağmur suyunda pestisitler. Tarım alanları ağır metallerle kirlenmiş.

Bir elma, üzerinde doğadan gelen değil, endüstriden kalan izleri taşıyor.

Bu noktada sormalıyız: Gıda hâlâ ‘doğa’dan mı geliyor, yoksa artık tamamen ‘kültür’ün (daha doğrusu kapitalizmin) ürünü mü?

Endüstrinin Gölgesindeki Sofralar

20. Yüzyılın başında “gıda”, hâlâ üreticinin birebir tanındığı bir süreçti. 21. yüzyılın gıdası ise tamamen anonimdir. Domatesin tarlasını bilmiyoruz. Zeytinin hangi kimyasalla yıkandığını. Ya da buğdayın hangi laboratuvarda hibritlendiğini.

Bu anonimlik, aynı zamanda bir sorumluluk kaçışı yaratıyor.

Ve gıda zincirinin son halkası olan tüketici, her şeyin “doğal olduğu” zannıyla; plastik, toksin, glikoz şurubu, yapay aroma, koruyucu, renklendirici ve sentetik liflerle hazırlanmış bir yemeği gönül rahatlığıyla tüketiyor.

Yani endüstri, artık sadece ürettiği değil; unutturduğu şeyle de kazanıyor.

Atık Olmak ya da Olmamak

Tüketim toplumu, yalnızca ürün üretmez; aynı zamanda anlam üretir. Ve bu anlam, çoğu zaman “atık” üzerinden şekillenir.

Bugün “çöp” dediğimiz şey; genellikle kullanım sonrası ortaya çıksa da asıl tehlikeli olan “kullanım sırasında alınan” ama fark edilmeyen atıktır.

Tabağınıza konan ürünün estetik olarak ‘temiz’ görünmesi, içeriğinin de temiz olduğu anlamına gelmez.
Gerçek şu: Atık, çoğu zaman görünmezdir.

Ve bu görünmezlik, ancak bilgiyle, bilinçle, eleştirel düşünmeyle görünür kılınabilir.

Yeni Bir Gıda Ahlakı Mümkün mü?

Sistemi bir anda değiştiremeyiz. Ama birey, “tüketici” olmanın ötesine geçebilir: “gıda seçimcisi” olabilir.

Ø  Etik üretimi destekleyebilir.

Ø  Yavaş gıda hareketlerine katılabilir.

Ø  Yerel üreticiyle doğrudan ilişki kurabilir.

Ø  Atıksız gıda modellerini teşvik edebilir.

Çünkü her lokma, sadece karın doyurmaz. Aynı zamanda bir duruş gösterir.

Her seçim, sadece bedeni değil; dünyayı besler ya da tüketir.

Sonuç: Gıda mı Yiyoruz, Gıda Maskesi Takmış Atık mı?

Her sabah uyandığınızda önünüzde iki seçenek var: Bedeninize bir yaşam biçimi mi alacaksınız, yoksa sistemin size dayattığı kurgusal bir gıdayı mı?

Tabağınıza bakan göz, sadece açlığı değil; vicdanı, ekolojiyi ve geleceği de görmelidir.

Çünkü bugünün görünmeyen lokmaları, yarının görünür krizleri olacaktır.

7 Mayıs 2025 Çarşamba

BİR KAZMA MESELESİ

Sabahattin TURAN

Barış MANÇO’nun “Kazma” Şarkısı Ekseninde Alın Teri Üzerine Düşünceler

“Namus, şeref, onur hepsi güzel ama
En önemlisi helal alın teri…”

Barış MANÇO


Bazı kelimeler yüzyılların yükünü taşır. “Alın teri” de onlardan biridir. Yalnızca çalışmayı değil, insan olmanın vakarını, dürüst yaşamanın yüklediği sorumluluğu da taşır. Barış MANÇO’nun “Kazma” adlı şarkısı, işte bu iki kelimenin çevresine inşa edilmiş derinlikli bir ahlaki anlatıdır.

“Selam büyükler, merhaba çocuklar” diyerek başlayan bu hikâye, yalnızca bir şarkı değil, halk kültürünün içinde mayalanmış bir yaşam dersi gibidir. Barış MANÇO hem bir halk ozanı hem bir öğretmen edasıyla, sözlerini mizahla süsler ama özünü asla hafife almaz: Yaşam kısa, değerler uzun ömürlüdür.

Şarkıda geçen deyimler ve halk sözleri sadece bir folklor unsuru değil; satır aralarına gizlenmiş öğütlerdir. “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür,” diyen MANÇO, kıskançlık ve tatminsizliğe değinir. Hep başkasının hayatına bakarak huzursuz olan birey, kendi hayatının kıymetini bilemez. “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” deyimi, bu tavrın bedelini anlatır. Oysa insan, evindeki bulgurun da kendi emeğinin de değerini bilmelidir.

Ve şarkının merkezinde yer alan o ironik, ama çok şey anlatan dize:

“Bu kafayla bir baltaya sap olamazsın ama
Gün gelir sapın ucuna olursun kazma.”

İşte burada hayatın tokadı iner. Kendi yönünü belirleyemeyen, emeksiz zenginlik ve kolay zafer hayalleri kuran insan, sonunda başkalarının elinde bir “kazma”ya dönüşür. Ne yönü vardır ne gayesi. Yönlendirilir. Kullanılır. Tüketilir.

MANÇO’nun bu sözleri yalnızca bireysel bir yaşam dersi değil, toplumsal bir çağrıdır da. Bir toplum, ancak alın terine değer verirse ayakta kalabilir. Kolaycı düzenler, günü kurtarır ama yarını çürütür. Helal kazanç, sadece cüzdana değil, yüreğe huzur getiren tek gerçek zenginliktir.

Barış MANÇO’nun şarkıları, yıllar geçse de eskimeyen birer pusuladır. “Kazma” ise bu pusulanın en net yönlerinden biridir. Mizahla karışık bir ciddiyetle, halk diliyle, derin bir ahlakın sesidir.

Çünkü mesele, sadece kazma olmamak değildir. Mesele, insanın alın teriyle bir işe yaramasıdır.



6 Mayıs 2025 Salı

MÜKEMMEL, MÜMKÜNÜN DÜŞMANI MIDIR?

Bir Zihinsel Sapmanın Anatomisi

Sabahattin TURAN


İnsanın “daha iyi”ye duyduğu arzunun evrimi, onu mağara duvarlarına çizdiği figürlerden CERN’de parçacık hızlandırıcılarına kadar taşıdı. Ancak bu yükselişin içinde, zaman zaman tökezleten bir paradoks gizlidir: Mükemmellik takıntısı.

“Mükemmel, iyinin düşmanıdır.” Bu söz, ilk kez 18. yüzyılda Voltaire’in "Le mieux est l’ennemi du bien" (Daha iyisi, iyinin düşmanıdır) sözü kaleminden çıkmış gibi görünse de kökleri çok daha eskiye, Antik Yunan’ın “arete” anlayışına kadar uzanır. Aristoteles’e göre erdem, aşırılıklardan uzak, ölçülü bir denge hâlidir. Ne var ki çağdaş insan, bu dengeyi çoğu zaman ya mükemmelliğin ya da yetersizliğin uçlarında arıyor.

Modern çağın bireyi için “başlamak”, artık çoğu zaman “yetersizlikle yüzleşmek” anlamına gelir. Bir projeye girişmeden önce en ideal koşulları arar, bir fikri dile getirmeden önce onu tüm yönleriyle kusursuzlaştırmaya çalışırız. Oysa bilgi tarihi, mükemmellik değil cesaretle yazılmıştır. Kopernik, evrenin merkezine Güneş’i yerleştirdiğinde kusursuz bir model sunmamıştı ama zihinsel bir zinciri kırmıştı. Freud’un teorileri eksiklerle doluydu, ama insanın iç dünyasına dair algıyı geri dönülmez biçimde değiştirdi.

Mükemmeliyetçilik, çoğu zaman bir fazilet değil, bir zihinsel sapmadır. “Yeterince iyi” olanı küçük görme eğilimi, insanın hem bireysel üretkenliğini hem de toplumsal ilerleyişini sekteye uğratır. Zira hiçbir devrim mükemmel bir tasarımla başlamaz; aksine, çoğu zaman eksik ama samimi bir adımla doğar.

Dahası, mükemmellik fikri çoğunlukla soyuttur ve mutlak değildir. Her çağın, her toplumun, hatta her bireyin “mükemmel” tanımı değişkendir. Dolayısıyla bu soyut ideale ulaşma arzusu, Sisifos’un kayasını dağa yuvarlamasına benzer: bir sonsuzluk çabası.



Belki de sormamız gereken asıl soru şudur: Gerçekle temas hâlinde olmayan bir mükemmellik arzusu, hakiki ilerlemenin önünde bir pranga değil midir? Bir düşünceyi paylaşmak için onun “kusursuz” biçimde olgunlaşmasını beklemek, belki de o düşüncenin hiç duyulmamasıyla eşdeğerdir.

Bu nedenle, çağımızın en radikal eylemlerinden biri artık şu olabilir: Eksik de olsa söylemek, yarım da olsa başlamak, tamamlanmamış da olsa üretmek.

Çünkü mümkün olan, bizi bir yerlere götürür. Mükemmel olan ise çoğu zaman sadece zihnimizde bir yankıdır.

5 Mayıs 2025 Pazartesi

DİJİTAL DÜNYANIN GÖRÜNMEYEN YÜKÜ “SOFT ATIKLAR”


Sabahattin TURAN


Günümüz bilgi çağında her birey ve kurum, farkında olmadan büyük miktarda dijital veri üretmektedir. Bu verilerin önemli bir bölümü zamanla kullanılmaz hale gelir. İşte bu noktada "soft atık" kavramı karşımıza çıkar. Soft atık, dijital sistemlerde gereksiz yere yer kaplayan, enerji tüketen fakat herhangi bir işlevi kalmamış veri kümeleridir. Bunlara kullanılmayan uygulamalar, silinmeyen ekran görüntüleri, açılmayan e-postalar, tekrar eden medya dosyaları, eski proje dosyaları ve unutulmuş yedeklemeler örnek verilebilir.

Soft atıkların dijital ekosistem üzerindeki etkisi, şaşırtıcı derecede büyüktür. 2024 yılı itibariyle dünya genelindeki veri trafiği günlük 350 exabayt seviyesine ulaşmıştır. Bu verinin yaklaşık %20’si aktif olarak kullanılmazken, %10’unun tamamen unutulmuş ya da işlevsiz verilerden oluştuğu tahmin edilmektedir. Dijital dünyada yer kaplayan bu görünmeyen yük, enerji kaynaklarını tüketmekle kalmaz; veri erişimini yavaşlatır, güvenlik açıklarını büyütür ve ekolojik ayak izimizi genişletir.



Örneğin, yalnızca spam ve gereksiz e-postalar bile yılda 4 milyon ton karbon salımına neden olmaktadır (Soft Atık Veri Tablosu). Ortalama bir e-posta 4 gram CO₂ üretirken, günde ortalama 30 gereksiz e-posta alan bir kullanıcı yılda 44 kg sera gazı salınımına neden olur. Üstelik bu yalnızca bireysel seviyedeki etkiyi yansıtır. Kurumlarda bu rakam çok daha büyüktür. Fortune 500 şirketlerinde yapılan bir araştırmaya göre, sadece yedekleme sunucularında saklanan kullanılmayan veriler, veri merkezlerinin toplam enerji tüketiminin %22’sini oluşturmaktadır.

Soft Atık Veri Tablosu

Soft Atık Türü

Tahmini Etkisi (2024)

Gereksiz e-postalar

4 milyon ton CO2/yıl

Unutulmuş yedekler

Veri merkezinde %18 alan

Kullanılmayan uygulamalar

Ortalama cihaz hafızasının %25’i

Sunucu log dosyaları

Her ay 1 TB üzeri veri

 Soft atıklar şu başlıklar altında incelenebilir:

  • E-posta atıkları: Spam, tanıtım, sosyal medya bildirimleri ve okunmadan bırakılan bültenler.
  • Medya atıkları: Yinelenmiş fotoğraflar, düşük çözünürlüklü videolar, kullanılmayan grafik dosyaları.
  • Yazılım atıkları: Güncellenmeyen uygulamalar, deneme sürümleri, eski sürüm yazılımlar.
  • Sunucu atıkları: Geçici log dosyaları, işlevini yitirmiş veri tabanları.
  • Bulut atıkları: Unutulmuş yedekleme klasörleri, silinmeyen geçici dosyalar.

Soft atıklar yalnızca depolama alanlarını meşgul etmez; aynı zamanda veri erişimini zorlaştırır, sistem performansını düşürür ve dijital hijyenin kaybına neden olur. Ayrıca, siber güvenlik açısından da ciddi tehditler oluşturur. 2023’te yaşanan veri ihlallerinin %12’si eski, unutulmuş veya erişimi kontrolsüz kalmış veri kümeleri nedeniyle gerçekleşmiştir.

Soft atıkla mücadelede bireylerin dijital farkındalıklarını artırmaları şarttır. Her ay düzenli dijital temizlik yapmak, bulut depolama alanlarını kontrol etmek, kullanılmayan uygulamaları silmek ve spam filtrelerini etkin kullanmak başlıca adımlar arasındadır. Ayrıca "veri minimalizmi" alışkanlığı edinmek, sadece gerçekten ihtiyaç duyulan bilgileri saklamak da önemlidir. Kurumsal düzeyde ise otomatik yedekleme döngülerinin belirlenmesi, veri arşiv politikalarının netleştirilmesi ve dijital sürdürülebilirlik ilkeleri çerçevesinde periyodik dijital denetimler yapılması önerilmektedir.

Bu konuda öncülük eden ülkeler ve şirketler de vardır. Örneğin: Estonya 2022’den itibaren devlet veri merkezlerinde "dijital atık oranı" göstergesini yıllık performans raporlarına eklemiştir. Google ve Microsoft, veri merkezlerinde enerji verimliliği optimizasyonlarını yapay zekâ ile dengeleyerek, gereksiz veri yükünü azaltmak için algoritmalar geliştirmektedir. Apple, iCloud platformlarında kullanıcıların gereksiz dosyalarını tanımlayan otomatik uyarı sistemlerini entegre etmiştir.

Soft atık, dijital çağın sürdürülebilirlik meselesidir. Görünmezliği, onun etkisiz olduğu anlamına gelmez. Aksine; temizlenmediği sürece büyüyen, enerji harcayan ve veri güvenliğini tehdit eden bir yapıdadır. Tıpkı evimizdeki düzen gibi, dijital alanlarımız da temizlenmeli, sadeleştirilmeli ve sürdürülebilir biçimde yönetilmelidir. Bu sayede sadece cihazlarımızın performansını değil, aynı zamanda doğayla kurduğumuz ilişkiyi de iyileştirmiş oluruz.

Soft atıkla mücadele; teknoloji okuryazarlığını, dijital farkındalığı ve çevresel duyarlılığı bir arada barındıran yeni nesil bir sorumluluk biçimidir. Bu sorumluluğun bir parçası olmak, daha sağlıklı bir dijital ekosisteme ve daha yaşanabilir bir dünyaya katkı sunmak anlamına gelir.


2 Mayıs 2025 Cuma

UMRANIN HAFIZASINDA ATIKLARI GİZLEMEK

 

İbn Haldun’un dediği gibi: “Toplumları yıkan dış düşmanlar değil, iç hastalıklardır.”

Sabahattin TURAN



Modern şehirlerde dolaşırken görmediğimiz şeyler vardır; çünkü artık görmemeye alışmışızdır. O şeylerden biri de: atık. Sokağın köşesine gizlenen konteynerler, yerin altına gömülen atık sistemleri ve parıltılı şehir estetiği içinde görünmezleştirilen artıklar... Bu, sadece fiziksel bir temizlik değil, toplumsal bir unutmadır. Ve unutulan sadece nesneler değil; değerlerdir.

İbn Haldun, Mukaddime’de medeniyetin yükselişini ve çöküşünü anlatırken, görünmeyen ilişkilerin izini sürer: Üretimin ahlakı, israfın sosyolojisi, refahın psikolojisi. Ona göre bir toplumun önce “asabiyesi” zayıflar, sonra alışkanlıkları gevşer, ardından değerleri erir. Ve nihayetinde, çöküş kaçınılmaz olur. Bugünün atık sorunu da işte bu çok katmanlı çöküşün dışavurumudur.



Atık sadece “madde” değildir. Tüketimin ritmi, arzuların şekli, eşyaya yüklenen anlam, kullanım süresi, atma kararı… Bunların hepsi kültüreldir. Yani atık, sosyolojik bir izdir. Ve bu iz, İbn Haldun’un tabiriyle “umranın ahlaki kıvamı”nı gösterir. Toplumlar eşyaya hükmettikçe gelişir, eşyanın hükmüne girdikçe dağılır. Bugün her yıl milyonlarca ton atık üretip bunu “yönetmekle” övünen bir medeniyetin, aslında neyi başardığını sormak gerekir.

Çünkü biz artık eşyayı değil, kendimizi tüketiyoruz.

İbn Haldun’un uyarısı nettir: Lüks çoğaldıkça, toplum önce israfa, ardından atalete sürüklenir. Atalet üretimi, üretimsizlik de düzeni bozar. Bugün devasa atık yönetim sistemlerine milyarlar harcayan yapılar, eş zamanlı olarak toplumun tüketim reflekslerini körüklemeye devam ediyor. Bu bir çelişki değil midir? Geri dönüşüm kutuları çoğalırken, geriye dönüş fikrinden her gün daha da uzaklaşmıyor muyuz?

Yapılan onca altyapı yatırımı, mevzuat düzenlemesi, kentsel planlama, AB uyum yasaları... Evet, bunlar teknik olarak ilerlemedir. Ama İbn Haldun’un çizdiği çerçevede ilerleme yalnızca teknik değil; ahlaki, kültürel ve tarihsel bağlamda anlamlıdır. Zira o, umranı sadece bina ile değil, bina edenin niyetiyle ölçer. Eğer niyet değişmemişse, sistem işlemiyor demektir. Atığı sınıflandırmak kolaydır; tüketim niyetini sınıflandırmak zordur.

Bu bağlamda atık, sadece doğayı değil, hafızayı da kirletir. Çünkü modern toplum, geçmişin kanaat kültürünü, tasarruf anlayışını, eşyanın ruhunu unutmuştur. Bunu da görsel temizlikle, teknolojiyle, dijital takip sistemleriyle maskeler. Ama maskenin ardında kalan şudur: Medeniyetin kendine yabancılaşması.

Bugün atığın kaynağında ayrıştırılmasından söz ediyoruz ama değerlerin kaynağında bozulduğunu görmüyoruz. Sadece kâğıt, cam, plastik, metal ve organik gibi ayrımlar yapıyoruz ama “Bu kadar tüketmek neden meşru görülüyor?” sorusunu sormuyoruz. İbn Haldun’un yaklaşımı ise tam olarak bu sorunun peşindedir. Atığın kaynağını maddede değil, zihinde arar.

Çünkü gerçek atık, eşyada değil; alışkanlıklardadır.

İbn Haldun’un medeniyet felsefesi, yüzeydeki refaha değil, derindeki ritme odaklanır. Eğer bu ritim bozulmuşsa; yani toplum eşyayla, doğayla ve kendiyle olan bağını koparmışsa, atık artık sadece teknik bir mesele değil, medeniyetin krizidir.

Ve bu kriz ne yönetmelikle çözülür ne de konteynerle. Bu kriz ancak hafızayla, kanaatle, ahlaki bilinçle aşılır. Aksi halde geri dönüşüm kutularının temizliğiyle övünür, ama toplumun çöküşünü gözden kaçırırız.

İbn Haldun’un dediği gibi: “Toplumları yıkan dış düşmanlar değil, iç hastalıklardır.”

Bugün atıkları yönetiyoruz, ama ya çürümeyi?

BUGÜN BAYRAM-BARIŞ MANÇO

  Sabahattin TURAN Sen gittin gideli İçimde öyle bir sızı var ki Yalnız sen anlarsın Sen şimdi uzakta Cennette meleklerle Bizi...