4 Temmuz 2025 Cuma

BEN SENİN DEĞİL, SANA BAKAN KENDİMİN AŞIĞIYIM

 Kendilik İstenci, Tahakküm Dili ve Marazî Aşkın İntiharı Üzerine Bir Deneme

 Sabahattin TURAN

Aşk, modern öznelliğin en çok istismar ettiği kelimedir. İçeriği boşaltılmış, törenleşmiş ve tüketilmiş. Sevginin sahici yüzünü yitirdiği yerde, âşık artık maşuka değil, o maşuk üzerinden kendine yönelmiş bir öz-doyum çarkına dönüşür. Modern birey, sevmek isterken bile kendini yeniden üretme gayreti içindedir. İşte kötü âşık, bu çağın çocuğudur: Maşukunu sever gibi yapar, fakat esasında kendi narsistik suretine tapar.

Sosyolojik olarak bu tür aşk, benliğin kutsandığı ve ötekinin silindiği bir yapısal şemadır. Burada sevgi değil, bir tür iktidar biçimi işler. Aşkın nesnesi olan maşuk, bir özne değil, bir simgeye dönüştürülür. Simge ise anlamı aşkın değil, aşkın içinde hapsedilmiş olandır. Kötü âşık, maşuku yaşatmaz; onda kendini yaşatır. Onun acısı, onun iradesi, onun kaçışı, âşık için ancak kendi terk edilmişliğini derinleştirirse anlamlıdır. Bu, bir tür “ben-merkezci sevgi tiranlığı”dır.

Bu aşk biçimi, klasik manada mecazî aşkı da bertaraf eder. Divan şiirinin o incelikli sevgisi bile burada geçersizdir. Çünkü orada âşık, maşuk karşısında eriyen bir benlik iken; burada, kendi arzusuyla yüceltilen bir benliktir söz konusu olan. Bu sevgi, Attâr’ın Simurg’una çıkmaz; Sisyphos’un kendine dönen sonsuz çilesinde tükenir. Çünkü sevgi burada bir “diğeri için varlık” değil, “kendim için diğerinin varlığı” hâline dönüşmüştür.

Bu marazî sevgi biçimi, modern ilişkilerde patolojik derecede yaygındır. “Seni seviyorum” cümlesinin altında çoğu kez şunlar saklıdır:

“Sana ihtiyacım var.”

“Seninle daha değerli hissediyorum.”

“Beni ben yapan sensin.”

Ama dikkat: Bu cümlelerin hiçbirinde gerçek sevgi yoktur. Bunlar, kişinin kendi psikolojik boşluğunu kapatma çabasıdır. Aşk, burada bir duygusal sömürü aracıdır. Sevmek, karşıdakinin varlığını tanımak değil; onu kendi varlığının yedeği kılmaktır.

Bu noktada Michel Foucault’nun “iktidar ilişkileri” üzerine söyledikleri çarpıcıdır. Foucault, iktidarın sadece baskıyla değil, arzuyla da işlediğini söyler. Kötü âşık, maşuka aşkını itiraf ederken bile aslında bir iktidar pratiği uygulamaktadır. "Seni seviyorum" demek, "senin üzerindeki söz hakkını talep ediyorum" anlamına gelir. Aşk burada bir itiraf değil, bir işgal aracıdır. Bu nedenle, kötü âşık, sevdiğini susturmak ister. Çünkü maşukun kendi benliğine ait bir dili olması, o aşkın tekil hâkimiyetini bozar.

Simmel, modern bireyin “bireyleşme süreci” içinde yalnızlaşarak kendini tanımladığını söyler. Kötü âşık da bu yalnızlık içinde bir başkasına değil, kendine sarılır. Sevgi kisvesi altında kurduğu bağ, bir bağlılık değil, bir bağımlılıktır. Sevgiliden çok, sevme hâlinin kendi üzerindeki yansımasını arzular. Çünkü sevilmek, var olduğunu teyit eden son sığınaktır. Ve kötü âşık, maşuku kaybettiğinde sevgisini değil, kendi varlık tasdikini yitirir. 

Bir adım daha derinleşelim:

Aşk, metafizik düzeyde bir “öteki” ile karşılaşma, kendi sınırlarını aşma ve hatta erime riskini alabilme hâlidir. Ama kötü âşık, “öteki”nin varlığını yok sayar. Onu özdeşleştirir, düzleştirir, metalaştırır. Bu sevgi değil; sömürüdür. Sevilenin özgürlüğü, bu yapının en büyük tehdididir. Çünkü gerçek bir öteki, yani özgür bir maşuk, aşığın tahayyülünü bozar. O nedenle kötü âşık, ya maşukunu kırar ya da onun yerine geçer.

Bu patolojide aşk, bir “sahneleme”ye dönüşür. Maşukun gülüşü, onun sevildiğine dair bir kanıt; suskunluğu, ihanete dair bir imadır. Yani maşukun her hâli, âşığın iç dünyasında bir tercümeye maruz kalır. Onun varlığı değil; onun üzerine kurulan anlamlar sevilir. Aşk burada iletişim değil, yorumdur. Ve yorum, çoğu kez anlamı bastırır.

Netice?

Kötü âşık sevmez. O, kendi sevme hâlini sever. Ve bu yüzden onun aşkı hiçbir zaman maşuka ulaşamaz. Çünkü maşuk onun için sadece bir duvardır: Kendi duygularını, kendi yokluk korkusunu, kendi değersizlik hissini üzerine yansıttığı bir duvar. Ve o duvar bir gün konuşsa, şöyle derdi:

"Ben senin beni sevdiğin kişi değilim. Sen de benim seni sandığım kişi değilsin."

Aşk, iki varlığın karşılaşmasıdır. Kötü âşık ise, kendine bakarken ötekini siler. Ve bu silme eylemi, aşk değil; tahakkümün en edebi biçimidir.

30 Haziran 2025 Pazartesi

TAKVÂNIN YERİ, YÜZÜ VE YÜKÜ

 Sabahattin TURAN

 

Kalp, görünmezliğini koruyarak hükmeden bir sultandır. Ne eli vardır ne sesi; fakat yön verir, şekil verir, hüküm verir. Takvânın yeri kalpse, o hâlde takvâ da görünmezdir. Görünmeyen bir erdemin, görünür bir hayata nasıl sirayet ettiğini anlamaya çalışmak, insanın içinden dışına doğru akan bir nehri gözle izlemeye benzer — kıyısı yok, yatağı gizli, yönü sezgidir. 

Hz. Peygamber’in mübarek ifadesiyle: "Takvâ buradadır," diyerek göğsünü üç kere işaret etmesi, bedenin değil, kalbin eylemle yoğrulan bir bilinç merkezi olduğunu ortaya koyar. Lakin burada “burada” olanın nerede olmadığı sorusu önemlidir. Takvâ gözde değildir; çünkü göz süsü sever. Kulakta değildir; çünkü kulak şikâyet duymaya meyillidir. Dilde hiç değildir; çünkü dil, hakikati eğip bükmekte ustadır. Takvâ, her şeyin saklandığı yerin saklısında, her kelimenin niyetinin doğduğu kuytudadır: Kalpte. 

Modern sosyolojinin kalp diye bir meselesi yoktur. O, bireyi ölçer; kalbi değil. O, davranışa bakar; niyete değil. Oysa geleneksel toplumlarda kalp, bireyin içtimâî mesuliyetinde de bir mihenk taşıydı. Yunus’un dediği gibi: "Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil." Çünkü kalp, sadece bireyin kendi ahlâkî tutarlılığı değil, aynı zamanda toplumla olan ilişkilerinde de ölçüdür. Kalp yıkmak; bina yıkmak değildir, zamanla telafi olmaz. Kalbin kıblesi kayarsa, yön pusulası da sapar. Takvâ, bir yön tutturma meselesidir — görünmeyenin yönü. 

Felsefenin kalbi, akılla çatışır. Platon’a göre kalp, nefsi duyguların merkeziydi; akılla dizginlenmesi gerekirdi. Descartes, kalbi dışladı; düşünen şeyi yüceltti. Modernitenin bu kartografisinde, kalp yerinden edildi. Halbuki İslâm düşüncesinde kalp, sadece bir duygu merkezi değil, bilgi kaynağıdır. "Onların kalpleri vardır; fakat onunla anlamazlar" (A'râf, 179) ayeti, kalbin aklın bir alternatifi değil, tamamlayıcısı olduğunu gösterir. Takvâ da bu kalbî idrakin ışığıdır. Ne akıl tek başına yeter ne dış görünüş; ikisinin ortasında kalbî bir farkındalık gerekir: İç bilinç. 

Tarih ise bize kalbiyle yaşayanların, zamanı kalbiyle yönlendirenlerin izini sunar. Ömer ibn Abdülaziz’in zulme karşı kalbî direnişi, Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye ettiği dua, Hallaç’ın idama giderken kalbine dokunarak söylediği “Aşk” kelimesi... Bunlar takvânın görünmeyen yüzünü tarihî yazıya değil, tarihî hissiyata nakşeder. Zira takvâ, tarihe damga vurmaz; gönüllerde iz bırakır. Tarihin görünür satır aralarına değil, yaşanan zamanın görünmez tınısına sızar. 

Kalbe odaklanmak, bedenin değil, niyetin arınmasıdır. Bu bir göz eğitimi değil, yön eğitimi meselesidir. Takvâ, ibadetin ruhudur; ibadet şekli taklittir, ruhu kalpten gelir. O hâlde takvâ sahibi olmak, görünenin değil, görenin terbiyesidir. Gören, gözüyle değil, kalbiyle görendir. Çünkü takvâ, tanık olunmayanın farkında olarak yaşamak demektir.

Ve belki de en derin korku, takvâsız bir kalple dışa takvâlı görünmektir. Zira kalp yalan söylemez, ama susar. Dışın yalanı, içte yankı bulmazsa, sadece bir gürültüdür. Oysa takvâ, sessizliğin ahlâkıdır. 

Son söz: Kalbe odaklanmak, dışı temizleyip içi kirli bırakmamak değil; dışı kirli bile olsa, içi saf tutmaktır. Çünkü Allah, kalplere bakar — yüzlere değil. Takvâ, o bakışa hazır olmak için içte kurulmuş bir mizaç, bir mihraptır. Yüzünü kıbleye dönmek yetmez, kalbini de döndürmek gerekir.

 Zira kıble, yön değil; yönelmedir.

Takvâ, hâl değil; yönelimdir.

Ve kalp...

En çok, kendine dönmeyeni unutur.

29 Haziran 2025 Pazar

SOĞUK BİR HATIRANIN ERİME NOKTASI

 Sabahattin TURAN

 

Buzun havuza düşmesiyle başlayan o sessiz çöküş, yalnızca fiziksel bir dönüşüm değildir; aslında modern benliğin trajedisidir. Çünkü buzun suya karışması, her zaman yüceltilen bir teslimiyetin değil, çoğu zaman iradesiz bir çözülmenin habercisidir. Evet, buz kendi varlığını terk eder; ama ya bu terk ediş bir arayış değil de bir unutkanlıksa? Ya çözülmek, aslında dağılmaksa?

 

Günümüz insanı da tıpkı o buz gibi, ait olmadığı kalıplara düşüyor. Soğuk bir çevrede şekil bulmuş, dış dünyanın çizdiği formlarla kimlik kazanmış. O sertlik, onun özü değil; başkasının eliyle çizilmiş bir siluettir. Ve havuza —yani sıcak, yumuşak, şekilsiz bir çoğulluğa— düştüğünde, kendini koruyamıyorsa, bu onun erdemi değil zayıflığıdır.



 

Bugün biz, kendini suya bırakmayı “olgunluk” sayıyoruz. Oysa çoğu zaman bu, kişiliğin çözülmesidir. Bireyin, kendi soğukluğunu anlamadan, mücadele etmeden, direnç göstermeden, düşüncesizce yok oluşudur. Evet, buzun erimesi doğaldır. Ama her doğallık fazilet değildir. Çözülmek bir meziyet sayılacaksa, önce neyin çözüldüğü sorulmalıdır.

 

Çünkü buz da bir hafızadır. Geçmişin, direnişin, sınırın maddi karşılığıdır. Onun erimesi sadece fiziksel bir yumuşama değil, bir tarihin silinmesidir. Ve bu silinme övülüyorsa, belki de biz artık şekilsizliğe fazlaca övgü diziyoruzdur. Netlikten, biçimden, hatta acıdan korkuyoruzdur. Oysa buzun sertliği bazen adaletin ta kendisidir. Soğukluk, ölçülülüğün maskesi değil, bizzat ölçünün kendisi olabilir.

 

Buz suya karışınca, evet, görünmez olur. Ama bu görünmezlik bir kabulleniş mi, yoksa bir silinme mi? Belki de havuz, her düşeni yutar; onu özgürleştirmez, sadece belirsizleştirir. Kim bilir kaç buz parçası, “özgürleşiyorum” sanarak kendini bırakmış, sonra bir daha asla ayırt edilememiştir o suyun içinde?

 

Bu yüzden, buzun suya dönüşmesi yalnızca bir dönüşüm değil, bir kimlik testidir. Kimileri için bu, hakikate yaklaşmaktır. Kimileri içinse, kendi hakikatinden uzaklaşmak. Dönüşümün değeri, yalnızca son hâlde değil, dönüşümün ne uğruna gerçekleştiğinde saklıdır.

 

Belki de sorulması gereken asıl soru şudur:

"Ben eridim" demek mi yüce olan?

Yoksa "Erimemek için nedenim var" demek mi?

27 Haziran 2025 Cuma

KILIÇLA YAZILMIŞ HAYAT

 Cüneyt Arkın Üzerine Bir Deneme

Sabahattin TURAN

 

Bazı hayatlar, gölgeleriyle zamanları örter. Cüneyt Arkın, sinema tarihimizin yalnız çınarıdır ne bir ormanın parçası ne de sadece bir yaprağın uzantısı… Kendisinin dediği gibi, “Hayatım sinemaya değil, halkıma adanmış bir destandı.” Lakin o destan sadece beyazperdede yazılmadı. Göğsüne saplanan sahte kılıçların arasından halkın gerçek acılarına ulaşmayı başarmış bir figürdü o. Bu figürün arkasında, Cumhuriyet’in kırılgan çocukluğu, taşranın açlığı, şehre akan umutlar ve modernleşmenin çatallaşmış yolları duruyordu.


Fahrettin Cüreklibatır’ın tıptan sinemaya geçişi bir "kariyer değişikliği" değil, toplumsal bir mecra değişimiydi. Bir hekimin elinden alınan neşter, halkın kalbine saplanan sembolik bir kılıca dönüşmüştü. Malkoçoğlu, Battal Gazi, Kara Murat… Bunlar sadece karakter değil, kolektif bilinçaltımızın canlanmış suretleriydi.


Bu karakterler; Osmanlı’nın yıkıntılarından doğan modern Türkiye’nin geçmişle barışma arzusu, kimlik inşası ve kahraman üretme ihtiyacının yansımalarıydı. Cüneyt Arkın’ın oynadığı her karakter, devletin halk üzerindeki boşluklarını bir başka biçimde dolduruyordu. Öyle ki, bir köyde öğretmenin yokluğunu bir Kara Murat, adaletin eksikliğini bir Malkoçoğlu kapatıyordu.


Bu yönüyle Arkın’ın sineması, Jules Michelet’nin tarih tanımı gibi işler: “Tarih halkların ruhudur.” Cüneyt Arkın da o ruhu ete kemiğe büründüren tarihsel bir varlık hâline gelir.

 

Onun filmleri çoğu zaman retorikten yoksundu; cümleler değil, duruşlar konuşurdu. Ama bu, anlatısızlık değil, bir tür edebî sadelikti. Gövdesinden daha büyük kılıçları taşıyan bu adamın bakışları, modern epik şiirlerdi adeta. Halk destanları gibi: çiğ, doğrudan, ama sarsıcı.

 

Gölgesini ileri uzatan kahramanlar yarattı ama kendisi hep o gölgenin gerisinde kaldı. Bu yüzden, edebiyatın "kahraman ile anlatıcı" arasındaki mesafesi, onunla sinemada karşılığını buldu. Seyirci bir kahramanı izledi, ama aslında bir anlatıcının iç sızısını duydu: “Siz uyuyun, ben nöbetteyim.” Bu cümle, Arkın’ın varlığının sessiz manifestosuydu.

 

Modernleşen Türkiye, köklerinden kopmadan ilerlemek isterken, onun canlandırdığı figürler hem Osmanlı’nın cesaretini hem Cumhuriyet’in kaygılarını bir araya getiriyordu. Tıpkı bir Necip Fazıl şiirindeki gibi: “Köpük köpük gerilerden gelen bir ses gibiydi…

 

Cüneyt Arkın sadece beyazperdede değil, halkın dilinde, davranışlarında ve çocukların hayallerinde yaşadı. O, sinema salonlarının ötesinde, kahvehanelerde konuşulan adalet, okul duvarlarına kazınan cesaret ve gece rüyalarına giren “koruyucu figür” haline geldi.

 

Sosyolojik olarak bu, Raymond Williams’ın “yaşayan kültür” dediği şeye denk gelir. Arkın hem popüler kültür ürünüdür hem de karşı-kültür kahramanıdır. Modernleşme sürecinin ürettiği yalnız, yönsüz ve sınıfsal olarak bastırılmış bireyler, onunla bir kimlik buldular.

 

Özellikle 1970’ler Türkiye’sinde sınıf çatışmaları ve siyasi kutuplaşmaların keskinleştiği dönemde, onun “emekten yana”, “sisteme karşı” ama “halktan kopmayan” bir kahraman tipi üretmesi, sosyolojik bir uzlaşı noktası yarattı. Bir yandan Yeşilçam’ın ticari sineması içinde dövüş sahneleriyle ilgi çekerken, diğer yandan Maden gibi filmlerde sınıf savaşımını sahiplendi. Bu çelişkili gibi görünen denge, onun gerçek bir halk adamı olmasını sağladı.


Cüneyt Arkın, Türk sinemasının düşüşe geçtiği dönemlerde bile “kendini ciddiye almaktan vazgeçmedi.” Dünyayı Kurtaran Adam gibi eleştirilse de zamanla bir “trash-cinema” klasiği haline geldi. Çünkü mesele filmin kalitesi değil, o ruhu taşıyacak bir bedenin varlığıydı.

 

Yaşamının son dönemlerinde gençlerle olan temasını artırması, “tarihini bilmeyen millet yok olur” diyerek konferanslar vermesi, onun bir aktörden öte, kültürel hafızanın bekçisi olduğunu ortaya koydu. Sonuçta aramızdan sessizce ayrıldı ne büyük bir gala ne kırmızı halı… Zaten o, hep toprağın tonlarında yürüdü. Şehirli bir kahraman değildi; köylünün, işçinin, mazlumun dostuydu. Sessizliği bile bağıra bağıra konuşuyordu.

 

Cüneyt Arkın, sadece bir dönem aktörü değildir. O, bir milletin bastırılmış arzularının, unutulmak istenmeyen geçmişinin ve henüz kurulmamış adaletin sinema üzerinden haykırılmasıdır. O yüzden filmleri, sadece izlenmez; hissedilir, taşınır ve kuşaktan kuşağa anlatılır.

 

İnsanların yüzüne değil, yüreğine oynayan bu adam, en sonunda bize şu dersi verdi: “Bir kahraman olmak için büyük olmaya değil, halkın yükünü omuzlamaya cesaretin olmalı.” Bu cesaret, hâlâ eksikliği hissedilen bir miras olarak aramızda dolaşmaya devam ediyor.

22 Haziran 2025 Pazar

ŞEHİRLERİN GÖLGESİ

 Atığın Gölgesi Hakkında Bir Deneme 

Sabahattin TURAN

Şehirler, gökyüzüne dikilmiş arzuların taşlaşmış halidir. Bir yandan yükselirler, bir yandan da genişlerler; kat kat apartmanlar, caddelere dizilen dükkânlar, ışıkla büyüyen meydanlar… Ancak bu yükselişin ve yayılışın ardında görünmeyen bir iz kalır: Gölge. Her medeniyet, büyürken bir gölge üretir. Tıpkı bireyin bastırdığı duyguların gölgesi olduğu gibi, şehirlerin de bastırdığı, yok saydığı, uzaklaştırdığı bir karanlık yüz vardır: Atık.



Atık, şehirleşmenin en keskin aynasıdır. Sokağın köşesinde gördüğümüz bir çöp torbası ya da sabahın erken saatlerinde uğuldayan çöp kamyonu yalnızca bir temizlik pratiği değildir; o, modern insanın doğayla, tüketimle ve kendi vicdanıyla olan bağını da sergiler. Şehirli insan atığını tanımaz, onunla yüzleşmez. O sadece atar.

Ancak şehirde atılan hiçbir şey bütünüyle kaybolmaz. Her atık bir iz bırakır; kimi zaman koku, kimi zaman görüntü, ama her zaman bir hikâye. Plastik şişeler, yenmemiş yemekler, bozulmuş cihazlar ve yırtık giysiler… Tüm bunlar, tüketilen hayatların birer yankısıdır. Ve bu yankı büyüdükçe, gölge uzar.

Modern şehirler, tüketim toplumunun kristalize olmuş yansımalarıdır. Tüketim burada yalnızca ihtiyaçların karşılanması değildir; aksine, ihtiyaçmış gibi dayatılan arzuların sürekli ve sınırsız bir üretimidir. Yeni çıkan telefonlar, bir sezon sonra modası geçen kıyafetler, tek kullanımlık eşyalar… Her birinin ardında bir atık zinciri oluşur.

Bu zincir yalnızca evlerimizde değil, fabrikalarda, depolarda, limanlarda ve dijital ağlarda da uzanır. Bir eşyayı kullanmaya başladığımızda, onun atık olma süreci de başlar aslında. Çünkü bugünün eşyası, yarının atığıdır. Bu döngü öylesine hızlanmıştır ki artık bir şeyin ömrü kullanışlılığından çok, modasıyla ölçülür hale gelmiştir.

Böyle bir dünyada atık, yalnızca israfın değil, unutmanın da bir biçimidir. Şehirli insan kullandığı şeyi unutur. Tıpkı geçmişini unuttuğu gibi. Şehirlerin gölgesinde biriken atıklar, unutulmuş zamanların ve değersizleştirilmiş hayatların da izlerini taşır. Kullanılmış bir oyuncak, yalnızca plastik değil, aynı zamanda terk edilmiş bir çocukluğun da izini taşır. Kullanılmamış ama son kullanma tarihi geçen yiyecekler, yalnızca maddi israf değil; vicdani çürümenin de simgesidir.

Atık, her yerde aynı görünmez. Şehrin merkezinde düzenli toplanan, geri dönüştürülen ya da gizlenen çöpler, başka bir mahallede göz önünde birikir. Şehir, kendi gölgesini çeperlere iter. Varlıklı semtlerin çöpleri bile ayrı toplanır, daha steril hale getirilir, daha az kokar. Ancak yoksul mahallelerde, çöpler sokaklara taşar; çocuklar atık toplayıcısı olur, yaşlılar sobaya atmak için odun değil, karton biriktirir.

Bu sınıfsal ayrım, sadece atıkları değil, suçları ve sorumlulukları da taşır. Zengin semtte bilinçli tüketim eğitimleri verilirken, çeperde insanlar çöplerle hayatta kalmaya çalışır. Birileri çöpünü nasıl ayrıştıracağını öğrenirken, başkaları o atığı yaşamak zorunda kalır. Böylece atık, yalnızca bir çevre sorunu değil, sınıfsal bir adaletsizlik haline gelir.

Bu nedenle şehirlerdeki atık dağılımına bakmak, aslında bir sosyolojik haritaya bakmaktır. Çöplüklerin, geri dönüşüm alanlarının, atık su tesislerinin nerelerde konumlandığına bakarak şehrin kimden neyi sakladığını görebiliriz. Kimi zaman atık, bir mahallede görünmez; çünkü görünmesi istenmez. Kimi zaman birikmiştir, çünkü görmeye alışılmıştır. Bu “alışkanlık”, atığın en büyük maskesidir. O görünür ama görünmez, kokar ama unutulur.

Her atık bir dil konuşur. Her atık bir hikâye anlatır: Hangi toplumda üretildiğini, nasıl bir ekonomik sistemin parçası olduğunu, hangi kültürel davranışın sonucu olduğunu... Örneğin, Japonya’da atık, sessizliğin ve düzenin bir parçasıdır; sokakta çöp görmek neredeyse imkânsızdır. Avrupa’da ise geri dönüşüm kültürü daha sistematiktir. Ama birçok şehirde, özellikle hızlı göç almış metropollerde, atık bir belirsizlik nesnesi haline gelir: Kime ait olduğu bilinmeyen, nereden geldiği sorgulanmayan, sadece yok edilmesi istenen bir şey.

Ancak atığı yok etmek, onun varlığını inkâr etmek değildir. Onu bastırmak, tarihsel hafızamızı da bastırmaktır. Oysa atık, bize geçmişimizin nasıl yaşandığını, nasıl tükendiğini ve hangi değerlerin göz ardı edildiğini anlatır. Eski eşyalar, çöpe atılmış defterler, kırık oyuncaklar, yırtık bayraklar… Hepsi birer kültürel fosildir. Şehirler geleceğe doğru büyürken, bu fosillerin üzerine basar. Ve unutur.

Halbuki atıkla yüzleşmek, geçmişle yüzleşmektir. Bu, bir şehir için kendini tanıma biçimidir. Çünkü her şehir, çöplüğünde gizlediğini kalbinde taşır.

Peki, bu gölgelerle yaşamak zorunda mıyız? Hayır. Ancak bunun yolu, atığı görünmez kılmaktan değil; onu tanımaktan, anlamaktan ve dönüştürmekten geçer.

Geri dönüşüm sistemleri elbette önemlidir. Ama geri dönüşüm, yalnızca mekanik bir süreç değil, zihinsel ve ahlaki bir süreçtir. Sıfır atık politikaları, sadece ambalaj azaltmayı değil, yaşam tarzını dönüştürmeyi hedeflemelidir. Atığı üreten sistemle yüzleşmeden, atıkla mücadele edilmez. Bu sistem, aşırı tüketimi teşvik eden, insanı sadece “tüketici” kimliğine indirgeyen ekonomik yapıdır.

Yeni bir şehir etiği, atığın doğayla değil, insanla ilgili olduğunu kabul etmekle başlar. Atık, doğaya değil insana aittir. Çünkü doğada atık yoktur. Orada her şey dönüşür, her şey bir diğerine hizmet eder. İnsan ise keser, böler, paketler ve atar. Bu nedenle, atıkla yüzleşmek bir medeniyet sınavıdır.

Gölgenin diliyle konuşmayı öğrenmedikçe, şehirler asla tam anlamıyla aydınlanamaz

Şehirler yalnızca yolları, binaları ve meydanlarıyla değil; çöplükleri, atık merkezleri ve terk edilmiş alanlarıyla da var olur. Bu alanlar, şehrin hafızasıdır. Onlar yalnızca çöp değil, unutulmuş hayatlar, bastırılmış vicdanlar ve terk edilmiş anlamlardır.

“Şehirlerin Gölgesi: Atık” derken aslında sadece çevresel bir problemden değil, bir varoluş biçiminden söz ediyoruz. Atıkla yüzleşmek, yalnızca torbayı ayrıştırmak değil, hayatı sorgulamaktır. Hangi değeri, hangi inancı, hangi anlamı çöpe attık?

Ve en önemlisi:

Hangi gölgeyi görmezden geliyoruz?

21 Haziran 2025 Cumartesi

FAKİRİN GURURU OLMAZ

Sabahattin TURAN 

Bazı sözler vardır ki, yüzyılların acısını bir cümleye sığdırır. “Fakirin gururu olmaz” da bunlardan biridir. Bu söz, yalnızca bir ekonomik yoksunluğu değil; toplumsal bir gerçekliği, sınıfsal bir ezikliği, insan onuruyla hayat arasında sıkışmışlığın sızısını dile getirir. Ama bu söz doğru mudur? Fakirin gerçekten gururu olmaz mı? Yoksa bu söz, güçlünün diliyle yazılmış, zayıfı hizaya getiren bir kabullenmeye mi dönüşmüştür?



Fakirlik, sadece cebin boşluğu değil; çoğu zaman, fırsatların yokluğu, görmezden gelinmenin, ötelenmenin, susturulmanın diğer adıdır. Fakir, lokmasını hesaplarken, bir başkası gururla masalar donatır. Fakir, çocuğuna defter almayı dert ederken, başkası en son model arabayla övünür. Ve toplum, fakire sürekli alçakgönüllülük öğütler: “Ayağını yorganına göre uzat”, “Büyük lokma ye, büyük laf etme”, “İyilik yap, konuşma”… Peki neden? Çünkü fakirin sesi, sistemin dengesini bozar. Fakirin gururlu olması, hakkını araması, eşitsizliği sorgulaması, mevcut düzenin çıkarına aykırıdır.

Ama gerçekte, fakirin de gururu vardır. Hem de en sahicisinden. Çünkü o, azla yetinmeyi bilir, paylaşmanın erdemini taşır. Fakirin gururu; gösterişli sofralarda değil, kuru ekmeğini bölüşmesindedir. Marka giysilerde değil, yırtık ayakkabısıyla utandırmadan yürüyebilmesindedir. Sahip olmadıklarını kinle değil, vakar ile karşılamasındadır.

Tarih, fakirliğin utanç değil, çoğu zaman izzet vesilesi olduğuna dair örneklerle doludur. Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Mevlana’nın yaşadığı dönemlerde; maldan çok mananın, paradan çok kalbin zenginliğine değer verilirdi. Anadolu irfanında “tokgözlülük”, en büyük ahlaki meziyet sayılırdı. Fakir ama onurlu insanlar, “kanaatkâr” sıfatıyla yüceltilir; onların gönül zenginliği, mal zenginliğinden üstün görülürdü.

Selçuklu'dan Osmanlı’ya, pek çok devlet yöneticisi, “fakir halkın duası”nı talih saymış, onlara karşı hassasiyetle davranmıştır. Çünkü yoksulun gururu, hak arayışının, adaletin ve toplumsal huzurun ölçüsüydü. Fakirin gururu olmazsa, toplumun vicdanı da olmaz.

Türk edebiyatı da bu sözün çeperinde dönen çelişkileri çokça işlemiştir. Orhan Kemal’in işçileri, Yaşar Kemal’in köylüleri, Sait Faik’in balıkçıları hep bir yoksulluğun içinde ama dimdik dururlar. Fakirdirler ama karakterleri sağlamdır. Onlar için para, insanı insan yapmaz; önemli olan vicdan, dürüstlük ve dirayettir. Fakirin gururunun en güzel ifadesi, belki de Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf’undadır: "Onlar bizden insanlıklarını almaya çalıştılar; vermedik."

Aşık Veysel’in sesi, toprak gibi sadedir. Ama bir o kadar da derin, gururludur. Ne zenginliğe öykünür ne de yoksulluğunu saklar. Çünkü gerçek edebiyat, gösterişe değil, hakikate yaslanır.

Sosyolog Pierre Bourdieu, insanların sadece ekonomik değil, kültürel ve sembolik sermayeye de sahip olduğunu söyler. Fakirler, paraya değilse de dayanışma, direnç ve manevi değerler açısından oldukça zengin olabilirler. Ancak modern toplum, tüm bu değerleri ikinci plana atıp “paran varsa konuş, yoksa sus” düzenini kurmuştur. Bu düzende fakirlik bir suç, gurur ise lüks haline gelir. Böylece “fakirin gururu olmaz” sözü, bir gözdağına dönüşür.

Ancak sosyal hareketler, işçi direnişleri, gecekondu mücadeleleri, tüm bu ezilmişliğe rağmen gururla ayağa kalkmanın örnekleridir. Demek ki fakirin gururu, yalnızca bireysel bir meziyet değil; toplumsal bir uyanışın da tetikleyicisidir.

“Fakirin gururu olmaz” sözü, bir gerçeği mi anlatır, yoksa bir ideolojik yönlendirme midir? Belki ikisi de. Ama asıl mesele, bu sözü sorgulamaktır. Çünkü fakir, gururlu olursa kimseye minnet etmez. Fakir gururlu olursa, adalet talep eder. Fakir gururlu olursa, başını eğmez. Ve işte o zaman, dünyanın dengesi sarsılır.

O yüzden belki de en çok korkulan şey, gururlu bir fakirdir.

19 Haziran 2025 Perşembe

ŞEHRİN ATIK DEFTERİ

 Modernliğin Satır Arası Atıkları Üzerine Bir Deneme 

Sabahattin TURAN

 

Her şehrin görünmeyen bir defteri vardır. Ne belediye bütçelerinde geçer ne mimari planlarda yer bulur. Bu defter ne kalemle yazılır ne de klavyeyle... Onu beton dökerken, plastik atarken, gürültüyle yaşarken yazarsın. Bu, “Şehrin Atık Defteri”dir.

 

Atık, yalnızca kullanılmayan şey değildir. Aynı zamanda tüketilmiş bir zamanın, değeri kalmamış bir sözün, harcanmış bir doğanın, kenara itilmiş bir insanın adıdır. Şehir, sadece eşyayı değil, insanı da atar. Yaşlıları, sokakta yaşayanları, işsizleri, "verimsiz" ilan edilenleri... Onlar da bu defterde, ‘İnsani Atık’ başlığıyla kayıtlıdır. Ve bu başlık, medeniyetin en kalın sayfasıdır.

 

Şehirler büyüdükçe defterleri de kalınlaşır. Her yeni bina, bir vadinin üstüne basarak yükselir. Her yeni yol, bir kuşun yuvasını ezerek geçer. Her alışveriş merkezi, bir mahallenin ruhunu satın alır. Şehir kendi ilerleyişine methiyeler düzerken, arka planda birikmiş atıklar da bu ilerleyişin utangaç dipnotları olarak kalır. Atık defteri, işte bu çelişkinin güncesidir.

 

Çevresel atıklar bu defterin görünen satırlarıdır. Cam, kâğıt, metal, plastik… Renkli kutulara bölünmüş, sınıflandırılmış, etiketlenmiştir. Ama bu sayfalardan önce gelen, görünmeyen atıklar vardır: Gürültü kirliliği, ışık kirliliği, bilgi kirliliği, merhamet kirliliği. En tehlikelisi ise: anlam kirliliği. Çünkü bir şehrin çöpü geri dönüştürülebilir; ama bir toplumun anlamı kaybolduğunda, onu geri kazanmak nesiller ister.

 

Atık defteri, aynı zamanda bir değerler envanteridir. Ne atılmış, neden atılmış, kim atmış? Sadece çöpleri değil, terk edilmiş evleri, unutulmuş gelenekleri, bastırılmış dilleri, görmezden gelinmiş tarihleri de yazar bu defter. Bir şehir artıklarını ne kadar gizlemeye çalışırsa, kimliğini o kadar kirletir. Modernliğin cilasıyla parlatılan caddelerin altında, bu defterin karalanmış sayfaları yatar.

 

Şehrin atık defteri susmaz. Her gece, çöp kamyonlarının uğultusuyla ses verir. Her sabah, duvar diplerinde birikmiş izmaritlerde konuşur. Her sokakta, boş bir plastik şişe gibi rüzgârla dolaşır. Ama kimse onu okumaz. Çünkü herkes yeniye odaklıdır. Kimse eskiyle yüzleşmek istemez. Oysa bir şehir, geçmişte bıraktığıyla değil, ondan nasıl arındığıyla değer kazanır.

 

Şimdi sor:

Senin yaşadığın şehir, atıklarını nereye saklıyor?

Geri dönüşüm kutularına mı, vicdan boşluklarına mı?

Hangi değerleri 'kullan-at' yaptı?

Hangi duyguları 'son kullanma tarihli' gördü?

 

“Şehrin Atık Defteri” kapanmaz.

Her yeni tüketim, her yeni ihmal, her yeni kayıtsızlık yeni bir satırdır.

Ve bir gün bu defter, bir tarihçinin, bir çocuğun ya da bir arının eline geçer.

O zaman sorular başlar.

Ama cevap çok geçtir.

 

Çünkü bu defter geri dönüştürülebilir değildir.

MEMENTO MORİ “ÖLECEĞİNİ HATIRLA”

  Sosyolojik Bir Deneme Sabahattin TURAN   Toplumların kendilerini nasıl kurduklarını anlamanın ince yollarından biri, onların ölümle ku...