Sanayileşen dünyada sosyal, ekonomik,
kültürel hayatın da etkisiyle insanoğlu, tarihin hiçbir döneminde karşılaşmadığı
kadar büyük bir israf sorunuyla karşı karşıya kalmıştır. Hem maddi hem de manevi
olarak kitleleri çemberi altına alan israf sarmalı hayatın her alanında karşımıza
çıkmaktadır. Özellikle son yıllarda teknolojinin faydalarının yanında getirmiş olduğu
zararlar, çevre kirliliği, insan sağlığının çözümü bulunmayan hastalıklarla tehdit
altında olması israfın ve denge kaybının hayatımızın her alanında var olduğunu göstermektedir.
Modern insanın inşasında sınırsız üretim
ve tüketim anlayışının benimsenmesi dengeli olmayan bir yaşam tarzının var olmasına
imkân vermektedir. İnsanlara dayatılan üretimden çok tüketim hırsı, bir dengede
yaratılan dünyanın düzenini zarar vermektedir. Sürekli tüketime alışan insanoğlu
henüz almış olduğu ürünü tüketme fırsatı bulamadan sürekli olarak başka ve yeni
şeyleri almayı adet edinmiştir. İsrafı beraberinde getiren bu durum zamanı geldiğinde
varlığımızı tüketecektir, hakeza tüketmektedir de.
Klasik iktisada baktığımızda tüketim
anlayışı bir ihtiyaç tatmini olarak görülmektedir. Fakat tatmin kişinin vicdanına
bağlı olduğundan ucu bucağı belirlenemeyen bir sınırsızlık doğurmaktadır ki buna
sonsuz ihtiyaç diyebiliriz. Sonsuz ihtiyacın varlığını kabul edenler bir nevi tüketimin
de sonsuz olduğunu savunurlar. Daha çok ihtiyaç hissi daha çok tüketmeyi getirir.
Bu döngü ise kapitalist ekonomik düzeni doyurmaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Kapitalist düzen insanı ihtiyaçlarında
olduğu gibi istek, arzu ve hazlarında da tüketime teşvik eden bir düzendir. Bu düzeni
besleyen ise medya iletişim araçları, reklamlar, moda ve bunun gibi tüketim teşvikini
artıran etmenlerdir. Modern teknolojiyle beraber, ürün bolluğu ve çeşitliliği yanında
rekabet ortamı oluşmuş ve pazarlama stratejileri de buna göre şekillenmiştir. Üretilen
malın albenisini yükselten pazarlama taktikleri bilimsel gerçekliğe oturtulup insanların
zaafları reklam ve kitle iletişim araçlarıyla sömürülerek yapay ihtiyaçlar oluşturulmuştur.
Tüketimin bir yaşam şekli olduğu bu düzende tüketim zorunluluğu sürekli canlı tutularak
üretim geri planda bırakılıp sürekli tüketen bir toplumun yine israfın içine düşmesi
neden olmuştur.
Özellikle belirtmek gerekir ki israf
kültürü yalnızca maddi kaynaklarla sınırlı değildir. Maddi ve manevi nimetlerin
yaratılış amacına aykırı kullanımı, gereksiz harcanması, savurganlık ve zaman israfı
da diyebiliriz.
Dünyada ve ülkemizde açlık sınırının
altında yaşayan insanlar olmasına rağmen, aşırı tüketim ve israf içinde olan kişiler
bir hayli fazladır. Bu oranı birçok çalışmada görebiliriz. Gündelik hayatta çöpe
atılan ekmekler bile ihtiyaç sahiplerine ulaştırılsa, milyonlarca kişinin doyurulması
mümkün olabilecekken, insanoğlu İslam dinin de önerisi olan paylaşmayı geri plana
atmaktadır. Buna benzer bir diğer israf konusu da tekstil ürünü (kıyafet) israfıdır.
Moda kültürünün etkisiyle aslında kullanılması mümkün ve halihazırda işlevselliğini
koruyan ürünlerin “moda değişti” inancını pompalayarak kişinin ürüne iticiliği oluşturulup
yeni ürün alınmasına kışkırtılması sonucu kıyafet ve eşyada çok fazla israf yapılmaktadır.
Her alanda etkisini gösteren bu kültür baskısı sosyal medya araçları ile daha da
hızlı ve belirgin hale gelmektedir. Doyumsuz ve aç gözlü, gözünü hırs bürümüş, gösterişe
düşkün bireylerin türediği bu senaryoda eşyaya hükmetmesi gereken insan, eşyanın
tahakkümü altına girmektedir.
İslam dini hayatın her yönünü düzenlemeyi
amaçlamakta ve bunun için denge prensibini benimsemektedir; insanların her alanda
dengeyi sağlamaları gerektiğini öğütler. Bunun yanında aşırılıktan kaçınmayı ve
orta yolun izlenmesi gerektiği teşvik edilir. İşte israf bu dengeyi bozar.
Tüm alemin bir düzen içinde yaratıldığı
ve her bir varlığın bir düzen içinde olduğu gerçektir. İnsanlar Allah’ın belirli
bir düzen ve denge içinde yarattığı evreni kurallara uygun bir şekilde yaşamalıdır.
Daha yaşanılabilir bir dünya için ya çalışmalı ya da maddi ve manevi dinamiklere
sahip uyumun bozulmasına göz yumulmamalıdır. Fakat kimse dengelerin bozulması sonucunda
ortaya çıkacak olan karmaşayı görmek istemeyecektir.
Adeta bir hastalık olarak görülebilen
israfla mücadele edebilmek için İslam dini kapsayıcı çareler ortaya koymuş, israftan
uzak kalabilmek adına birçok öneri sunmuştur. İnsanoğlunun yapmış olduğu hal ve
davranışlarla yaşanması zor bir hale gelen dünya için akıllı bir şekilde davranarak
sürdürülebilir bir dünya planı yapması ve gelecek nesilleri düşünerek hareket etmesi,
insanoğlu için gereklidir. Aksi halde dünya ve insanlık tamamen tükenip yok olacaktır.
Bu çalışma israf ve sıfır atık ile ilgili
bazı kavramlara, atık sorununa yer verilmiştir. Son olarak sıfır atık ve sürdürülebilirliğin
israf üzerinde etkisi anlatılacak, genel bir değerlendirmenin ve önerilerin yer
aldığı sonuç kısmı ile tamamlanacaktır.
İsraf (الإسراف)
“Serafe” fiilinin if’al babına girmiş
mastar şekli olan israf kavramı, Arapça kökenli bir kelimedir. Sözlüklerde ve eserlerde pek çok anlamda kullanılır.
Genellikle “istikamette olmama, itidalden ayrılma” anlamlarına gelen “serafe” sözcüğüyle
aynı anlamda kullanılan “israf” kelimesi birbirinden farklıdır. İsraf kavramının
en çok kullanılan manası ise “haddi aşma”dır. Bunun yanı sıra israf kavramı “gaflette bulunma, gereken önemi
vermeme, fark edememe, dalgınlığa gelme” anlamına gelmektedir.
İsraf kavramı, Türk Dil Kurumu Sözlüğünde
“gereksiz yere para, zaman, emek vb.ni harcama, savurganlık” olarak anlamlandırılmıştır.
“Aşırı düşkünlük, tamah etmek, hırslanmak”
anlamına da gelen israf kavramı “kurdun ağacı yemesi”, “bir annenin kendi bebeğine
verdiği fazla sütten bebeğinin midesinin bozulması, kuyu suyunun boş yere akması”
gibi anlamlarına ek olarak gerçek anlamının dışında “kalbin dünya işlerine dalıp
Allah’ı ve emirlerini unutmak ve akıl zayıflığı” gibi anlamlarda da kullanılır.
İsraf; herhangi bir konuda aşırıya gitme,
dinin belirlediği ölçülerin dışına çıkma, imkanları meşru olmayan amaçlar için kullanma
ve saçıp savurma olarak ifade edilebilir.
Kavramlar zaman içinde ihtiyaç hasıl
olduğunda farklı anlamlar kazanabilmektedir. Böylelikle kavramlar, temel anlamına
ek olarak mecaz veya yan anlama gelebilecek şekilde kullanılması mümkün hale gelebilir.
Bunun yanı sıra bazı kavramlar çeşitli bilim, sanat, meslek, spor dallarına ait
kavramları da karşılayabilmektedir. İşte bu durum kelimenin terim anlamı olarak
ifade edilir.
İsraf kavramını inanç alanında haddi
aşan davranış ve fiiller olarak gören görüşe göre israf, imanın esasları içerisinde
yer alan ve Allah’ın buyruğu, elçisi ve taraftarlarına karşı çıkma, alay etme ve
zarar verici davranışlarda bulunmadır. Hata,
kusur, günahta aşırılık gibi anlamının olduğunu savunan görüş olduğu gibi farklı amaçlarla dahi olsa dinin ortaya koyduğu
kıstaslara uymama anlamının olduğunu savunan bir görüş de vardır.
İsrafı, kişinin kendisine ait veya uhdesinde
olduğu mal veya olanakları gereksiz yere harcaması, aşırı davranışta bulunması olarakkabul eden görüşlerin yanı sıra, dinin
belirlemiş olduğu sınırların dışına çıkmak hak ve hukuka riayet etmemek, dine karşı
bir tutum sergilemek, zulmetmek, mal ve olanakları gayri meşru saikler için harcamak
gibi haddi aşma olarak ifade eden görüş de vardır.
Fîrûzâbâdî (1414), israfı insanın gerçekleştirdiği
bir eyleminde haddi aşması olarak tarif ederken kavramın infakla daha fazla ilişik
olduğunu ifade eder. Cürcânî (1413) israf kavramını daha çok maksadından fazlasını
harcamak olarak ifade ederken, Taberî (923) ise kişinin hakkı yerine getirmesinde
düştüğü hata olarak kabul edip infakta aşırıya kaçılmasını ve verilmesi gereken
miktarın altında verilmesini de bu kavram içerisinde görmüştür.
Buradan hareketle israfın en geniş anlamını
ortaya koymak gerekirse “kişinin gerçekleştirmiş olduğu eylemde haddi aşması”
olarak ifade edebiliriz. Görüldüğü üzere pek çok durumda gerçekleştirilen eylemin
israf kavramı içerisinde değerlendirilebilir. Diğer taraftan yeri ve zamanı geldiğinde
yapması gerekeni yapmaması durumunda pintilik ve cimrilik durumları da ortaya çıkabilir.
Burada önemli olan ölçülü olmaktır.
Öz bir ifadeyle “yerinde ve faydalı olmayan
her şeyi” israf olarak görmemiz mümkündür. Ancak bakıldığında israf kavramının maddi
harcamalar konusunda daha çok kullanıldığını görürüz.
İhtiyaç
İnsanların değişik ve çeşitli konularda
arzu ve isteklerinin olduğu bilinen bir gerçektir. Herkes için geçerli olan ihtiyaç
kavramı, insanın doyuma ulaşması, huzur ve rahata erişmesi, ruhen, bedenen ve hissen
tatmine ulaşması, dengeli ve uyumlu bir hayat geçirmesi için karşılanması gereken
zorunlu eksiklikler olarak ifade edilebilir. Tatmin edildikleri sürece haz, tatmin
edilmedikleri zaman ıstırap veren her şeydir.
İhtiyaç kavramını “gereksinim” kelimesi
karşılarken, “bir şeyi veya bir kimseyi gerekli saymak” ihtiyaç duymanın tanımıdır.
Karşılandığında tat alma ve doyum, giderilmediğinde elem ve üzüntüye neden olan
duyguların tamamıdır. Birçok disiplinde farklı anlamlara gelecek şekilde kullanılabilen
bu kavram, yokluk hissinin bir nesne ile doygunluğa ulaşması, tatmin edilmemiş insan
dürtüleri, insanı harekete geçirip değişik tutum ve davranış göstermesine sebep
olan eksiklik, tekrar tekrar yenilenme ve giderilme güdüsü olarak tanımlanabilir.
Bilgi ve teknolojinin artması ile ihtiyaçlar değişim ve genişleme içerisindedir
ve ihtiyaç kavramı fizyolojik ve psikolojik etkenlerden bağımsız değildir.
İnsanların hayatlarını devam ettirebilmeleri
için çeşitli ihtiyaçlarının karşılanması gerekir. İhtiyaçların sınırının ne olduğu
ise her zaman tartışılmıştır. Örneğin yemek, uyku, barınma, giyinme gibi ihtiyaçların
temel ve zorunlu ihtiyaçlardan olduğu açık olsa da bu gibi ihtiyaçların hangi seviyede
karşılanması gerektiğini belirlemek oldukça güçtür. Hangi ihtiyaç temel ve zorunlu
hangisinin lüks olduğu zamana ve toplum yapısına göre değişiklik arz eder. Bir toplumda
önceleri lüks olarak kabul edilen ihtiyaçlar sonraları zorunlu ve temel ihtiyaç
kategorisine girebilir.
İhtiyaç kavramı denilince akla Maslow’un
“ihtiyaçlar hiyerarşisi” kuramı (resim 1) gelmektedir. Beş temel kategoride ihtiyaçları
sınıflandıran Maslow, piramidin ilkine yeme, içme, barınma ve giyinme gibi fiziksel
ihtiyaçları koymuş bir üste güvenlik ihtiyacını yerleştirmiştir. Sevme, sevilme,
arkadaşlık ve ilişki kurma gibi bir gruba ait olma ihtiyacını piramidin üçüncü basamağına
yerleştiren Maslow, prestij, başarma duygusunu içine alan değer ihtiyacına dördüncü
basamakta yer vermiş, son olarak kendini geliştirme ihtiyacını piramidin son basamağı
olarak belirlemiştir. Maslow’a göre piramidin aşağısından yukarısına doğru ihtiyaçlar
ilerlerken alt basamaklardaki ihtiyaçlar karşılanmadan üst basamağa geçilmesi mümkün
değildir.
Resim 1: Maslow Teorisi
Diğer taraftan, ihtiyaçların gerçek ve
sahte olarak ikiye ayıran Herbert Marcuse göre yeme-içme, giyinme gibi ihtiyaçlar
gerçek ihtiyaçlar iken dinlenme, eğlenme gibi ihtiyaçlar sahte ihtiyaçlardır.
Tüketim
Üretilen veya yapılan şeylerin kullanılıp
harcanması olarak ifade edilen tüketim kavramı, insanın varoluşunun devamı için
yerine getirilen faaliyetler bütünü, bir şeyler kullanmak, yok etmek olarak tanımlanır.
Bu eylemi gerçekleştirene ise tüketici denir. Cengiz Yanıklar ’a göre günümüzde
tüketim kavramı sosyal, kültürel ve kişisel amaçları gerçekleştirmek amacıyla kullanılan
bir amaca dönüşmesinin yanı sıra kimlik duygularının sembolik oluşumunu içeren etkin
bir olguya dönüşmüştür. Adeta toplumun bir parçası olabilmek ve toplumda ötekileştirilememek
için insan tüketim yapma gereksinimi duyar.
Sosyal ve psikolojik olarak ihtiyaçlarını
tüketime yansıtmak zorunda kalan insan, sadece ihtiyaç odaklı olarak değil toplumsal
bir faaliyet olarak tüketim yapar. Meşru veya meşru olmayan ihtiyaçların karşılanması
için harcanan maddi ve manevi değerlerin seferber edilmesi tüketimdir. Esasında
ekonomik bir faaliyet olan tüketim kavramı kıt olan her objenin tüketilmesini ifade
etmekte, mevcut piyasa koşullarında mevcut ürünlerin ve hizmetlerin alınması, gelirin
harcanması ve ev halkının mal ve hizmetlere yönelik yaptığı masraflar olarak açıklanmaktadır.
Bu kavram sadece ekonomik eylemleri değil, aynı zamanda bilgi, kültür, zaman, değer
gibi unsurların da hızla tüketildiği bir süreci ifade eder.
Bir şeyin ortadan kaldırılması ve ziyan
edilmesi olarak ifade edilebilen tüketim; olumsuzluk içeren, sosyal kimlik ve statü
belirleyen bir kavram olarak karşımıza çıkar. Günümüzde toplumsal, psikolojik ve
kültürel boyutlarda önem kazanan ve kendi ideolojisini oluşturmaya başlayan tüketim
kavramı zorunlu ihtiyaçların karşılanması perspektifinden uzaklaşmış, bir tatmin,
statü ve itibar kazandırma aracı olarak görülmeye başlanmıştır. Reklamlar ve albenisi
olan modanın etkisiyle ihtiyaçların belirlendiği statüyü belirleyen günümüz tüketim
kültüründe Saliha Coşkun, insanlar var olduğu toplumdan ve çevresinden uzaklaşmıştır.
Avusturyalı filozof Ivan Illich tüketimi,
engellenemeyen bir tür kölelik biçimi olarak değerlendirir. Ekonomik bir faaliyet
ve insani bir ihtiyaçtan fazla olursa zararlı olacağından bahseder. Hayatın metalar
etrafında düzenlenip toplumsal gelişmenin bu metalarla mümkün olacağını ifade eder.
Tüketimin ürünler yerine semboller ve değerlerin tüketimi olduğunu aktaran Fransız
Sosyolog Jean Baudrillard, nesnelerin yanı sıra fikirlerin de tüketildiğini vurgular
ve tüketimi aktif bir davranış ve sosyal bir değerler sistemi olarak tanımlar.
İnsanların ihtiyaçlarını gidermesi olarak
ifade edilen tüketim, insanlık tarihinin başlangıcından beri vardır. Hayatlarını
idame ettirebilmek için tüketmek zorunda olan insan, en temel ihtiyacı olan yeme-içme,
giyinme, barınma gibi ihtiyaçlarını yaşadığı habitattan karşılar. Önceleri ihtiyaçlar
ne ise tüketimde o yönde idi. Ancak sanayileşme, ulaşım, iletişim ve teknolojinin
gelişmesiyle beraber istek ve arzular da değişmiş insan tüketimin bir süjesi haline
gelmiştir. Kapitalizmin etkisiyle tüketim furyası dünyanın her yerine yayılmış bilinçsiz
ve aşırı tüketim sonucu israf meydana gelmiştir. Tüketim ve israfa bağlı olan sebepler
gün geçtikçe değişmekte ve toplumsal bir sorun haline gelmektedir. Her şeyin tüketilebilecek
bir nesne haline geldiği ve parasal değerle kıyas edildiği günümüzde tüketim, nesnelerle
sınırlı kalmayıp tüm toplumun yapısını değiştiren bir hal almış ve sadece ihtiyaçların
tatmini ile değil artan isteklere göre şekillenir olmuştur.
Gündelik hayatın her alanında gerçekleşen
tüketim sonucunda insanların ahlaki ve kültürel değerlerinin yok olması mümkündür.
Tüketimin araç olmaktan çıkıp amaç haline gelmesi sonucunda hem mikro hem de makro
düzeyde etkiler doğar. Mutluluğu tüketimde arayan toplumlarda stoklama ve kolaylıkla
alabilme belirleyici özelliktir. İhtiyacı olmasa dahi almanın, stok yapmanın ihtiyaç
olarak algılanması sonucunda tatminsizliğin ve daha fazla tüketime yönelimin arttığı
görülür.
Tüketim toplumunda tüketimin bir yaşayış
biçimi haline gelmesiyle birlikte savurgan ve israf eden bireyler türer. İstek ve
arzularının karşılanması sonucunda mutlu olacaklarını düşünen insanlar, daha az
çalışıp daha fazla dinlenmek, hazcı duygularının tatmin edilmesini isterler. Diğer
taraftan bu insanların yardımlaşma, dayanışma, diğerkâmlık gibi duygularının da
zayıfladığı görülür.
Sıfır Atık
Sanayi çağı öncesi dönemde, insanlar
doğal kaynakları ve hammaddeleri daha verimli kullanarak atık üretimini minimumda
tutmuşlardır. Ancak Sanayi Devrimi ile endüstriyel üretim ve kentleşme arttıkça,
tüketim kültürü değişerek ucuz, tek kullanımlık ürünler tercih edilmiş ve böylelikle
atık üretimi de artmıştır. Bu durum günümüze kadar devam etmiştir.
Tarihte atık üretmeyen bir toplum yoktur.
Ancak, Sanayi Devrimi öncesindeki üretim ve tüketim pratikleri, atık üretimini minimumda
tutmaya yardımcı olmuştur. Örneğin, yemek artıkları hayvan beslemek için kullanıldı,
kırılan eşyalar tamir edildi ve organik atıklar tarım ve hayvancılıkta kullanıldı.
Ancak Sanayi Devrimi ile büyük miktarda hammadde, doğal kaynak ve enerji kullanılarak
endüstriyel üretim arttı ve tüketim kültürü değişti. Ucuz, tek kullanımlık ve kullanımı
kolay ürünlerin tercih edildiği bir toplum oluşturuldu ve bu da atık üretimini arttırdı.
Bugün, atık yönetimi konusu, doğal kaynakların tükenmesi, çevre kirliliği ve iklim
değişikliği gibi küresel sorunlarla bağlantılı olarak daha da önem kazanmaktadır.
Bu nedenle, atık üretimini azaltmak, kaynakları daha verimli kullanmak ve atıkları
geri dönüştürmek gibi sıfır atık yaklaşımları, çevresel sürdürülebilirlik için önemli
adımlardır.
Atık, kullanılmayacak ya da ihtiyaç duyulmayan
malzemeleri ifade eder. Kullanılmış, artık istenmeyen ve çevre için zararlı olan
her türlü madde atık olarak nitelendirilebilir. Geniş anlamda atık, üretim ve tüketim
faaliyetleri sonucunda oluşan fiziksel, kimyasal ve bakteriyolojik özellikleri sebebiyle,
bırakıldıkları ortamların doğal niteliğini ve kullanım potansiyelini değiştirme,
doğrudan veya dolaylı zararlara sebep olabilme ihtimali olan katı, sıvı, gaz ve
enerji artıklarını ifade eder.
Atık kavramı, Türkiye’de ilk defa mevzuata
1983 yılında 2872 sayılı Çevre Kanununa göre “Herhangi bir faaliyet sonucunda çevreye
atılan veya bırakılan maddeler olarak tanımlanmıştır”.
Atık Sorunu
Teknolojinin gelişmesi ve sanayileşme
ile nüfusun köyden kente göç etmesi ve hızlı nüfus artışı, tüm dünyada insanların
çevreye olan baskısını arttırmış, üretim ve pazarlama alanlarındaki büyüme, tabii
kaynakların çok daha fazla kullanımı, önlenemez tüketim çılgınlığı sonucu meydana
gelen atıklar miktar ve zararları bakımından ciddi bir tehdit unsuruna ulaşmıştır.
Şehirlerde meydana gelen atık miktarları
nüfus yoğunluğuna ve bölgesel tüketim alışkanlıklarına göre değişmektedir. Ortaya
koyulan tüm çalışmalarda oluşan atık miktarlarının iklim, nüfus yoğunluğu, teknolojik
gelişim, zenginlik, yaşam standardı ve tüketim alışkanlıklarına bağlı olduğu görülür.
Her yıl 7-10 milyar tondan daha
fazla katı atığın oluştuğu gezegenimizde, takriben 2,01 milyar tonu evsel atık olmakla
birlikte katı atığın en az %33’ü çevresel anlamda olması gerektiği şekilde yönetilememektedir.
İşlenmeyen ve toplanmayan katı atıklar özellikle sel afetlerinin etkisiyle çevre
kirliliğine ve çeşitli hastalıkları neden olmaktadır. Dünya Bankası raporuna göre
kentsel atık 2050 yılına gelindiğinde 3,40 milyar tona yükselecektir. Ancak raporda
2050 yılına kadar atık miktarının düşük gelirli ülkelerde üç kattan fazla artmasının
beklenilmesini ülkelerin ekonomik anlamda daha hızlı büyüme arzusuna bağlamak mümkündür.
Uzun yıllar boyunca döngüsel ekonomi ile üretilen atık miktarı büyük oranda az iken,
özellikle sanayileşme, köyden kente göçün artması, nüfus artışı ve tüketim kültürüne
evrilme sonucunda atık ve atık yönetimi artık ciddi bir sorun haline gelmiştir.
Sıfır Atık ve Sürdürülebilirliğin İsraf
Üzerindeki Etkisi
Dünyada her geçen gün israfın boyutu artmakta dünyada yaşanan
kuraklık ve iklim değişikliği ile israf, sıfır atık ve sürdürülebilirlik kavramları
üzerinde durulması zorunlu hale gelmektedir. Özellikle tüketim toplumunun gelmiş
olduğu safha göz önünde bulundurulduğunda gıda konusundaki israfın boyutları içler
acısıdır. Restoranlarda insanların yemeklerinin birçoğunu artık olarak bırakması,
açık büfelerde sergilenen yemekler doyumsuz olan insanoğlunu daha da azdırmaktadır.
Doyumsuz ve savurgan davranış sergileyen insan, israfa sebep olmaktadır. Buna ek olarak gıdaların kötü ve uygunsuz
bir şekilde hazırlanması veya muhafaza edilmesi ve porsiyon fazlalığı gibi durumlar
da bu israfı tetikler.
Dünyada yılda 12 milyar insana yetecek kadar insana gıda üretilse
de 805 milyon insanın yetersiz beslendiğinden söz etmek utanç vericidir. Hatta 10
milyon insanın açlıktan hayatını kaybettiği gerçeği insanı adeta yaralıyor. 1,3
milyar ton gıda israf edilirken sadece Türkiye’de yılda 9,5 milyon ton meyve ve
sebze, 5 milyon ekmek çöpe atılıyor. Üç tarafı sularla kaplı olsa da tatlı su varlığı
bakımından su kaynakları zengin olmayan Türkiye’de kişi başına günlük 217 litre
su tüketilmektedir. Bir insanın hayatta kalması için gereken su miktarının günlük
25 litre olduğunu düşündüğümüzde korkunç bir boyutla karşı karşıya kaldığımızı görürüz.
Diğer taraftan, toplumumuzda hangi öğün olursa olsun baş aktör
olan ekmeğe kutsiyet atfedilmesine rağmen yine en çok israf edilen ürün olarak karşımıza
çıkar ekmek. Her gün 85 milyon ekmeğin üretildiği ülkemizde 6 milyonun çöpe gittiği
yine raporla ortaya koyulmuştur.
Tüm dünya bu israf illetinin meydana getirdiği sonuçları görüp
buna uygun çözümler hayata geçirmelidir. Her türlü aşırılıkları içine alan kavram
olan israf kavramının neden olduğu bu manzaraya insanlık sessiz kalmamalı, ortaya
çıkabilecek ve sonunda oluşabilecek olumsuzluklar tahayyül edilip Kur’an-ı Kerim’in
çizdiği sınırlar içinde ve yasaklamalardan uzak durarak Hz. Muhammed’in (S.A.V)
davranışlarının örnek alındığı bir yaşam tarzı belirlenmelidir.
Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, israf etmenin normal olmayan
dengesiz bir davranış olduğu anlaşılır. Bunun yanında israf, insanı dengesizleştirmeye
ve giderek yok olmasına sebebiyet verir. Bu anlayışın önüne geçilebilmesi adına
hem manevi hem de psikolojik bakımdan insanın eğitilmesi gerekir.
Bireylerin ve tüm toplumun israf kültüründen uzaklaşabilmesi
için eğitim şarttır. Bu bilinçte olan insan her şeyin kıymetini daha iyi bilir ve
bireyin ve toplumun inşası için daha faydalı işlere yöneldiği gibi iktisat edenin
fakirlik görmeyeceği hadisine de mazhar olur. Ayrıca lüks ve gösterişli yaşamdan
uzak durabilmek için maddi konularda kendisinden aşağıda olanlara bakması gereken
insan bu bilinçle hareket ettiğinde çok daha mutlu olacak, israfın önüne geçecektir.
Savurgan olan ve aşırı lüks içinde yaşayan insan kibirlenip,
kendini üstün görmeye başlarsa kişiliği yozlaşmaya ve karakterinde bozulmalar yaşanmasına
sebep olur. Kendinden başka hiçbir canlı ve varlığı artık gözü görmeyen ve bencil
tavırlar içinde hayatını idame ettiren insan, Allah’ın hoşnutluğundan ve rızasından
uzak kaldığı gibi ki bu insan için en büyük cezadır, belki de hazinelerinin anahtarlarını
ancak güçlü bir topluluğun taşıyabildiği, zenginlik abidesi olan Karun’un helakine
maruz kalmaya kendini götürür. Verilen nimetlere şükredip Allah’ın ve Hz. Muhammed’in
belirlediği kurallara içinde hareket eden insan dünyanın bu kötü gidişatını engeller.
Ekonomik anlamda israfın arz-talep dengesini bozduğu da su götürmez
bir gerçektir. Tüketimde dikkat edilmesi gereken şey israf etmeden tüketmektir.
İmkanları ölçüsünde tüketirken israfa kaçacak hal ve davranışlardan kaçınmalıdır.
Sırf gösteriş olsun diye ihtiyacından fazlasını tüketmemelidir. Malın arzında yaşanılan
sorunlarla beraber talep fazlalığından dolayı fiyatların çok fazla artmasına ve
gerçekten mala ihtiyaç duyan insanların onlara ulaşamamasına neden olacaktır. Kaynakların
ve milli servetin bu şekilde boşa aktığı durumlarda ekonomik düzen alt üst olacak
ve krizler patlak verecektir.
Endüstriyel ürünlerin üretimiyle beraber doğal dengenin alt üst
edildiği bu günlerde bilinçsiz kullanım felakettir. Kimyasal ürünlerin atıkları
doğaya zarar verip tabiatı günbegün yok eder. Atıkların geri dönüşümü olmadığı ve
bunların ölçüsüz ve dengesiz kullanıldığı bir düzende çok kötü sonuçlar bizi bekler.
İnsanlar ihtiyaçlarını karşılarken ürünü ucuz olduğu için değil
de daha az ve verimli bir şekilde kaynak tüketilerek üretildiği için tercih etmelidir.
Belki cebinden daha fazla para harcayacak ancak kaynakların tüketimi etkin ve verimli
gerçekleştiği için uzun vadede kendisi ve tüm insanlık için daha faydalı olacaktır.
Temel ve zorunlu ihtiyaçlardan biri olan giyinme, kişinin dahil
olduğu sosyal çevreye göre değişiklik arz edebilen ve tüketim faaliyetlerinin vazgeçilmez
bir parçasıdır. Özellikle modaya uymak adına sürekli değiştirilen kıyafetler, hiç
ihtiyaç yokken yenilerinin alınması tüketim kültürünün insana ihtiyacı varmış gibi
göstermeye çalışmasının bir sonucudur. İnsanı israfa sürükleyen bu duruma engel
olmak veya en aza indirgenmesini sağlayabilmek için en başta bu duyguların törpülenmesi
gerekir.
Özellikle Sanayi Devriminden sonra küreselleşen dünyanın etkisiyle
israf bataklığına sürüklenen insan, daha da bencilleşmiş, gelecek nesilleri düşünmeden
kendi nefsi duygularının peşine düşmüş doğal ve ekonomik kaynakları ölçüsüz biçimde
kullanarak azalmasına veya tükenmesine sebep olmuştur. Kaynaklar mümkün mertebe
etkin ve verimli kullanılmalıdır. Aksi takdirde halkın refah seviyesi gitgide düşerek
olumsuz yönde etkilenecektir. Herkes için zararları olan bu kötü davranış biçimi,
dini, ahlaki ve insani açıdan pek çok sorunu da beraberinde getirir. Her işte olduğu
gibi orta yollu ve dengeli davranıldığında bunun da önüne geçilecektir.
Kapitalist sistemde tüketim, kitle iletişim araçları ile özendirilmekte
insanların yetinme duygusu yok edilmektedir. İslam dini genel itibariyle kanaat
duygusunun varlığını ortaya koyar. İhtiyaçlar önünden büyük bir engel olan bu duygu
ihtiyaçların sınırsız olmadığını bize öğretir. İslam dininin getirdiği lüks ve israftan
kaçınma emri ihtiyaçlar bakımından da bir uyum içindedir. Kurulu düzen talebi sürekli
diri tutar ve yeni ihtiyaçlar oluşturur ki insanlarda var olan ihtiyaç duygusu sınırsız
olsun veya sınırsız olduğu hissedilsin. Ancak İslam dini ortaya koymuş olduğu değerlerle
insanın arzu, istek ve hırslarına bir sınır koyma ve manevi tatmin olma kapısını
aralar. Zaten sınırlı olan kaynaklar kapitalist düzende bunların israfına yol açarken
İslam, kaynakların verimli kullanılmasını ve ihtiyaçların zorunlu ve temel olanlarını
önceleyerek israfın önüne geçer.
Küresel ölçekte çevre kirliliği ve iklim değişikliğinin en önemli
sebeplerinden biri olan israfın önüne geçilebilmesi için insanın kanaatkâr olmasının
sağlanması gerekir. Günümüzde adeta kişisel bir teselli, avunma yöntemi olarak görülse
de zaten sınırlı olan kaynaklara karşı sorumluluk bilincini karşılayan kanaatkâr
olma davranışı, dengenin yerine tekrar oturtulması için elzemdir. Hem üretimde ve
tüketimde israfsız şekilde yaşamayı aşılayıp kanaatkâr nesiller yetiştirecek hem
de paylaşabilme duygusunu içselleştirecek nesillerle birlikte İslami kalkınma modeline
katkı sağlanacaktır. Kanaatkâr olmayı bilmeyen bir nesle paylaşabilmeyi öğretemediğimiz
gibi gelişmiş ülkelerin bile baş belası olarak gördüğü israfı ve israftan uzak durmayı
öğretmek mümkün değildir. Aksi halde, İslami kalkınma olmayacak ve sürdürülebilirlik
uygulanamayacaktır.
Doğal kaynakların tüketiminin arttığı ve çevre kirliliğinin had
safhada olduğu bu dönemde, israf sorununa merhem olunmalıdır. Dünya nüfusunun yarım
asırdır hızlı bir şekilde artması ve teknolojideki gelişmelerin inanılmaz boyutlara
ulaşması nedeniyle israf insanlar tarafından sorgulanmalıdır. Özellikle çevre bilinci
oluşturularak çevre ile insanın ilişkilerinin bir düzene sokulup denge kurulması
sağlanmalıdır. İslam dini tam da burada devreye girer. Kur’an- Kerim’in ortaya koyduğu
hükümler ve Hz. Muhammed’in örnek davranışıyla çevreye ve doğaya nasıl davranılması
gerektiği ifade edilir. Çevreye zararı dokunmadan ve bozmadan medeniyetin inşasının
gerçekleştirilmesi mümkündür.
Zevk ve sefaya düşkün hale gelen günümüz toplumunda insan, kaynakları
sorumsuzca tüketip israf etmekte ancak bunların da sınırlı olduğunun farkına varamamaktadır.
Farkında olsa da umursamamaktadır. Halbuki dünya nüfusunun artmasıyla beraber tüketim
de artma eğilimi gösteriyor.
Yeryüzü, üzerinde nice nimetler ve güzellikleri barındırır. Her
şeyin sahibi olan Allah, tüm varlıkları insanoğlunun hizmetine sunmuştur. Sadece
hizmetine sunmakla kalmamış onu koruma, kollama ve geliştirme yükümlülüğünü yeryüzünde
halifelik göreviyle insana vermiştir.
Çevre de insanın hizmetine sunulduğu gibi onu koruma görevi yine
insandadır. Çevrenin korunması, güzelleştirilmesi ve geliştirilmesi insanın elinde
olduğu gibi bu yükümlülüğü yerine getirmeyerek onu bozacak, kötüleştirecek ve hatta
yok edecek olan yine insandır. Bitkiler ve hayvanlar da yeryüzünün birer parçasıdır.
Hepimiz Anadolu’da insanların ahırdaki hayvanlarına “sarıkız, portakal, çiçek, kınalı,
vb.” isimler verdiğini, satılınca veya ölünce arkasından ne ağıtlar döktüğünü biliriz.
Sosyal hayatta bile insanlar için benzetme yapılırken “aslan gibi, ceylan gözlü,
vb.” ifadeler kullanılır.
Özellikle teknolojinin gelişimi ile doğanın dengesi insan eliyle
bozulmuş çevre sorunları, sanayi atıkları ekolojik dengeyi bozmuştur. Çevre kirliliği
baş gösterip buna da sosyal hayattaki bozulmalar eklenince çok daha kötü durumlar
baş gösterecektir. Ne olursa olsun yine sonuçlarına katlanacak olan insanoğludur.
Hz. Muhammed (S.A.V) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Şu dağ, bizi, biz de onu
severiz”. Bu sözüyle çevreyle nasıl bir ilişki içinde olunması gerektiği ortaya
koyulur.
Sonuç olarak, nasıl bir toplum yapısına sahipsek çevremizde öyle
olur. İşte artık insan bir tercihte bulunmalı ya israfın olmadığı ve sıfır atık
uygulamalarının hayata geçirildiği bir düzene geçip israfa bir dur diyecek ya da
şu an ki kültürüne devam edip çevre gibi kendisi de tarumara uğrayacak ve kaynaklar
tükenecektir. İsraf bu yönüyle bireyleri ve tüm toplumu yok etmeden tüm gayretimizle
ondan sakınıp kurtulmalıyız.
“Tükettiğiniz kadar varsınız!” sloganı insanlığın adeta yaşam
biçimi haline gelmiştir. Ne kadar tüketirsen o kadar varsın anlayışı ile insan iradesi
askıya alınmış, arzu ve isteklerinin peşinde sürüklenmiştir. Nasıl ki harcamalarında
ölçüsüz davranan bir şirket iflasın eşiğine gelirse hatta iflas ederse, dengede
olunmayan, aşırılığa kaçan her şeyin sonunda iflasın geleceği açıktır. Bu iflas
sadece bireysel değil toplumsal hatta sınır ötesini aşan acı boyutlarıyla insanlığın
karşısına çıkacaktır. O halde artık israfa bir dur denmeli ve insanlığı iflasa sürüklenmesini
engelleyecek önlemler alınmalıdır. Özellikle tüketme arzusu içinde olan insanlığı,
bu arzusunu baskılayacak değerler konusunda bilinçlendirmek gerekir. Çünkü ihtiyacı
kadar tüketip fazlasını paylaşan toplum oluşturmak iflasla savaşa atılan en büyük
silahtır.
Sıfır atık uygulamalarında kullan-at tarzı ürünlerden uzak durup
tekrar tekrar kullanılabilecek eşyalara yönelmek önemlidir. Önceden insanların pek
çok eşyayı hemen atmayıp tekrar tekrar kullandıklarını biliriz. Ancak eşyanın ömrünün
kısaldığı günümüz dünyasında bunun mümkün hale gelmesi gerekir. Bir eşyanın farklı
amaçlarla tekrar tekrar kullanılması veya bir şekilde çöpe atılmasının engellenmesi
o eşyanın ömrünün uzamasını sağlayabileceği gibi israfın azalması, verimlilik artışı
ve tasarrufun sağlanması gibi olumlu sonuçları da olacaktır. Hem mikro düzeyde aile
ekonomisi hem de makro düzeyde ülke ekonomisine katkısı olacak bu uygulamaların
aslında çok fazla çaba gerektirmeden ulaşılabilecek ve uygulanabilecek, sadece ufak
bazı düzenlemelerle başarılabilecek bir iştir ki günümüzde tüketim toplumu haline
geldiğimiz şu noktada hızlı tüketilebilecek ürünler yerine geri dönüştürülebilir
ve tekrar kullanılabilen ürünlerin üretilmesi anlayışını savunan döngüsel ekonomi
modeli tercih edilmelidir. Atıkların çöpe atılarak ziyan edilmesi yerine belirli
işlemlerden geçilerek yeniden kullanılabilen ve enerji ve hammadde bakımından ciddi
bir tasarruf sağlanacaktır.
Eşyayı iktisatlı ve israf etmeden kullanmayı teşvik eden sıfır
atık uygulamalarında eşyanın tekrar kullanılıp kullanılamayacağı önemlidir. Eğer
ki tekrar kullanılamayacak duruma gelen eşya söz konusu ise hammadde olarak geri
dönüştürülmesi sağlanacak, eğer bu da mümkün değilse kendisinden enerji üretilecektir.
Dünyada bulunun kaynakların sınırlı olduğu düşünüldüğünde döngüsel ekonomi modeli
doğrultusunda ürünlerin geri dönüşümü sağlanmış olacak ve sınırlı kaynakların yönetimi
neticesinde verimlilik artacaktır.
Büyük bir çevre sorunu ile karşı karşıya kalan dünyanın içinde
bulunduğu durum gelecek için de tehdit oluşturur. Toplumun bütün alanına sirayet
eden bu sorunların çözümü sadece için bilim ve teknoloji yeterli değildir. Buna
dini bir bakış açısı da kazandırmalıdır. Zira dini inançların toplumsal düzenle
ilgili olan değer yargıların oluşturulmasında önemli bir yeri vardır.
Sıfır atık uygulaması, İslam dininin temel öğretileriyle uyumlu
olan bir çevre koruma ve sürdürülebilirlik yaklaşımıdır. Bu nedenle, İslami öğretiler,
doğal kaynakların boşa harcanmasını ve çevre kirliliğini önlemeye yönelik prensipler
içerir. Sıfır atık uygulaması ile doğru atık yönetimi sayesinde sera gazı emisyonlarının
azaltılması ve iklim değişikliğinin önlenmesine de katkıda bulunur.
İslam dininde insanların doğal kaynakları koruma ve israfı önleme
yükümlülüğünün var olduğunu yukarıda ifade etmiştik. Sıfır atık uygulaması İslam
dininde önemli bir yer tutar. İslam dini, doğayı koruma ve çevreye saygı gösterme
konusunda açık bir tavır sergiler. Kur'an-ı Kerim ve hadislerde sık sık çevrenin
korunması ve israfın önlenmesi konusunda vurgular yapıldığını daha önce ifade etmiştik.
Sıfır atık uygulaması, atıkların kaynakta azaltılması, yeniden kullanımı ve geri
dönüştürülmesi yoluyla çevre kirliliğinin ve doğal kaynakların tükenmesinin önlenmesine
yardımcı olur. Bu, İslam dininde savunulan doğal kaynakların korunması prensibiyle
uyumlu bir yaklaşımdır.
İslam dininde temizlik ve hijyen gibi kavramlar da önemlidir.
Sıfır atık uygulaması da doğru atık yönetimi ve geri dönüşüm sayesinde çevrenin
daha temiz ve hijyenik olmasını sağlayarak insan sağlığına katkıda bulunur. Atıkların
doğru şekilde yönetilmesi ve geri dönüşüm sayesinde, çevrede oluşan çöp dağları
ve atık suların neden olduğu hastalıkların önlenmesi mümkün olur.
İslam dininde hayvanların ve bitkilerin korunması ve çevreye
karşı daha duyarlı olunması da önemli bir konudur. Sıfır atık uygulaması, doğru
atık yönetimi ve geri dönüşüm sayesinde doğal kaynakların korunması yanı sıra, doğal
yaşam alanlarının ve biyolojik çeşitliliğin de korunmasına katkıda bulunur. Atık
yönetiminin doğru şekilde yapılması, çevreye zarar veren atıkların hayvanlar ve
bitkiler üzerindeki olumsuz etkilerinin önlenmesine yardımcı olur.
Sıfır atık uygulaması İslam dininde önemli bir yere sahip olan
adalet ve eşitlik prensiplerine uygun bir uygulamadır. Atıkların doğru şekilde yönetilmesi
ve geri dönüşüm sayesinde doğal kaynakların adaletli bir şekilde kullanılması, çevreden
eşit şekilde faydalanma ve ekonomik faydaların herkes tarafından eşit şekilde paylaşılması
sağlanır.
Sonuç olarak, tüm bunlar göz önüne alındığında sıfır atık ve
sürdürülebilir uygulamalar ile israfın önüne geçilecek ve daha yaşanılabilir bir
dünya mümkün hale gelecektir. İslam dininde israf etmek, mal ve nimetleri gereksiz
yere harcamak ve ziyan etmek, büyük bir günahtır. İnsanlar, sahip oldukları nimetleri
Allah'ın verdiği bir emanet olarak görmeli ve onları doğru ve israf etmeden kullanmalıdır.
İslam, insanların tasarruflu olmalarını ve infak etmelerini teşvik ederken, aynı
zamanda israf etmenin toplum ve çevre üzerindeki olumsuz etkilerine de dikkat çekmektedir.
İnsanlar, sahip oldukları nimetleri doğru bir şekilde kullanarak Allah'ın rızasını
kazanırken topluma ve çevreye faydalı olur. İslam dininde israfın büyük bir günahtan
sayılması, toplum ve çevre üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çeken öğretileri
ile ele alındığında, çevre koruma ve sürdürülebilirliğin önemi açısından da büyük
bir önem taşır. Bu öğretiler, insanların doğal kaynakları koruyarak gelecek nesillere
sağlıklı bir dünya bırakma sorumluluğunu da üstlenmeleri gerektiği konusunda farkındalık
oluşturur. Bu nedenle, İslam dininin öğretileri, bugün dünyanın karşı karşıya olduğu
çevre sorunlarına dair çözümlerin de bir parçasını oluşturabilir ve sürdürülebilir
bir geleceğe doğru atılacak adımlarda rehberlik edebilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder