17 Mart 2025 Pazartesi

İSLAM’DA ATIK: “İSRAF=ATIK”

 

Sabahattin TURAN


 Giriş

 Sanayileşen dünyada sosyal, ekonomik, kültürel hayatın da etkisiyle insanoğlu, tarihin hiçbir döneminde karşılaşmadığı kadar büyük bir israf sorunuyla karşı karşıya kalmıştır. Hem maddi hem de manevi olarak kitleleri çemberi altına alan israf sarmalı hayatın her alanında karşımıza çıkmaktadır. Özellikle son yıllarda teknolojinin faydalarının yanında getirmiş olduğu zararlar, çevre kirliliği, insan sağlığının çözümü bulunmayan hastalıklarla tehdit altında olması israfın ve denge kaybının hayatımızın her alanında var olduğunu göstermektedir.

 Modern insanın inşasında sınırsız üretim ve tüketim anlayışının benimsenmesi dengeli olmayan bir yaşam tarzının var olmasına imkân vermektedir. İnsanlara dayatılan üretimden çok tüketim hırsı, bir dengede yaratılan dünyanın düzenini zarar vermektedir. Sürekli tüketime alışan insanoğlu henüz almış olduğu ürünü tüketme fırsatı bulamadan sürekli olarak başka ve yeni şeyleri almayı adet edinmiştir. İsrafı beraberinde getiren bu durum zamanı geldiğinde varlığımızı tüketecektir, hakeza tüketmektedir de.



 Klasik iktisada baktığımızda tüketim anlayışı bir ihtiyaç tatmini olarak görülmektedir. Fakat tatmin kişinin vicdanına bağlı olduğundan ucu bucağı belirlenemeyen bir sınırsızlık doğurmaktadır ki buna sonsuz ihtiyaç diyebiliriz. Sonsuz ihtiyacın varlığını kabul edenler bir nevi tüketimin de sonsuz olduğunu savunurlar. Daha çok ihtiyaç hissi daha çok tüketmeyi getirir. Bu döngü ise kapitalist ekonomik düzeni doyurmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

 Kapitalist düzen insanı ihtiyaçlarında olduğu gibi istek, arzu ve hazlarında da tüketime teşvik eden bir düzendir. Bu düzeni besleyen ise medya iletişim araçları, reklamlar, moda ve bunun gibi tüketim teşvikini artıran etmenlerdir. Modern teknolojiyle beraber, ürün bolluğu ve çeşitliliği yanında rekabet ortamı oluşmuş ve pazarlama stratejileri de buna göre şekillenmiştir. Üretilen malın albenisini yükselten pazarlama taktikleri bilimsel gerçekliğe oturtulup insanların zaafları reklam ve kitle iletişim araçlarıyla sömürülerek yapay ihtiyaçlar oluşturulmuştur. Tüketimin bir yaşam şekli olduğu bu düzende tüketim zorunluluğu sürekli canlı tutularak üretim geri planda bırakılıp sürekli tüketen bir toplumun yine israfın içine düşmesi neden olmuştur.

 Özellikle belirtmek gerekir ki israf kültürü yalnızca maddi kaynaklarla sınırlı değildir. Maddi ve manevi nimetlerin yaratılış amacına aykırı kullanımı, gereksiz harcanması, savurganlık ve zaman israfı da diyebiliriz.

 Dünyada ve ülkemizde açlık sınırının altında yaşayan insanlar olmasına rağmen, aşırı tüketim ve israf içinde olan kişiler bir hayli fazladır. Bu oranı birçok çalışmada görebiliriz. Gündelik hayatta çöpe atılan ekmekler bile ihtiyaç sahiplerine ulaştırılsa, milyonlarca kişinin doyurulması mümkün olabilecekken, insanoğlu İslam dinin de önerisi olan paylaşmayı geri plana atmaktadır. Buna benzer bir diğer israf konusu da tekstil ürünü (kıyafet) israfıdır. Moda kültürünün etkisiyle aslında kullanılması mümkün ve halihazırda işlevselliğini koruyan ürünlerin “moda değişti” inancını pompalayarak kişinin ürüne iticiliği oluşturulup yeni ürün alınmasına kışkırtılması sonucu kıyafet ve eşyada çok fazla israf yapılmaktadır. Her alanda etkisini gösteren bu kültür baskısı sosyal medya araçları ile daha da hızlı ve belirgin hale gelmektedir. Doyumsuz ve aç gözlü, gözünü hırs bürümüş, gösterişe düşkün bireylerin türediği bu senaryoda eşyaya hükmetmesi gereken insan, eşyanın tahakkümü altına girmektedir.

 İslam dini hayatın her yönünü düzenlemeyi amaçlamakta ve bunun için denge prensibini benimsemektedir; insanların her alanda dengeyi sağlamaları gerektiğini öğütler. Bunun yanında aşırılıktan kaçınmayı ve orta yolun izlenmesi gerektiği teşvik edilir. İşte israf bu dengeyi bozar.

 Tüm alemin bir düzen içinde yaratıldığı ve her bir varlığın bir düzen içinde olduğu gerçektir. İnsanlar Allah’ın belirli bir düzen ve denge içinde yarattığı evreni kurallara uygun bir şekilde yaşamalıdır. Daha yaşanılabilir bir dünya için ya çalışmalı ya da maddi ve manevi dinamiklere sahip uyumun bozulmasına göz yumulmamalıdır. Fakat kimse dengelerin bozulması sonucunda ortaya çıkacak olan karmaşayı görmek istemeyecektir.

 Adeta bir hastalık olarak görülebilen israfla mücadele edebilmek için İslam dini kapsayıcı çareler ortaya koymuş, israftan uzak kalabilmek adına birçok öneri sunmuştur. İnsanoğlunun yapmış olduğu hal ve davranışlarla yaşanması zor bir hale gelen dünya için akıllı bir şekilde davranarak sürdürülebilir bir dünya planı yapması ve gelecek nesilleri düşünerek hareket etmesi, insanoğlu için gereklidir. Aksi halde dünya ve insanlık tamamen tükenip yok olacaktır.

 Bu çalışma israf ve sıfır atık ile ilgili bazı kavramlara, atık sorununa yer verilmiştir. Son olarak sıfır atık ve sürdürülebilirliğin israf üzerinde etkisi anlatılacak, genel bir değerlendirmenin ve önerilerin yer aldığı sonuç kısmı ile tamamlanacaktır.

 İsraf (الإسراف)

 “Serafe” fiilinin if’al babına girmiş mastar şekli olan israf kavramı, Arapça kökenli bir kelimedir. Sözlüklerde ve eserlerde pek çok anlamda kullanılır. Genellikle “istikamette olmama, itidalden ayrılma” anlamlarına gelen “serafe” sözcüğüyle aynı anlamda kullanılan “israf” kelimesi birbirinden farklıdır. İsraf kavramının en çok kullanılan manası ise “haddi aşma”dır. Bunun yanı sıra israf kavramı “gaflette bulunma, gereken önemi vermeme, fark edememe, dalgınlığa gelme” anlamına gelmektedir.

 İsraf kavramı, Türk Dil Kurumu Sözlüğünde “gereksiz yere para, zaman, emek vb.ni harcama, savurganlık” olarak anlamlandırılmıştır.

 “Aşırı düşkünlük, tamah etmek, hırslanmak” anlamına da gelen israf kavramı “kurdun ağacı yemesi”, “bir annenin kendi bebeğine verdiği fazla sütten bebeğinin midesinin bozulması, kuyu suyunun boş yere akması” gibi anlamlarına ek olarak gerçek anlamının dışında “kalbin dünya işlerine dalıp Allah’ı ve emirlerini unutmak ve akıl zayıflığı” gibi anlamlarda da kullanılır.

 İsraf; herhangi bir konuda aşırıya gitme, dinin belirlediği ölçülerin dışına çıkma, imkanları meşru olmayan amaçlar için kullanma ve saçıp savurma olarak ifade edilebilir.

 Kavramlar zaman içinde ihtiyaç hasıl olduğunda farklı anlamlar kazanabilmektedir. Böylelikle kavramlar, temel anlamına ek olarak mecaz veya yan anlama gelebilecek şekilde kullanılması mümkün hale gelebilir. Bunun yanı sıra bazı kavramlar çeşitli bilim, sanat, meslek, spor dallarına ait kavramları da karşılayabilmektedir. İşte bu durum kelimenin terim anlamı olarak ifade edilir.

 İsraf kavramını inanç alanında haddi aşan davranış ve fiiller olarak gören görüşe göre israf, imanın esasları içerisinde yer alan ve Allah’ın buyruğu, elçisi ve taraftarlarına karşı çıkma, alay etme ve zarar verici davranışlarda bulunmadır. Hata, kusur, günahta aşırılık gibi anlamının olduğunu savunan görüş olduğu gibi farklı amaçlarla dahi olsa dinin ortaya koyduğu kıstaslara uymama anlamının olduğunu savunan bir görüş de vardır. 

İsrafı, kişinin kendisine ait veya uhdesinde olduğu mal veya olanakları gereksiz yere harcaması, aşırı davranışta bulunması olarak kabul eden görüşlerin yanı sıra, dinin belirlemiş olduğu sınırların dışına çıkmak hak ve hukuka riayet etmemek, dine karşı bir tutum sergilemek, zulmetmek, mal ve olanakları gayri meşru saikler için harcamak gibi haddi aşma olarak ifade eden görüş de vardır.

 Fîrûzâbâdî (1414), israfı insanın gerçekleştirdiği bir eyleminde haddi aşması olarak tarif ederken kavramın infakla daha fazla ilişik olduğunu ifade eder. Cürcânî (1413) israf kavramını daha çok maksadından fazlasını harcamak olarak ifade ederken, Taberî (923) ise kişinin hakkı yerine getirmesinde düştüğü hata olarak kabul edip infakta aşırıya kaçılmasını ve verilmesi gereken miktarın altında verilmesini de bu kavram içerisinde görmüştür.

 Buradan hareketle israfın en geniş anlamını ortaya koymak gerekirse “kişinin gerçekleştirmiş olduğu eylemde haddi aşması” olarak ifade edebiliriz. Görüldüğü üzere pek çok durumda gerçekleştirilen eylemin israf kavramı içerisinde değerlendirilebilir. Diğer taraftan yeri ve zamanı geldiğinde yapması gerekeni yapmaması durumunda pintilik ve cimrilik durumları da ortaya çıkabilir. Burada önemli olan ölçülü olmaktır.

 Öz bir ifadeyle “yerinde ve faydalı olmayan her şeyi” israf olarak görmemiz mümkündür. Ancak bakıldığında israf kavramının maddi harcamalar konusunda daha çok kullanıldığını görürüz.

 İhtiyaç

 İnsanların değişik ve çeşitli konularda arzu ve isteklerinin olduğu bilinen bir gerçektir. Herkes için geçerli olan ihtiyaç kavramı, insanın doyuma ulaşması, huzur ve rahata erişmesi, ruhen, bedenen ve hissen tatmine ulaşması, dengeli ve uyumlu bir hayat geçirmesi için karşılanması gereken zorunlu eksiklikler olarak ifade edilebilir. Tatmin edildikleri sürece haz, tatmin edilmedikleri zaman ıstırap veren her şeydir.

 İhtiyaç kavramını “gereksinim” kelimesi karşılarken, “bir şeyi veya bir kimseyi gerekli saymak” ihtiyaç duymanın tanımıdır. Karşılandığında tat alma ve doyum, giderilmediğinde elem ve üzüntüye neden olan duyguların tamamıdır. Birçok disiplinde farklı anlamlara gelecek şekilde kullanılabilen bu kavram, yokluk hissinin bir nesne ile doygunluğa ulaşması, tatmin edilmemiş insan dürtüleri, insanı harekete geçirip değişik tutum ve davranış göstermesine sebep olan eksiklik, tekrar tekrar yenilenme ve giderilme güdüsü olarak tanımlanabilir. Bilgi ve teknolojinin artması ile ihtiyaçlar değişim ve genişleme içerisindedir ve ihtiyaç kavramı fizyolojik ve psikolojik etkenlerden bağımsız değildir.

 İnsanların hayatlarını devam ettirebilmeleri için çeşitli ihtiyaçlarının karşılanması gerekir. İhtiyaçların sınırının ne olduğu ise her zaman tartışılmıştır. Örneğin yemek, uyku, barınma, giyinme gibi ihtiyaçların temel ve zorunlu ihtiyaçlardan olduğu açık olsa da bu gibi ihtiyaçların hangi seviyede karşılanması gerektiğini belirlemek oldukça güçtür. Hangi ihtiyaç temel ve zorunlu hangisinin lüks olduğu zamana ve toplum yapısına göre değişiklik arz eder. Bir toplumda önceleri lüks olarak kabul edilen ihtiyaçlar sonraları zorunlu ve temel ihtiyaç kategorisine girebilir.

 İhtiyaç kavramı denilince akla Maslow’un “ihtiyaçlar hiyerarşisi” kuramı (resim 1) gelmektedir. Beş temel kategoride ihtiyaçları sınıflandıran Maslow, piramidin ilkine yeme, içme, barınma ve giyinme gibi fiziksel ihtiyaçları koymuş bir üste güvenlik ihtiyacını yerleştirmiştir. Sevme, sevilme, arkadaşlık ve ilişki kurma gibi bir gruba ait olma ihtiyacını piramidin üçüncü basamağına yerleştiren Maslow, prestij, başarma duygusunu içine alan değer ihtiyacına dördüncü basamakta yer vermiş, son olarak kendini geliştirme ihtiyacını piramidin son basamağı olarak belirlemiştir. Maslow’a göre piramidin aşağısından yukarısına doğru ihtiyaçlar ilerlerken alt basamaklardaki ihtiyaçlar karşılanmadan üst basamağa geçilmesi mümkün değildir.


Resim 1: Maslow Teorisi

 Diğer taraftan, ihtiyaçların gerçek ve sahte olarak ikiye ayıran Herbert Marcuse göre yeme-içme, giyinme gibi ihtiyaçlar gerçek ihtiyaçlar iken dinlenme, eğlenme gibi ihtiyaçlar sahte ihtiyaçlardır.

 Tüketim

 Üretilen veya yapılan şeylerin kullanılıp harcanması olarak ifade edilen tüketim kavramı, insanın varoluşunun devamı için yerine getirilen faaliyetler bütünü, bir şeyler kullanmak, yok etmek olarak tanımlanır. Bu eylemi gerçekleştirene ise tüketici denir. Cengiz Yanıklar ’a göre günümüzde tüketim kavramı sosyal, kültürel ve kişisel amaçları gerçekleştirmek amacıyla kullanılan bir amaca dönüşmesinin yanı sıra kimlik duygularının sembolik oluşumunu içeren etkin bir olguya dönüşmüştür. Adeta toplumun bir parçası olabilmek ve toplumda ötekileştirilememek için insan tüketim yapma gereksinimi duyar.

 Sosyal ve psikolojik olarak ihtiyaçlarını tüketime yansıtmak zorunda kalan insan, sadece ihtiyaç odaklı olarak değil toplumsal bir faaliyet olarak tüketim yapar. Meşru veya meşru olmayan ihtiyaçların karşılanması için harcanan maddi ve manevi değerlerin seferber edilmesi tüketimdir. Esasında ekonomik bir faaliyet olan tüketim kavramı kıt olan her objenin tüketilmesini ifade etmekte, mevcut piyasa koşullarında mevcut ürünlerin ve hizmetlerin alınması, gelirin harcanması ve ev halkının mal ve hizmetlere yönelik yaptığı masraflar olarak açıklanmaktadır. Bu kavram sadece ekonomik eylemleri değil, aynı zamanda bilgi, kültür, zaman, değer gibi unsurların da hızla tüketildiği bir süreci ifade eder.

 Bir şeyin ortadan kaldırılması ve ziyan edilmesi olarak ifade edilebilen tüketim; olumsuzluk içeren, sosyal kimlik ve statü belirleyen bir kavram olarak karşımıza çıkar. Günümüzde toplumsal, psikolojik ve kültürel boyutlarda önem kazanan ve kendi ideolojisini oluşturmaya başlayan tüketim kavramı zorunlu ihtiyaçların karşılanması perspektifinden uzaklaşmış, bir tatmin, statü ve itibar kazandırma aracı olarak görülmeye başlanmıştır. Reklamlar ve albenisi olan modanın etkisiyle ihtiyaçların belirlendiği statüyü belirleyen günümüz tüketim kültüründe Saliha Coşkun, insanlar var olduğu toplumdan ve çevresinden uzaklaşmıştır.

 Avusturyalı filozof Ivan Illich tüketimi, engellenemeyen bir tür kölelik biçimi olarak değerlendirir. Ekonomik bir faaliyet ve insani bir ihtiyaçtan fazla olursa zararlı olacağından bahseder. Hayatın metalar etrafında düzenlenip toplumsal gelişmenin bu metalarla mümkün olacağını ifade eder. Tüketimin ürünler yerine semboller ve değerlerin tüketimi olduğunu aktaran Fransız Sosyolog Jean Baudrillard, nesnelerin yanı sıra fikirlerin de tüketildiğini vurgular ve tüketimi aktif bir davranış ve sosyal bir değerler sistemi olarak tanımlar.

 İnsanların ihtiyaçlarını gidermesi olarak ifade edilen tüketim, insanlık tarihinin başlangıcından beri vardır. Hayatlarını idame ettirebilmek için tüketmek zorunda olan insan, en temel ihtiyacı olan yeme-içme, giyinme, barınma gibi ihtiyaçlarını yaşadığı habitattan karşılar. Önceleri ihtiyaçlar ne ise tüketimde o yönde idi. Ancak sanayileşme, ulaşım, iletişim ve teknolojinin gelişmesiyle beraber istek ve arzular da değişmiş insan tüketimin bir süjesi haline gelmiştir. Kapitalizmin etkisiyle tüketim furyası dünyanın her yerine yayılmış bilinçsiz ve aşırı tüketim sonucu israf meydana gelmiştir. Tüketim ve israfa bağlı olan sebepler gün geçtikçe değişmekte ve toplumsal bir sorun haline gelmektedir. Her şeyin tüketilebilecek bir nesne haline geldiği ve parasal değerle kıyas edildiği günümüzde tüketim, nesnelerle sınırlı kalmayıp tüm toplumun yapısını değiştiren bir hal almış ve sadece ihtiyaçların tatmini ile değil artan isteklere göre şekillenir olmuştur.

 Gündelik hayatın her alanında gerçekleşen tüketim sonucunda insanların ahlaki ve kültürel değerlerinin yok olması mümkündür. Tüketimin araç olmaktan çıkıp amaç haline gelmesi sonucunda hem mikro hem de makro düzeyde etkiler doğar. Mutluluğu tüketimde arayan toplumlarda stoklama ve kolaylıkla alabilme belirleyici özelliktir. İhtiyacı olmasa dahi almanın, stok yapmanın ihtiyaç olarak algılanması sonucunda tatminsizliğin ve daha fazla tüketime yönelimin arttığı görülür.

 Tüketim toplumunda tüketimin bir yaşayış biçimi haline gelmesiyle birlikte savurgan ve israf eden bireyler türer. İstek ve arzularının karşılanması sonucunda mutlu olacaklarını düşünen insanlar, daha az çalışıp daha fazla dinlenmek, hazcı duygularının tatmin edilmesini isterler. Diğer taraftan bu insanların yardımlaşma, dayanışma, diğerkâmlık gibi duygularının da zayıfladığı görülür.

 Sıfır Atık

 Sanayi çağı öncesi dönemde, insanlar doğal kaynakları ve hammaddeleri daha verimli kullanarak atık üretimini minimumda tutmuşlardır. Ancak Sanayi Devrimi ile endüstriyel üretim ve kentleşme arttıkça, tüketim kültürü değişerek ucuz, tek kullanımlık ürünler tercih edilmiş ve böylelikle atık üretimi de artmıştır. Bu durum günümüze kadar devam etmiştir.

 Tarihte atık üretmeyen bir toplum yoktur. Ancak, Sanayi Devrimi öncesindeki üretim ve tüketim pratikleri, atık üretimini minimumda tutmaya yardımcı olmuştur. Örneğin, yemek artıkları hayvan beslemek için kullanıldı, kırılan eşyalar tamir edildi ve organik atıklar tarım ve hayvancılıkta kullanıldı. Ancak Sanayi Devrimi ile büyük miktarda hammadde, doğal kaynak ve enerji kullanılarak endüstriyel üretim arttı ve tüketim kültürü değişti. Ucuz, tek kullanımlık ve kullanımı kolay ürünlerin tercih edildiği bir toplum oluşturuldu ve bu da atık üretimini arttırdı. Bugün, atık yönetimi konusu, doğal kaynakların tükenmesi, çevre kirliliği ve iklim değişikliği gibi küresel sorunlarla bağlantılı olarak daha da önem kazanmaktadır. Bu nedenle, atık üretimini azaltmak, kaynakları daha verimli kullanmak ve atıkları geri dönüştürmek gibi sıfır atık yaklaşımları, çevresel sürdürülebilirlik için önemli adımlardır.

 Atık, kullanılmayacak ya da ihtiyaç duyulmayan malzemeleri ifade eder. Kullanılmış, artık istenmeyen ve çevre için zararlı olan her türlü madde atık olarak nitelendirilebilir. Geniş anlamda atık, üretim ve tüketim faaliyetleri sonucunda oluşan fiziksel, kimyasal ve bakteriyolojik özellikleri sebebiyle, bırakıldıkları ortamların doğal niteliğini ve kullanım potansiyelini değiştirme, doğrudan veya dolaylı zararlara sebep olabilme ihtimali olan katı, sıvı, gaz ve enerji artıklarını ifade eder.

 Atık kavramı, Türkiye’de ilk defa mevzuata 1983 yılında 2872 sayılı Çevre Kanununa göre “Herhangi bir faaliyet sonucunda çevreye atılan veya bırakılan maddeler olarak tanımlanmıştır”.

 Atık Sorunu

 Teknolojinin gelişmesi ve sanayileşme ile nüfusun köyden kente göç etmesi ve hızlı nüfus artışı, tüm dünyada insanların çevreye olan baskısını arttırmış, üretim ve pazarlama alanlarındaki büyüme, tabii kaynakların çok daha fazla kullanımı, önlenemez tüketim çılgınlığı sonucu meydana gelen atıklar miktar ve zararları bakımından ciddi bir tehdit unsuruna ulaşmıştır.

 Şehirlerde meydana gelen atık miktarları nüfus yoğunluğuna ve bölgesel tüketim alışkanlıklarına göre değişmektedir. Ortaya koyulan tüm çalışmalarda oluşan atık miktarlarının iklim, nüfus yoğunluğu, teknolojik gelişim, zenginlik, yaşam standardı ve tüketim alışkanlıklarına bağlı olduğu görülür.

 Her yıl 7-10 milyar tondan daha fazla katı atığın oluştuğu gezegenimizde, takriben 2,01 milyar tonu evsel atık olmakla birlikte katı atığın en az %33’ü çevresel anlamda olması gerektiği şekilde yönetilememektedir. İşlenmeyen ve toplanmayan katı atıklar özellikle sel afetlerinin etkisiyle çevre kirliliğine ve çeşitli hastalıkları neden olmaktadır. Dünya Bankası raporuna göre kentsel atık 2050 yılına gelindiğinde 3,40 milyar tona yükselecektir. Ancak raporda 2050 yılına kadar atık miktarının düşük gelirli ülkelerde üç kattan fazla artmasının beklenilmesini ülkelerin ekonomik anlamda daha hızlı büyüme arzusuna bağlamak mümkündür. Uzun yıllar boyunca döngüsel ekonomi ile üretilen atık miktarı büyük oranda az iken, özellikle sanayileşme, köyden kente göçün artması, nüfus artışı ve tüketim kültürüne evrilme sonucunda atık ve atık yönetimi artık ciddi bir sorun haline gelmiştir.

 Sıfır Atık ve Sürdürülebilirliğin İsraf Üzerindeki Etkisi

 Dünyada her geçen gün israfın boyutu artmakta dünyada yaşanan kuraklık ve iklim değişikliği ile israf, sıfır atık ve sürdürülebilirlik kavramları üzerinde durulması zorunlu hale gelmektedir. Özellikle tüketim toplumunun gelmiş olduğu safha göz önünde bulundurulduğunda gıda konusundaki israfın boyutları içler acısıdır. Restoranlarda insanların yemeklerinin birçoğunu artık olarak bırakması, açık büfelerde sergilenen yemekler doyumsuz olan insanoğlunu daha da azdırmaktadır. Doyumsuz ve savurgan davranış sergileyen insan, israfa sebep olmaktadır. Buna ek olarak gıdaların kötü ve uygunsuz bir şekilde hazırlanması veya muhafaza edilmesi ve porsiyon fazlalığı gibi durumlar da bu israfı tetikler.

 Dünyada yılda 12 milyar insana yetecek kadar insana gıda üretilse de 805 milyon insanın yetersiz beslendiğinden söz etmek utanç vericidir. Hatta 10 milyon insanın açlıktan hayatını kaybettiği gerçeği insanı adeta yaralıyor. 1,3 milyar ton gıda israf edilirken sadece Türkiye’de yılda 9,5 milyon ton meyve ve sebze, 5 milyon ekmek çöpe atılıyor. Üç tarafı sularla kaplı olsa da tatlı su varlığı bakımından su kaynakları zengin olmayan Türkiye’de kişi başına günlük 217 litre su tüketilmektedir. Bir insanın hayatta kalması için gereken su miktarının günlük 25 litre olduğunu düşündüğümüzde korkunç bir boyutla karşı karşıya kaldığımızı görürüz.

 Diğer taraftan, toplumumuzda hangi öğün olursa olsun baş aktör olan ekmeğe kutsiyet atfedilmesine rağmen yine en çok israf edilen ürün olarak karşımıza çıkar ekmek. Her gün 85 milyon ekmeğin üretildiği ülkemizde 6 milyonun çöpe gittiği yine raporla ortaya koyulmuştur.

 Tüm dünya bu israf illetinin meydana getirdiği sonuçları görüp buna uygun çözümler hayata geçirmelidir. Her türlü aşırılıkları içine alan kavram olan israf kavramının neden olduğu bu manzaraya insanlık sessiz kalmamalı, ortaya çıkabilecek ve sonunda oluşabilecek olumsuzluklar tahayyül edilip Kur’an-ı Kerim’in çizdiği sınırlar içinde ve yasaklamalardan uzak durarak Hz. Muhammed’in (S.A.V) davranışlarının örnek alındığı bir yaşam tarzı belirlenmelidir.

 Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, israf etmenin normal olmayan dengesiz bir davranış olduğu anlaşılır. Bunun yanında israf, insanı dengesizleştirmeye ve giderek yok olmasına sebebiyet verir. Bu anlayışın önüne geçilebilmesi adına hem manevi hem de psikolojik bakımdan insanın eğitilmesi gerekir.

 Bireylerin ve tüm toplumun israf kültüründen uzaklaşabilmesi için eğitim şarttır. Bu bilinçte olan insan her şeyin kıymetini daha iyi bilir ve bireyin ve toplumun inşası için daha faydalı işlere yöneldiği gibi iktisat edenin fakirlik görmeyeceği hadisine de mazhar olur. Ayrıca lüks ve gösterişli yaşamdan uzak durabilmek için maddi konularda kendisinden aşağıda olanlara bakması gereken insan bu bilinçle hareket ettiğinde çok daha mutlu olacak, israfın önüne geçecektir.

 Savurgan olan ve aşırı lüks içinde yaşayan insan kibirlenip, kendini üstün görmeye başlarsa kişiliği yozlaşmaya ve karakterinde bozulmalar yaşanmasına sebep olur. Kendinden başka hiçbir canlı ve varlığı artık gözü görmeyen ve bencil tavırlar içinde hayatını idame ettiren insan, Allah’ın hoşnutluğundan ve rızasından uzak kaldığı gibi ki bu insan için en büyük cezadır, belki de hazinelerinin anahtarlarını ancak güçlü bir topluluğun taşıyabildiği, zenginlik abidesi olan Karun’un helakine maruz kalmaya kendini götürür. Verilen nimetlere şükredip Allah’ın ve Hz. Muhammed’in belirlediği kurallara içinde hareket eden insan dünyanın bu kötü gidişatını engeller.

 Ekonomik anlamda israfın arz-talep dengesini bozduğu da su götürmez bir gerçektir. Tüketimde dikkat edilmesi gereken şey israf etmeden tüketmektir. İmkanları ölçüsünde tüketirken israfa kaçacak hal ve davranışlardan kaçınmalıdır. Sırf gösteriş olsun diye ihtiyacından fazlasını tüketmemelidir. Malın arzında yaşanılan sorunlarla beraber talep fazlalığından dolayı fiyatların çok fazla artmasına ve gerçekten mala ihtiyaç duyan insanların onlara ulaşamamasına neden olacaktır. Kaynakların ve milli servetin bu şekilde boşa aktığı durumlarda ekonomik düzen alt üst olacak ve krizler patlak verecektir.

 Endüstriyel ürünlerin üretimiyle beraber doğal dengenin alt üst edildiği bu günlerde bilinçsiz kullanım felakettir. Kimyasal ürünlerin atıkları doğaya zarar verip tabiatı günbegün yok eder. Atıkların geri dönüşümü olmadığı ve bunların ölçüsüz ve dengesiz kullanıldığı bir düzende çok kötü sonuçlar bizi bekler.

 İnsanlar ihtiyaçlarını karşılarken ürünü ucuz olduğu için değil de daha az ve verimli bir şekilde kaynak tüketilerek üretildiği için tercih etmelidir. Belki cebinden daha fazla para harcayacak ancak kaynakların tüketimi etkin ve verimli gerçekleştiği için uzun vadede kendisi ve tüm insanlık için daha faydalı olacaktır.

 Temel ve zorunlu ihtiyaçlardan biri olan giyinme, kişinin dahil olduğu sosyal çevreye göre değişiklik arz edebilen ve tüketim faaliyetlerinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Özellikle modaya uymak adına sürekli değiştirilen kıyafetler, hiç ihtiyaç yokken yenilerinin alınması tüketim kültürünün insana ihtiyacı varmış gibi göstermeye çalışmasının bir sonucudur. İnsanı israfa sürükleyen bu duruma engel olmak veya en aza indirgenmesini sağlayabilmek için en başta bu duyguların törpülenmesi gerekir.

 Özellikle Sanayi Devriminden sonra küreselleşen dünyanın etkisiyle israf bataklığına sürüklenen insan, daha da bencilleşmiş, gelecek nesilleri düşünmeden kendi nefsi duygularının peşine düşmüş doğal ve ekonomik kaynakları ölçüsüz biçimde kullanarak azalmasına veya tükenmesine sebep olmuştur. Kaynaklar mümkün mertebe etkin ve verimli kullanılmalıdır. Aksi takdirde halkın refah seviyesi gitgide düşerek olumsuz yönde etkilenecektir. Herkes için zararları olan bu kötü davranış biçimi, dini, ahlaki ve insani açıdan pek çok sorunu da beraberinde getirir. Her işte olduğu gibi orta yollu ve dengeli davranıldığında bunun da önüne geçilecektir.

 Kapitalist sistemde tüketim, kitle iletişim araçları ile özendirilmekte insanların yetinme duygusu yok edilmektedir. İslam dini genel itibariyle kanaat duygusunun varlığını ortaya koyar. İhtiyaçlar önünden büyük bir engel olan bu duygu ihtiyaçların sınırsız olmadığını bize öğretir. İslam dininin getirdiği lüks ve israftan kaçınma emri ihtiyaçlar bakımından da bir uyum içindedir. Kurulu düzen talebi sürekli diri tutar ve yeni ihtiyaçlar oluşturur ki insanlarda var olan ihtiyaç duygusu sınırsız olsun veya sınırsız olduğu hissedilsin. Ancak İslam dini ortaya koymuş olduğu değerlerle insanın arzu, istek ve hırslarına bir sınır koyma ve manevi tatmin olma kapısını aralar. Zaten sınırlı olan kaynaklar kapitalist düzende bunların israfına yol açarken İslam, kaynakların verimli kullanılmasını ve ihtiyaçların zorunlu ve temel olanlarını önceleyerek israfın önüne geçer.

 Küresel ölçekte çevre kirliliği ve iklim değişikliğinin en önemli sebeplerinden biri olan israfın önüne geçilebilmesi için insanın kanaatkâr olmasının sağlanması gerekir. Günümüzde adeta kişisel bir teselli, avunma yöntemi olarak görülse de zaten sınırlı olan kaynaklara karşı sorumluluk bilincini karşılayan kanaatkâr olma davranışı, dengenin yerine tekrar oturtulması için elzemdir. Hem üretimde ve tüketimde israfsız şekilde yaşamayı aşılayıp kanaatkâr nesiller yetiştirecek hem de paylaşabilme duygusunu içselleştirecek nesillerle birlikte İslami kalkınma modeline katkı sağlanacaktır. Kanaatkâr olmayı bilmeyen bir nesle paylaşabilmeyi öğretemediğimiz gibi gelişmiş ülkelerin bile baş belası olarak gördüğü israfı ve israftan uzak durmayı öğretmek mümkün değildir. Aksi halde, İslami kalkınma olmayacak ve sürdürülebilirlik uygulanamayacaktır.

 Doğal kaynakların tüketiminin arttığı ve çevre kirliliğinin had safhada olduğu bu dönemde, israf sorununa merhem olunmalıdır. Dünya nüfusunun yarım asırdır hızlı bir şekilde artması ve teknolojideki gelişmelerin inanılmaz boyutlara ulaşması nedeniyle israf insanlar tarafından sorgulanmalıdır. Özellikle çevre bilinci oluşturularak çevre ile insanın ilişkilerinin bir düzene sokulup denge kurulması sağlanmalıdır. İslam dini tam da burada devreye girer. Kur’an- Kerim’in ortaya koyduğu hükümler ve Hz. Muhammed’in örnek davranışıyla çevreye ve doğaya nasıl davranılması gerektiği ifade edilir. Çevreye zararı dokunmadan ve bozmadan medeniyetin inşasının gerçekleştirilmesi mümkündür.

 Zevk ve sefaya düşkün hale gelen günümüz toplumunda insan, kaynakları sorumsuzca tüketip israf etmekte ancak bunların da sınırlı olduğunun farkına varamamaktadır. Farkında olsa da umursamamaktadır. Halbuki dünya nüfusunun artmasıyla beraber tüketim de artma eğilimi gösteriyor.

 Yeryüzü, üzerinde nice nimetler ve güzellikleri barındırır. Her şeyin sahibi olan Allah, tüm varlıkları insanoğlunun hizmetine sunmuştur. Sadece hizmetine sunmakla kalmamış onu koruma, kollama ve geliştirme yükümlülüğünü yeryüzünde halifelik göreviyle insana vermiştir.

 Çevre de insanın hizmetine sunulduğu gibi onu koruma görevi yine insandadır. Çevrenin korunması, güzelleştirilmesi ve geliştirilmesi insanın elinde olduğu gibi bu yükümlülüğü yerine getirmeyerek onu bozacak, kötüleştirecek ve hatta yok edecek olan yine insandır. Bitkiler ve hayvanlar da yeryüzünün birer parçasıdır. Hepimiz Anadolu’da insanların ahırdaki hayvanlarına “sarıkız, portakal, çiçek, kınalı, vb.” isimler verdiğini, satılınca veya ölünce arkasından ne ağıtlar döktüğünü biliriz. Sosyal hayatta bile insanlar için benzetme yapılırken “aslan gibi, ceylan gözlü, vb.” ifadeler kullanılır.

 Özellikle teknolojinin gelişimi ile doğanın dengesi insan eliyle bozulmuş çevre sorunları, sanayi atıkları ekolojik dengeyi bozmuştur. Çevre kirliliği baş gösterip buna da sosyal hayattaki bozulmalar eklenince çok daha kötü durumlar baş gösterecektir. Ne olursa olsun yine sonuçlarına katlanacak olan insanoğludur. Hz. Muhammed (S.A.V) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Şu dağ, bizi, biz de onu severiz”. Bu sözüyle çevreyle nasıl bir ilişki içinde olunması gerektiği ortaya koyulur.

 Sonuç olarak, nasıl bir toplum yapısına sahipsek çevremizde öyle olur. İşte artık insan bir tercihte bulunmalı ya israfın olmadığı ve sıfır atık uygulamalarının hayata geçirildiği bir düzene geçip israfa bir dur diyecek ya da şu an ki kültürüne devam edip çevre gibi kendisi de tarumara uğrayacak ve kaynaklar tükenecektir. İsraf bu yönüyle bireyleri ve tüm toplumu yok etmeden tüm gayretimizle ondan sakınıp kurtulmalıyız.

 “Tükettiğiniz kadar varsınız!” sloganı insanlığın adeta yaşam biçimi haline gelmiştir. Ne kadar tüketirsen o kadar varsın anlayışı ile insan iradesi askıya alınmış, arzu ve isteklerinin peşinde sürüklenmiştir. Nasıl ki harcamalarında ölçüsüz davranan bir şirket iflasın eşiğine gelirse hatta iflas ederse, dengede olunmayan, aşırılığa kaçan her şeyin sonunda iflasın geleceği açıktır. Bu iflas sadece bireysel değil toplumsal hatta sınır ötesini aşan acı boyutlarıyla insanlığın karşısına çıkacaktır. O halde artık israfa bir dur denmeli ve insanlığı iflasa sürüklenmesini engelleyecek önlemler alınmalıdır. Özellikle tüketme arzusu içinde olan insanlığı, bu arzusunu baskılayacak değerler konusunda bilinçlendirmek gerekir. Çünkü ihtiyacı kadar tüketip fazlasını paylaşan toplum oluşturmak iflasla savaşa atılan en büyük silahtır.

 Sıfır atık uygulamalarında kullan-at tarzı ürünlerden uzak durup tekrar tekrar kullanılabilecek eşyalara yönelmek önemlidir. Önceden insanların pek çok eşyayı hemen atmayıp tekrar tekrar kullandıklarını biliriz. Ancak eşyanın ömrünün kısaldığı günümüz dünyasında bunun mümkün hale gelmesi gerekir. Bir eşyanın farklı amaçlarla tekrar tekrar kullanılması veya bir şekilde çöpe atılmasının engellenmesi o eşyanın ömrünün uzamasını sağlayabileceği gibi israfın azalması, verimlilik artışı ve tasarrufun sağlanması gibi olumlu sonuçları da olacaktır. Hem mikro düzeyde aile ekonomisi hem de makro düzeyde ülke ekonomisine katkısı olacak bu uygulamaların aslında çok fazla çaba gerektirmeden ulaşılabilecek ve uygulanabilecek, sadece ufak bazı düzenlemelerle başarılabilecek bir iştir ki günümüzde tüketim toplumu haline geldiğimiz şu noktada hızlı tüketilebilecek ürünler yerine geri dönüştürülebilir ve tekrar kullanılabilen ürünlerin üretilmesi anlayışını savunan döngüsel ekonomi modeli tercih edilmelidir. Atıkların çöpe atılarak ziyan edilmesi yerine belirli işlemlerden geçilerek yeniden kullanılabilen ve enerji ve hammadde bakımından ciddi bir tasarruf sağlanacaktır.

 Eşyayı iktisatlı ve israf etmeden kullanmayı teşvik eden sıfır atık uygulamalarında eşyanın tekrar kullanılıp kullanılamayacağı önemlidir. Eğer ki tekrar kullanılamayacak duruma gelen eşya söz konusu ise hammadde olarak geri dönüştürülmesi sağlanacak, eğer bu da mümkün değilse kendisinden enerji üretilecektir. Dünyada bulunun kaynakların sınırlı olduğu düşünüldüğünde döngüsel ekonomi modeli doğrultusunda ürünlerin geri dönüşümü sağlanmış olacak ve sınırlı kaynakların yönetimi neticesinde verimlilik artacaktır.

 Büyük bir çevre sorunu ile karşı karşıya kalan dünyanın içinde bulunduğu durum gelecek için de tehdit oluşturur. Toplumun bütün alanına sirayet eden bu sorunların çözümü sadece için bilim ve teknoloji yeterli değildir. Buna dini bir bakış açısı da kazandırmalıdır. Zira dini inançların toplumsal düzenle ilgili olan değer yargıların oluşturulmasında önemli bir yeri vardır.

 Sıfır atık uygulaması, İslam dininin temel öğretileriyle uyumlu olan bir çevre koruma ve sürdürülebilirlik yaklaşımıdır. Bu nedenle, İslami öğretiler, doğal kaynakların boşa harcanmasını ve çevre kirliliğini önlemeye yönelik prensipler içerir. Sıfır atık uygulaması ile doğru atık yönetimi sayesinde sera gazı emisyonlarının azaltılması ve iklim değişikliğinin önlenmesine de katkıda bulunur.

 İslam dininde insanların doğal kaynakları koruma ve israfı önleme yükümlülüğünün var olduğunu yukarıda ifade etmiştik. Sıfır atık uygulaması İslam dininde önemli bir yer tutar. İslam dini, doğayı koruma ve çevreye saygı gösterme konusunda açık bir tavır sergiler. Kur'an-ı Kerim ve hadislerde sık sık çevrenin korunması ve israfın önlenmesi konusunda vurgular yapıldığını daha önce ifade etmiştik. Sıfır atık uygulaması, atıkların kaynakta azaltılması, yeniden kullanımı ve geri dönüştürülmesi yoluyla çevre kirliliğinin ve doğal kaynakların tükenmesinin önlenmesine yardımcı olur. Bu, İslam dininde savunulan doğal kaynakların korunması prensibiyle uyumlu bir yaklaşımdır.

 İslam dininde temizlik ve hijyen gibi kavramlar da önemlidir. Sıfır atık uygulaması da doğru atık yönetimi ve geri dönüşüm sayesinde çevrenin daha temiz ve hijyenik olmasını sağlayarak insan sağlığına katkıda bulunur. Atıkların doğru şekilde yönetilmesi ve geri dönüşüm sayesinde, çevrede oluşan çöp dağları ve atık suların neden olduğu hastalıkların önlenmesi mümkün olur.

 İslam dininde hayvanların ve bitkilerin korunması ve çevreye karşı daha duyarlı olunması da önemli bir konudur. Sıfır atık uygulaması, doğru atık yönetimi ve geri dönüşüm sayesinde doğal kaynakların korunması yanı sıra, doğal yaşam alanlarının ve biyolojik çeşitliliğin de korunmasına katkıda bulunur. Atık yönetiminin doğru şekilde yapılması, çevreye zarar veren atıkların hayvanlar ve bitkiler üzerindeki olumsuz etkilerinin önlenmesine yardımcı olur.

 Sıfır atık uygulaması İslam dininde önemli bir yere sahip olan adalet ve eşitlik prensiplerine uygun bir uygulamadır. Atıkların doğru şekilde yönetilmesi ve geri dönüşüm sayesinde doğal kaynakların adaletli bir şekilde kullanılması, çevreden eşit şekilde faydalanma ve ekonomik faydaların herkes tarafından eşit şekilde paylaşılması sağlanır.

 Sonuç olarak, tüm bunlar göz önüne alındığında sıfır atık ve sürdürülebilir uygulamalar ile israfın önüne geçilecek ve daha yaşanılabilir bir dünya mümkün hale gelecektir. İslam dininde israf etmek, mal ve nimetleri gereksiz yere harcamak ve ziyan etmek, büyük bir günahtır. İnsanlar, sahip oldukları nimetleri Allah'ın verdiği bir emanet olarak görmeli ve onları doğru ve israf etmeden kullanmalıdır. İslam, insanların tasarruflu olmalarını ve infak etmelerini teşvik ederken, aynı zamanda israf etmenin toplum ve çevre üzerindeki olumsuz etkilerine de dikkat çekmektedir. İnsanlar, sahip oldukları nimetleri doğru bir şekilde kullanarak Allah'ın rızasını kazanırken topluma ve çevreye faydalı olur. İslam dininde israfın büyük bir günahtan sayılması, toplum ve çevre üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çeken öğretileri ile ele alındığında, çevre koruma ve sürdürülebilirliğin önemi açısından da büyük bir önem taşır. Bu öğretiler, insanların doğal kaynakları koruyarak gelecek nesillere sağlıklı bir dünya bırakma sorumluluğunu da üstlenmeleri gerektiği konusunda farkındalık oluşturur. Bu nedenle, İslam dininin öğretileri, bugün dünyanın karşı karşıya olduğu çevre sorunlarına dair çözümlerin de bir parçasını oluşturabilir ve sürdürülebilir bir geleceğe doğru atılacak adımlarda rehberlik edebilir.

13 Mart 2025 Perşembe

ATIK VE DÖNGÜSEL ATIK: TOPLUMSAL DÖNÜŞÜM SÜRECİ

 

Sabahattin TURAN

    Ülkemizde kentleşme, sanayileşme, nüfus artışı ve doğrusal ekonomi anlayışını temel alan üretim ve tüketim süreçleri, büyük miktarlarda atıkların oluşmasına neden olmaktadır. Bu atıkların çevre ve insan sağlığını riske atmadan yönetilmesi, doğayla uyumlu sıfır atık yönetim sistemlerinin geliştirilmesini gerektirmektedir. Atıkların doğayla uyumlu bir şekilde yönetilmesine ilişkin arayışlar, insanları bizzat doğanın kendisine yöneltmiştir. Doğal süreçler incelendiğinde, doğada atık üretilmemesinin temelinde, çevresel bir unsur tarafından üretilen atığın, bir diğer çevresel unsurun girdisi olduğu tekrardan öğrenilmiştir. Bu öğrenme süreci, sıfır atık yönetiminde doğrusal ekonomi anlayışının bırakılması ve döngüsel ekonomi yaklaşımının benimsenmesinin atık sorununu çözebileceğine ilişkin bir inancın oluşmasını sağlamıştır. 19. yüzyıldan sonra en önemli sorunlarından bir olan atık konusunun çözüme kavuşturulmasında, doğal süreçlere dönüş, döngüsel ekonomi ve sıfır atık anlayışının etkisiyle, sıfır atık kavramı olarak nitelenen sıfır atık yönetim stratejisi ortaya çıkmasına sebep olmuştur.



    Kavram olarak sıfır atık, 1970’li yıllarda kullanılmış olmasına rağmen (Nizar vd., 2018: 3; Warner vd., 2015: 14), söz konusu atık yönetim stratejisinin temel mantığıyla benzer düşüncelere 19. Yüzyılda rastlamak mümkündür. Bu çalışmanın amacı, atıkların kaynakta önlenmesi ve azaltılması, yeniden kullanılması, geri dönüştürülmesi ve kazanılması, depolama gibi çevre ve insan sağlığını riske atan yöntemlere başvurulmadan yönetilmesi olarak nitelenen sıfır atık yaklaşımının sıfır atığa uygun tarihsel gelişim sürecinin ve günümüzdeki anlamının açıklanmasıdır.

    Ülkemizde sıfır atık yaklaşımı ile ilgili yapılan çalışmalarda, kavramın ortaya çıkışı ve geçirdiği tarihsel dönüşümler ile günümüzdeki anlamını detaylı bir şekilde ele alan çalışma sayısının az olduğu tahmin edilmektedir. Bu bağlamda çalışmanın özgün yanı, sıfır atık bilgi sistemine göre Türkiye’de sıfır atık yaklaşımının kökenleri, gelişim süreci ve günümüzdeki anlamını detaylı bir şekilde ele almasıdır.

 


Şekil1: Sıfır Atık Hiyerarşisi

Kaynak: EC, 2020c

 

    Sıfır atık yaklaşımının güncel anlamda önemli bir payının olduğu tespit edilmiştir. Bu çerçevede, döngüsel ekonomi anlayışının yanında, sıfır atık hiyerarşilerinin tespit edilmesi amacıyla veri tabanlarında “sıfır atık hiyerarşisi (zero waste hierarchy)” anahtar kavramına ilişkin araştırmalar gerçekleştirilmiş ve kavramın günümüzdeki anlamı döngüsel ekonomi ve sıfır atık hiyerarşisi kapsamında incelenmiştir.

    Döngüsel Ekonomi: Sürdürülebilir kalkınmaya katkıda bulunurken, kaynakların geri kazanılması, korunması veya değerine değer katılması yoluyla döngüsel bir kaynak akışını sürdürmek için sistemik bir yaklaşım kullanan ekonomik sistem. (ISO, 2024)

 

  


 

Şekil 2: Doğrusal-Döngüsel Ekonomi

Kaynak: Curran ve Williams (2012: 4); Song vd. (2015: 200).

   Şekil 2 incelendiğinde, daha önce de belirtildiği gibi, doğrusal ekonomi modeli, atıkları elden çıkarılacak birer nesne olarak görmekte ve istenmese de yakma ya da depolama yoluyla bertaraf etme yoluna gitmektedir. Buna karşın, döngüsel ekonomi modeli, atık haline gelen ürünlerin toplanması, işlenmesi ve tekrardan piyasaya sunulması anlayışını yansıtır. Nitekim, sıfır atık yaklaşımının temel mantığı olan atıkların kaynağında azaltılması ve yeniden kullanılması, bunun mümkün olmaması durumunda ise atıkların işlenmesi (geri dönüşüm ve kazanım) yoluyla değerlendirilmesi anlayışı döngüsel ekonomi anlayışıyla örtüşmektedir (Song vd., 2015). Bu bağlamda, sıfır atık anlayışı, günümüzde, üretim ve tüketim kalıplarının döngüsel ekonomi modeliyle yeniden buluşturulması anlamına gelmektedir.

  Netice itibariyle Kalabalık nüfus, 19. yüzyılda bir gelişmişlik işaretiyken günümüzde azgelişmişliğin kanıtı olarak sayılmaktadır.

    Bir zaman öncesine kadar şehirlerin büyümesine yetişilemiyor, ancak atık yönetimi için en temel ihtiyaçlara bazı -yetersiz- çözümler bulunması için uğraşılıyordu. Şimdiyse geleceğe daha serinkanlı bakabilecek, atık yönetimi için çeşitli gelişme kanalları düşünebilecek, birtakım planları yürürlüğe koyabilecek durumdayız. Bu da atık yönetiminde ciddi bir dönüm noktasında olduğumuz anlamına geliyor.

    Dediğim gibi, doğru atık yönetiminde gün geçtikçe söz sahibi oluyoruz. Böyle bir atık yönetiminin gelişmesi doğal olarak vardır. Ama bunların hepsini birden atık yönetimini bırakıp kendi aralarındaki rekabetin nereye varacağını mı seyretmeliyiz? Yoksa x değil y ya da z doğrultusunu daha uygun görüp bazı küçük müdahalelerde mi bulunmalıyız? Tabi en önemlisi; ne yapacaksak yapalım, iyi düşünerek yapalım.

    Ama kim düşünecek? Kamu Kurumları mı? Mahalli İdareler mi? Yoksa halk mı? Ülkenin geleceğinin atık yönetimine katılım olacak mı, olmayacak mı? Olacaksa, ne ölçüde ve nasıl olacak?

    Bu sorular aslında bizi atık yönetiminde çok önemli sorunlarına götürüyor. Temelde bu, “atık yönetimi bilinci” sorunu. “doğru atık yönetimi için nasıl bir sistem kuralım?” gibi maddesel sorulardan değil. Sözünü ettiğimiz sorunun elle tutulur maddesel bir yanı yok. Ama olağanüstü mental ağırlığı var.

    Daha ölçekli bakıldığında tüketim kültürünün atık yönetimi üzerinde gittikçe artan olumsuz etkileri dikkate alındığında, tüketim toplumundan sürdürülebilir tüketim olgusuna doğru bir toplumsal dönüşüme ihtiyaç vardır.

    Tüketim toplumunda, yanlış atık yönetiminin etkileri doğanın kirlenmesine, ekosistemin zarar görmesine ve doğal olarak tükenmesine yol açabilir. Çevresel sorumluluklarını yerine getiren insanlardan meydana gelen bir toplum ancak ülkesini “Çevre Performans İndeksinde” üst sıralara taşıyabilirler. Mahalli idarelerin atıklarının ayrıştırılması ile ilgili uygulamalarına destek vermeyen ve yeni bir vergilendirme de geldiğinde ekonomik sebepleri bahane edip kullanmaktan kaçınan veya masraflarına katlanmak istemeyen bir toplum, burada kaçındığı doğru atık yönetiminden çok daha fazlasına sağlık, ulaşım ve diğer giderleri hanesine yazmak zorunda kalacaktır.

BUGÜN BAYRAM-BARIŞ MANÇO

  Sabahattin TURAN Sen gittin gideli İçimde öyle bir sızı var ki Yalnız sen anlarsın Sen şimdi uzakta Cennette meleklerle Bizi...