Sabahattin Turan
Kibir, insanın ruh köklerinde sessizce filizlenen bir çürümedir. Dışı vakar, içi zehirdir. Kimi zaman insana asalet gibi görünür; oysa aslında acziyetin gizlenmiş hâlidir.
Eskiler “Kibrin aslı cehâlettir; çünkü bilen haddini bilir” derlerdi. Gerçekten de kibir, insanın kendini bilmemesinden doğar. Kendi aczini idrak eden, ne kadar güçsüz olduğunu gören kimse büyüklük taslamaz.
Gazâlî der ki:
“Kibir, insanın kendi aslını unutmasıdır. İnsan, toprağın bağrından geldiğini hatırlasa,
yere basarken bile hafif adımlar atardı.”
Ama bugünün insanı
toprağı değil, ekranı seyreder. Kendini suretlerin arasında büyütür, gerçekte ise
küçülür. Kalbin aynası buğulanmıştır; çünkü hakikatin ışığı, benliğin sisine çarpmaktadır.
İbn Haldun “Her
topluluk kendi büyüklüğünü kutsar” der. Bu yüzden kibir, sadece bireyin değil, toplumun
da hastalığıdır. Eskiden sultanların, ulemanın yahut zenginlerin kibrinden bahsedilirdi;
bugün ise herkes kendi küçük tahtında oturur.
Bir zamanlar
kibir sarayların yüksek duvarlarında gezerdi, şimdi cep telefonlarının ekranlarında
dolaşıyor. Herkes görünmek, fark edilmek, “daha iyi” sanılmak istiyor.
Artık tevazu
zayıflık, gurur ise meziyet gibi gösteriliyor. İnsan, sessizliğini değil, sesini;
derinliğini değil, görüntüsünü büyütüyor.
Bourdieu’nün
dediği gibi: “Görünürlük, modern toplumun yeni sermayesidir.”
Kibir, işte bu
görünürlüğün çocuğudur — ışıltılı, sahte, aldatıcı.
Eskiler bu hâli
“riyâ-i nezâket” diye adlandırırdı: kibar görünüp içten kibirli olmak.
Bugün bu hastalık
bütün nezaket kalıplarına sirayet etmiş durumda. İnsan, tevazu takınarak bile kibirlenmeyi
başarıyor.
Kibir, insanı
dış dünyanın darbelerinden korur gibi görünür. Ama o zırhın içi, yavaş yavaş zehirle
dolar. Kibirli kişi başkalarının sözünü duymaz, nasihati küçümser, eleştiriyi düşmanlık
sayar. Çünkü kibir, en önce kulağı sağır eder.
Mevlânâ, “Kibrin
ateşi gönülde yanınca, ilim dahi duman olur” der.
Bu ateş, çağımızda
neredeyse kutsanmış durumda. “Kendine güven”, “kendini göster”, “kimseye boyun eğme”
gibi cümleler, kibri cilalayan modern dualardır.
Oysa tevazu,
kendini inkâr değil; haddini bilmektir.
Kibirli insan,
kendine put diker ve sonra o putun önünde secdeye varır.
Tarih bize defalarca
gösterdi: Roma’nın kibri kudretini çürüttü, Endülüs’ün kibri hikmetini soldurdu,
Osmanlı’nın son zamanlarında bile ilim, tevazusunu kaybedince bereketini yitirdi.
Her medeniyet,
alçak gönüllülüğünü yitirdiği anda çökmeye başlar.
Kibir yalnız
bireyi değil, cemiyeti de kör eder.
Bugün herkes
haklı, herkes bilen, herkes üstün…
İnançlı, seküler,
fakir, zengin fark etmiyor; her grup kendi doğruluğuna iman etmiş durumda.
Artık kimse anlamak
istemiyor, yalnızca onaylanmak istiyor.
Kibir, toplumsal
konuşmayı değil, monoloğu besliyor.
Birbirini dinlemeyen
insanların yaşadığı bir toplumda, hakikat değil, gürültü hâkim olur.
Eskiler “Edep,
aklın suretidir” derdi. Edep kaybolunca, kibir o boşluğu doldurur.
Bugünün dünyasında
merhamet bile bir üstünlük gösterisi hâline geldi.
Oysa merhamet,
kendini yüceltmek için değil, başkasının yükünü hafifletmek için vardır.
Ama kibirli insan
yardım ederken bile görünmek ister.
Nâbî der ki:
“Kibri terk eyle
zira o kalb-i hakîri pâreler,
Tevazûdur ki
kişiyi halk içinde yüce kılar.”
Gerçek büyüklük,
küçülmeyi bilmektir.
Tevazu, insanı
eksiltmez; aslında onu tam kılar.
Kibirli insanın
kalbi taş kesilir; oysa tevazu, kalbi yumuşatır.
Bir milletin
de, bir insanın da ömrü; kalbinin yumuşaklığı kadar uzundur.
Kibir, sessiz
bir felakettir; görünmez, ama içeriden kemirir.
İnsanı korur
gibi yapar, aslında yalnızlaştırır.
Oysa tevazu,
sığınak değil; bir yürüyüştür — insanın kendine, Rabbine ve insana doğru attığı
adım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder