Eylemin Hakikati Üzerine Bir Deneme
Sabahattin TURAN
İnsan denen varlık
hem görünmeyen bir iç dünya hem de görünen bir dış gerçekliktir. Bu iki boyut, kimi
zaman çatışır, kimi zaman örtüşür. Ama her zaman birbirini etkiler. Ne var ki, toplumlar,
insanlar ve tarih; senin içine değil, dışına bakar. İçindeki niyetin değil, yaptığın
şeylerin seni tarif eder. Çünkü dış dünyada yankılanan, iç dünyanın sessiz niyeti
değil, o niyetin cisimleşmiş hâlidir: Eylem.
Kimi zaman iyi biri olmak isteriz. Kalbimizde sevgi taşırız, zihnimizde adaleti savunuruz, vicdanımızda başkasının acısını hissederiz. Fakat bu duygu ve düşünceler, eğer bir davranışa, bir jest’e, bir duruşa dönüşmüyorsa, başkalarının dünyasında varlık kazanamaz. İçinde bir orman taşıyor olabilirsin; ama bir tek ağaç dikmediysen, bu orman ne bir kuşun yuvası olur ne bir gölgelik.
Eylem, insanın zamanla kurduğu bağdır.
Niyetin ete kemiğe bürünmüş şeklidir. İnsanlar seni düşündüğünle değil, yaptığınla
hatırlar. Zihinlerinin arşivine seni, hangi sözü söylediğin değil, hangi sözü yerine
getirdiğin kazır. Yani içindeki düşünce, dış dünyaya açılmadıkça, senin içinde kalır
ve sana dair tanıklık üretmez.
Birine "yardım etmek istedim"
demek, yardım etmiş olmak değildir. "Kalbim seninleydi" demek, orada bulunmak
değildir. "Ben aslında çok iyi niyetliydim" demek, kimse için bir karşılık
üretmez. Çünkü iyilik de sevgi de hakikat de ancak yapıldığında gerçektir. Niyet
saf ama edilgen bir başlangıçtır; eylem ise onu zamanla buluşturup kalıcı kılan
şeydir.
Eylem, insanın kendisiyle çelişmesini
de engeller. İçinde taşıdığı değerleri uygulamayan insan, kendi aynasında bile yabancılaşır.
Düşüncesiyle davranışı arasında makas açıldıkça, kimliğinin tutarlılığı zedelenir.
“Ben böyle biriyim” dediğinde, davranışların “Ama öyle yaşamıyorsun” der gibiyse,
içsel çatışma kaçınılmazdır. İşte bu nedenle insanı inşa eden asıl çimento, yaptığı
işlerdir.
İnsan toplumsal bir varlıktır. Hepimiz,
başkalarının tanıklığıyla biçimleniriz. Yani kim olduğumuz, yalnızca içimizde ne
hissettiğimizle değil, başkalarının bizim hakkımızda neye şahit olduğu ile de şekillenir.
Eylem, başkalarının zihninde bıraktığımız izdir. Bu iz bazen bir tebessüm, bazen
bir iyilik, bazen bir duruş, bazen de bir karşı çıkış olabilir. Ama daima somuttur,
dokunulabilir, hatırlanabilir ve aktarılabilirdir.
Bir öğretmen düşünelim: Kalbinde tüm
öğrencileri için sevgi dolu olabilir. Ama o sevgiyi derse yansıtmıyor, çocuklarıyla
ilgilenmiyor, sadece oturuyorsa, sevginin toplumsal değeri sıfırdır. Oysa belki
daha az duygusal ama daha çok emek veren bir öğretmen, iz bırakır. Çünkü toplum,
hissi değil; onun uygulamadaki halini tanır, kaydeder ve anlatır.
Bu durum aynı şekilde iyilik, doğruluk,
cesaret, sadakat gibi tüm erdemlerde geçerlidir. Eylem olmadan erdem, sadece bir
fikir olarak kalır. Tıpkı tohumun toprağa düşmeden ağaç olamayacağı gibi, erdem
de eylemsiz gelişemez. Tarih, niyet sahiplerini değil; eylemde bulunanları yazar.
Ve belki de bu yüzden eylem, zamanın hafızasına işlenmiş bir varoluş biçimidir.
İç dünyada yaşananlar önemlidir, elbette.
Ancak gerçek anlamda bir dönüşüm, o iç dünyanın dış dünyayla temas kurmasıyla başlar.
Yani düşüncenin davranışa, duygunun dokunuşa, niyetin sonuçlara dönüştüğü an, insan
gerçekten var olmaya başlar. Aksi halde sadece potansiyel bir varlık olarak yaşarız;
hayalimizde iyiyizdir ama dünyada karşılığı yoktur.
Bu noktada Pascal’ın meşhur sözü akla
gelir: “İnsan bir kamış kadar zayıftır ama düşünen bir kamıştır.” Ne var ki, düşünmek
yetmez. O düşünce, ellerle, dillerle, adımlarla dünyaya dokunmadıkça, o insanın
düşünen bir kamış olduğuna yalnızca kendisi tanık olur. Dünya ise yalnızca eğilen,
doğrulan, birilerini taşıyan ya da bir rüzgâra direnen kamışları görür.
İç dünyanın dış dünyayla kurduğu bu ilişki
aynı zamanda ahlakın da temelidir. Ahlak, sadece ne düşündüğün değil ne yaptığındır.
İçten içe iyi biri olmak istemek değil; o iyiliği davranış haline getirmek ahlaklılık
doğurur. Aksi halde ahlak, soyut bir masal olur, anlatılır ama yaşanmaz.
Birçok inanç sisteminde ve felsefede,
insanın eninde sonunda yaptıklarıyla yüzleşeceği düşünülür. Bu hesap günü, kimi
için uhrevi bir mahkeme, kimi içinse içsel bir vicdan terazisidir. Fakat sonuçta
şu ortak düşünce vardır: İnsan yaptıklarından sorumludur. İçinde taşıdığı güzel
düşüncelerden değil; gerçekleştirmediği halde vazgeçtiği eylemlerden yargılanır.
Victor Hugo'nun dediği gibi: “Vicdan,
Tanrı’nın insandaki varlığıdır.” Ve o vicdan, sadece ne hissettiğine değil,
neyi gerçekleştirdiğine bakar. Bu nedenle yaşarken, "iyi biri olmak istiyorum"
demek yetmez. "İyi bir şey yaptım" diyebiliyor muyuz, asıl soru budur.
İç dünyamız, fırtınalarla, hayallerle,
merhametle ve korkularla doludur. Bu karmaşık manzaranın içinde insan, ancak eylemleriyle
ayakta kalır. Kalbindeki iyiliği bir sofraya, zihnindeki fikri bir projeye, taşıdığı
korkuyu cesarete, içten gelen sevdayı bir sarılışa dönüştürebilen kişi, kendini
gerçekleştirmiş olur.
O yüzden en sahici dua belki de şudur:
“İçimdeki güzellikleri dışımda da görünür kıl Ya Rab; beni içim kadar dışımda
da iyi eyle…”
Ve en hakiki duruş: "Ben ne hissediyorsam,
onu yaşıyorum; neye inanıyorsam, onu yapıyorum; içimdekiyle dışımdaki bir."
diyebilmektir.
Zira insanı insan yapan, içinde sakladığı
değil; dünyaya sunduğudur. Kendini içinden çok, dışarıda inşa eden eylemle tanırsın.
Sen, yaptıklarındasın.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder