28 Ağustos 2025 Perşembe

GARİP BİR KOLEKSİYONCU

 “Beşir’in Sessiz Hikayesi” 

Sabahattin TURAN

Yıllar önce izlediğim garip bir koleksiyoncu filmi, rüzgârın mezar taşları arasında uğuldadığı, gölgelerin taş yüzeylere vurduğu bir sessizlikti. Kamera ağır ağır hareket ederken, mezarlıkta tek başına dolaşan Beşir’in silueti göründü. Yüzünde zamanın bıraktığı izler, gözlerinde ise uzun süredir insan bakışlarından mahrum kalmış bir yorgunluk vardı. İşte o anda anladım ki bu film, yalnızca bir adamın hikâyesini değil; ölümün, yalnızlığın ve toplumdan dışlanmanın sessiz tarihini anlatacaktı.

Beşir’in yürüyüşü, sıradan bir adım değil, sanki ölülerle diriler arasındaki sınırda atılan bir adımdı. Mezarlığın taşları arasında konuşan sessizlik, onun tek dostu gibiydi. İzlerken kendime şunu sordum: Yalnızlık, gerçekten de insanın kaderi mi, yoksa toplumun ona biçtiği bir ceza mı?

Beşir’in kulübesinde gördüğümüz raflar, paslı yüzükler, kırık tesbihler, eski saatler… Hepsi ölülerden kalan sessiz hediyeler. İlk bakışta birer “atık” gibi görünen bu nesneler, onun için yaşayan hafızalardı.

Walter Benjamin’in koleksiyoncuya dair sözleri aklıma geliyor: “Koleksiyoncu, parçaları biriktirirken dünyayı yeniden kurar.” Beşir’in koleksiyonu da tam olarak budur: Toplumun unuttuğu hayatların yeniden kurulmuş sessiz bir evreni.


Nesneler, Beşir için yalnızlığının panzehiridir. Çünkü nesneler susar ama aynı zamanda hatırlar. İnsan unutabilir, inkâr edebilir; ama nesne, ölenin parmağında kaldığı şekliyle, cebinde taşındığı haliyle, mezarda düşüp kaldığı haliyle gerçeği saklar. Beşir, bu saklı gerçeğin kütüphanecisidir.

Kasabalılar Beşir’e sırtlarını dönmüştür. Çocuklar onu gördüklerinde kaçar, büyükler alay eder. “Bu adam ölülerle konuşuyor.” derler.

Burada Durkheim’ın “norm dışı” kavramı canlanır. Toplum, kendi bütünlüğünü sağlamak için bir “öteki” yaratmak zorundadır. Bu öteki, bazen cadı olur, bazen deli, bazen günahkâr. Beşir de bu kolektif dışlamanın kurbanıdır. 

Ama kasaba halkı fark etmez ki, Beşir aslında onların en derin korkusunu temsil eder: ölümle yüzleşme zorunluluğunu.

Onun varlığı, ölümü gündelik hayatın ortasına taşır. Bu yüzden onu susturmak, mezarlığa hapsetmek isterler.

Kasvetli hikâyede bir istisna vardır: Babasının mezarını ziyarete gelen genç kadın. O, Beşir’e selam verir, ondan kaçmaz. “Ölüden değil, diriden korkulur” dediğinde, film bir anda açılır.

Bu replik yalnızca Beşir’in değil, izleyenin de içine işler. Çünkü ölüm, doğallığıyla kabullenilebilirdir; ama dirilerin acımasızlığı, yargısı ve dışlaması, çok daha incitici ve yıkıcıdır. Kadın figürü, Beşir’in dünyasına bir anlık ışık getirir. Ama o ışık sönmeye mahkûmdur. Kadının kasabadan ayrılışı, Beşir’in hayata tutunduğu son dalın kırılmasıdır.

Beşir’in mezarlıkta babasının mezarına konuştuğu sahne, filmin ruhunu en çıplak haliyle ortaya koyar: “Sen gittin, biz kaldık. Ama ben de gitmiş gibiyim baba. Diriler beni bırakalı çok oldu.

Bu monolog, Heidegger’in “ölüme doğru varlık” kavramını hatırlatır. Beşir, ölümün farkında olmakla kalmaz, onunla yaşar. Dirilerin dünyasıyla bağı koptuğu için, ölüm onun için bir son değil, bir tamamlanmadır.

Final sahnesinde Beşir’in kendi mezarının yanında ölmesi, basit bir kapanış değil, varoluşun mantıksal sonucudur. Beşir, zaten çoktan “yarı ölü” yaşamaktadır. Ölüm, onun için toplumun vermediği onayı verir.

Beşir’in şu sözü filmin özüdür: “Yaşarken anlaşılmadım, belki ölünce anlarlar.”


Bu cümle, yalnızca Beşir’in değil, tarih boyunca toplumdan farklı düşünen herkesin kaderini anlatır. Sanatçılar, düşünürler, mistikler… Çoğu yaşarken hor görülmüş, öldükten sonra değer bulmuştur. Beşir, bu evrensel yalnızlığın Anadolu’daki temsilcisidir.

“Garip Bir Koleksiyoncu”nu izlemek, aslında mezarlıkta yürümek gibiydi. Her taşın altında bir hayat, her eşyanın ardında bir hatıra vardı. Beşir’in koleksiyonu, yalnız bir adamın tuhaf alışkanlığı değil, insanlığın en eski gerçeğini hatırlatma çabasıydı: İnsan, unutulmadığı sürece tam olarak ölmez.

Beşir’in hikâyesi bize şunu fısıldar:

Yaşarken yalnız bırakılanlar, öldüklerinde bile bizim sessiz tanıklarımız olmaya devam eder. Ve belki de onların koleksiyonları, bizim kaybettiğimiz hafızamızın tek kurtuluşudur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

MEMENTO MORİ “ÖLECEĞİNİ HATIRLA”

  Sosyolojik Bir Deneme Sabahattin TURAN   Toplumların kendilerini nasıl kurduklarını anlamanın ince yollarından biri, onların ölümle ku...